7 Temmuz 2024 Pazar

78


1912 SEÇİMLERİ’NDEN BAB-I ÂLİ BASKINI’NA OSMANLI

DEVLETİ’NDE İKTİDAR MÜCADELESİ (1912-1913)


vi

ABSTRACT

The basic objective of the thesis is to shed light on one of the most complicated periods

of Turkish political life. With this study it is aimed to give information, make analyses

and submit findings about:

I) The political order of the Ottoman Empire in the aftermath of the Second

Constitution and the Committee of Union and Progress in power,

II) The struggle of the Committee of Union and Progress against the political parties

and other opposition elements, especially the Freedom and Accord Party,

III) Military and political developments affecting the empire in Istanbul, Thessaloniki,

Albania, Tripoli and so on in distinct geographies,

IV) The relationship between military and civilian politics, their contradictions and

interactions.

At the beginning of the thesis, the developments that took place after the declaration

of the Second Constitutional Monarchy were given and the political environment in

which the Ottoman Empire entered was explained. Then the process leading to the

1912 elections was examined and it was shown which political and military reasons

caused the election. In the next part, the events of the summer of 1912, which is

decorated with military conspiracies and internal revolts, are explained

chronologically. Immediately afterwards the political and military reasons of the coup

d'état jointly carried out by the Committee of Union and Progress and the Unionist

officers and dated 23 January 1913, were analyzed and evaluated in all aspects. The

opposition-power relations were reflected in the perspective of the military-political

relationship and dialectics until the assassination of Mahmud Şevket Pasha after the

recapture of political power by the Unionists. The events of the 1912-1913 period were

chronologically examined and the links between the events and their successors were

examined based on the cause-effect relationship and the reader was given the

opportunity to understand and question the period.

Key Words: Committee of Union and Progress, The Savior Officers, Second

Constitution, Freedom and Accord Party, Raid on the Sublime Porte

vii

İÇİNDEKİLER

ÖZ ............................................................................................................................... V

ABSTRACT .............................................................................................................. Vİ

İÇİNDEKİLER ........................................................................................................ Vİ

ÖNSÖZ ...................................................................................................................... İX

KISALTMALAR ..................................................................................................... Xİ

GİRİŞ .......................................................................................................................... 1

I. BÖLÜM: 1328 (1912) İNTİHABATI (SOPALI SEÇİMLER) ........................... 9

1.1. YENİ MUHALEFET: HÜRRİYET VE İTİLÂF FIRKASI ......................................... 9

1.2. İSTANBUL’DA ARA SEÇİMLER ........................................................................ 12

1.3. SİYASAL ORTAM ............................................................................................. 17

1.4. SEÇİMLERE GİDEN YOL: 35. MADDE TARTIŞMALARI ................................... 19

1.5. 1912 İNTİHABATI (SEÇİMLERİ) ....................................................................... 25

1.5.1. Seçim Olayları .......................................................................................... 28

1.5.2. Seçim Sonuçları ....................................................................................... 33

II. BÖLÜM: SEÇİMLER SONRASI İKTİDAR MÜCADELESİ ...................... 36

2.1. YENİ MECLİS’İN İLK BUHRANI: ARNAVUTLUK İSYANI ................................. 38

2.2. ORDU İÇERİSİNDEKİ KOMPLO: HALÂSKÂR ZABİTAN’IN AYAK SESLERİ ..... 42

2.3. HALÂSKÂR ZABİTAN’IN ORTAYA ÇIKIŞI ....................................................... 47

2.4. İTTİHATÇILARIN İKTİDARDAN UZAKLAŞTIRILMASI ...................................... 50

2.5. MECLİS-İ MEBUSAN’IN YENİDEN FESHEDİLMESİ .......................................... 54

2.6. YENİ ARAYIŞLAR: İTTİHAT VE TERAKKİ’NİN TOPARLANMA ÇABALARI ..... 57

III. BÖLÜM: İKTİDARIN EL DEĞİŞTİRMESİ: BAB-I ÂLİ BASKINI’NA

GİDEN YOL ............................................................................................................. 63

3.1. BALKAN SAVAŞLARI ........................................................................................ 63

3.1.1. Savaş Öncesi............................................................................................. 63

3.1.2. Savaş ve Sonrası ....................................................................................... 67

3.1.3. Kâmil Paşa’nın Sadareti .......................................................................... 70

3.2. HÜKÜMET DARBESİNE DOĞRU ....................................................................... 73

3.2.1. İttihatçıların Tutuklanması ..................................................................... 73

viii

3.2.2. İttihatçılara Yönelik Suçlamalar ve Savunmalar ................................... 76

3.2.3. Mütareke ve Barış Görüşmeleri .............................................................. 78

3.3. KÂMİL PAŞA HÜKÜMETİ’NİN SONU: BAB-I ÂLİ BASKINI .............................. 86

3.3.1. İttihatçıların Hükümet Darbesi Hazırlığı ............................................... 86

3.3.2. Hükümet Darbesi: Bab-ı Âli Baskını ...................................................... 92

IV. BÖLÜM: MAKTUL SADRAZAM: MAHMUD ŞEVKET PAŞA’NIN

SADARETİ ............................................................................................................... 97

4.1. YENİ KABİNE, CEVABÎ NOTA VE YENİDEN BAŞLAYAN SAVAŞ ...................... 97

4.2. HÜKÜMET DARBESİ GİRİŞİMLERİ VE MAHMUD ŞEVKET PAŞA’YA SUİKAST

HAZIRLIKLARI ..................................................................................................... 103

4.2.1. Prens Sabahaddin Komplosu ................................................................ 103

4.2.2. Hürriyet Kahramanı’na Veda: Resneli Niyazi Bey Suikastı ................ 107

4.3. MAHMUD ŞEVKET PAŞA’YA SUİKAST .......................................................... 109

4.3.1. Suikast Hazırlıkları ................................................................................ 109

4.3.2. Suikast .................................................................................................... 112

4.3.3. Yargılamalar ve İdamlar ....................................................................... 115

SONUÇ .................................................................................................................... 119

KAYNAKÇA .......................................................................................................... 123

EKLER .................................................................................................................... 133

ix

ÖNSÖZ

1908 yılında ilan edilen II. Meşrutiyet Türk politik yaşamının önem açısından

en değerli olaylarından biriydi. Sultan’ın Sened-i İttifak’tan beri hakimiyet ve yetkesi

(otorite) kısılmakta olup sürecin sonunda parlamenter bir monarşinin tesisi sağlanmış

oldu. İlan edilen yeni siyasal düzen öncesinde yabancı olduğumuz pek çok politik

enstrüman ve kavramı hayatımıza soktu. Siyasal partiler, gensoru, padişahtan bağımsız

kabine değişiklikleri vb. birçok farklı ve çoğu batılı parlamenter düzenin araçları olan

tüzel özne siyasal hayatımıza girmiş oldu.

Meşrutiyet’in ilanını sağlayan siyasal örgüt İttihat ve Terakki Cemiyeti’ydi.

Cemiyet, pek çok farklı etnik ve siyasi unsuru bünyesinde barındırmış, farklı çıkarları

temsil eden grupları ortak paydada, parlamenter monarşik düzeninin geri getirilmesi

ülküsü etrafında toplamıştı. Siyasal açıdan gayet renkli olan bu örgüt, yeniden tesis

edilen meşruti monarşinin ardından yavaş yavaş bölünmeler ve kopmalar yaşadı. Eski

düzenin sevdalıları, Cemiyet’in yol ve yöntemlerini beğenmeyenler, gericiler, etnisite

milliyetçileri ve sair gruplar İttihat ve Terakki şemsiyesinin altından ayrıldı, muhalif

oldu. İlerleyen tarihsel süreçte hükümete ve dolayısıyla İttihat ve Terakki’ye karşı

askerî ve siyasi komplolar kurdu, siyasal parti olarak seçimlere girdi, suikastlara ve

darbelere iştirak etti. Söz konusu siyasal süreç de işbu çalışmanın giriş bölümünde

olabildiğince açıklayıcı ve kısa bir halde özetlenmeye çalışıldı.

Birinci bölümde Osmanlı Devleti’nin en debdebeli yıllarına giriş yapıldı. 1912

yılına gelindiğinde imparatorluğun farklı coğrafyalarında (Arnavutluk, Yemen)

isyanlar yayılmıştı, ayrıca İtalya ile Trablusgarp’ta devam eden şiddetli bir savaş

hüküm sürüyordu. Devletin kurum ve organları, askerî gücü, diplomasisi bu savaş ve

isyanlarda ağır yaralar almıştı. Bu koşullar altında gidilen 1912 Seçimleri hararetli

tartışmalara, kimi zaman şiddete varan olaylar dizisine sebep oldu. Birinci bölümde

1912 Seçimleri irdelenerek İttihat ve Terakki ile muhalefet arasındaki gerilim ve

mücadele aktarılmaya çalışıldı. İkinci bölümde, son dönem Osmanlı tarihinin en

dağdağalı yılları ele alındı. Çalışmanın en karmaşık kısmı olmasının yanında 1912

yazında yaşanan süreç, Halâskâr Zabitan hareketi, Nâzım Paşa, Kâmil Paşa ve İttihat

ve Terakki arasında süre giden iktidar mücadelesinin de en çalkantılı dönemiydi.

Üçüncü bölümde iktidardan uzaklaşan İttihat ve Terakki’nin mücadelesi ve iktidarı ele

x

alan Cemiyet muhaliflerinin siyasaları aktarıldı. Balkan Savaşı ve faciası ile politik

düzenin alt üst olduğu döneme rastlayan süreçte İttihatçıların yeniden iktidarı ele

almak için yapmış olduğu hazırlıklar ve meşhur Bab-ı Âli Baskını’nın hangi koşullar

altında ve nasıl gerçekleştiği incelendi. Dördüncü ve son bölümde siyasal gücü eline

geçiren Mahmud Şevket Paşa’nın İttihat ve Terakki ile ayrıca Paşa’yı canından edecek

olan suikastçılar ve suikast komplosunun tertipçileriyle olan mücadelesi aktarıldı.

Mahmud Şevket Paşa’ya düzenlenen suikast ve suikastın ayrıntıları irdelendi.

Suikastın devletin geleceğine olan etkisi, Cemiyet içindeki askerî unsurların politik

gücünü arttırması ve yeni devlet düzeni son bölümde incelenmeye ve aktarılmaya

çalışıldı. Sonuç bölümünde Osmanlı Devleti’nin son yılları tahlil edilerek İttihat ve

Terakki ve II. Meşrutiyet döneminin siyasal olayları analiz edildi, II. Meşrutiyet

sonrasında yaşanan süreçte devletin ve Cemiyet’in hangi aşamalardan geçerek nasıl

bir noktaya evrildiği aktarıldı. Cemiyet içerisinde Enver Bey başta olmak üzere

İttihatçı subayların önderliği ve politikaları üzerine analizler yapılmış olup devletin

oturduğu siyasal düzlem incelendi.

Araştırma sırasında Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi’nden, TBMM Zabıt

Cerideleri’nden, Taha Toros Arşivi’nden, Taksim Atatürk Kitaplığı’ndan ve

hatıratlardan faydalanıldı. Ayrıca döneme dair farklı bir bakış açısı sunan Alman ve

İngiliz gazeteleri ile yerli gazeteler de mümkün mertebede kullanılmaya çalışıldı.


xi

KISALTMALAR

A.e. : Aynı Eser

BEO : Babıali Evrak Odası

Bkz. : Bakınız

C. : Cilt

DH. : Dahiliye Nezareti

DUİT : Dosya Usulü İradeler Tasnifi

EE. KP. : Kâmil Paşa Evrakı

HB : Harbiye

H.İ. : Hürriyet ve İtilâf Fırkası

İD : İdare

İ.T.C. : İttihat ve Terakki Cemiyeti

MB.HPS : Hapishaneler Müdüriyeti

S. : Sayfa

SYS : Siyasi Kısım

ŞFR : Şifre Kalemi

VB : Ve Benzeri

Y. : Yıldız

1

GİRİŞ

II. Meşrutiyet resmi olarak 24 Temmuz 1908’de ilan edildi.1 Türk

modernleşmesinin mihenk taşı olan yeni rejim -birincisinin aksine getirdiği nitelikler

sebebiyle bu sıfat kullanılabilir- temelde anayasal bir siyasal düzen olmakla birlikte

aynı zamanda yeni bir rejim ve iktidar sorununa da kapı açacaktı. Genç subaylar

önderliğindeki İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Ohri, Manastır ve Selânik’teki şubeleri

kısacası Rumeli’deki varlığı başat aktör olarak bu siyasal değişimin mimarlarıydı.

Cemiyet’in dayandığı güç Abdülhamid döneminin modern eğitim kurumlarından

yetişmiş, batılı düşünüş yapısına aşina olan genç subaylardı. 1889’daki2 askerî

tıbbiyeli öğrencilerden ve aynı öğrencilerin devamı olan Jön Türklerin Avrupa ve

Mısır’da girişmiş oldukları sivil-entelektüel mücadeleden farklı olarak bu yeni güç

odağı bir dizi askerî nitelikli eylem neticesinde Osmanlı Devleti’nin rejimini

değiştirmiş oldu.

II. Abdülhamid’in kendi tesis ettiği rejime karşı çıkan bu genç subaylar

Abdülhamid rejiminin kurmuş olduğu modern eğitim kurumlarında yetişmişti. Sultan,

anayasal bir yönetimin devletin yok oluşuna giden yolu hızlandıracağını düşünüyordu.

1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında kendi ilan ettiği meşrutiyeti bu düşünceyle ilga

etti. Yıldız Sarayı’nda tüm yönetim yetkilerini toplayarak Yıldız’ı askerî ve idari

merkez haline getirdi.3

Sultan, yalnızca teokratik ve otokratik özellikleri baskın yeni bir rejimin

inşasıyla yetinmedi. Modernleşme hamlesini sürdürmeden devleti ayakta

tutamayacağının farkındaydı. Eğitim bu amaçla modernleştirildi. 1867’den 1895’e

kadar rüştiyelerde okuyan öğrencilerin sayısı dört kat artmıştı.4 Bürokrasi ve kamu

yönetim sistemi kurumsallaştırıldı. Ancak bu modernleşme hamlesi tamamen II.

Abdülhamid’in damgasını taşıyordu. Eğitim kurumlarında ve bürokrasi içerisinde

sultana kişisel sadakat önemli bir ölçüt olarak kullanıldı. Sultan II. Abdülhamid’den

farklı olarak Jön Türkler, sadakati içeren modern teokratik-otokratik iktidara karşı

1 Fahir Armaoğlu, 19. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1789-1914), Ankara, Türk Tarih Kurumu Basımevi,

1997, s. 602-603.

2 İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Fransız Devrimi’nin 100. yıl dönümünde kurulmuş olması ilginç ve

bir o kadar öğretici bir tesadüf sayılabilir.

3 Şerif Mardin, Jön Türklerin Siyasî Fikirleri 1895-1908, 21. Baskı, İstanbul, İletişim Yayınları, 2017,

s. 70-71.

4 Sina Akşin, Kısa Türkiye Tarihi, 22. Baskı, İstanbul, İş Bankası Kültür Yayınları, 2017, s. 46.

2

Osmanlı vatandaşlığının oluşturulması fikrindeydi. Onlara göre Osmanlı Devleti’ni

yaşatacak olan şey sultana sadık bir tebaa olmaktan ziyade modern bir Osmanlı kimliği

yaratılmasından ve anayasal düzenden geçiyordu.5

1908 İhtilali yukarıda özetlemeye çalıştığımız iktidar dizgesine son vererek

yeni bir siyasal zemin oluşturdu. Seçimler yapıldı, Meclis-i Mebusan teşkil edildi.

Yeni bir kabine ve yeni bir bürokrasi oluşturuldu. Bu yeni siyasal düzen kronik

sorunlara bir çare bulmayı vadediyordu. Ancak sorunları derinleştirerek bir rejim ve

iktidar bunalımına sebep olacaktı. İttihat ve Terakki Cemiyeti (İ.T.C.), Meşrutiyet’in

henüz başlarında yönetimi bizzat eline almayarak kendisini bir denetim mekanizması

rolüyle sınırlandırdı. Yönetimin hızlıca şekil değiştirdiği, toplumsal aktörlerin ve

siyasa yapıcıların farklılaştığı bu yeni dönemde siyasal yetke boşluğu doldurulamadı.

Rejim, iç isyanlar, savaşlar ve komploların iç içe geçtiği karmaşık bir siyasal yapıya

oturdu. Başlangıçta meşru siyasal partiler aracılığıyla yapılan bu siyaset yapma biçimi

iç ve dış gelişmelere bağlı olarak değişim geçirdi, sertleşti ve keskin bir hale geldi.

Meşrutiyetin ilk yıllarında eski rejim özlemindeki gayr-i memnunlardan ve ideolojik

farklılıklardan doğan siyasal fırkalar zamanla yerlerini meşru olmayan oluşumlara

bırakarak iktidar mücadelesinin önemli bir oyuncusu halini aldı. Bu gidişat yani meşru

siyasetin içine girmiş olduğu çıkmaz politika yapma biçiminin araçlarını değiştirmiş

oldu.

1908 hareketi eski mutlakıyetçi rejimi yıkmış yerine demokratik usullerin en

azından bir kısmının esas alındığı yeni bir yönetim sistemi getirmişti. Ancak bu sistem

temel demokratik mekanizmalardan yoksundu. Padişah’ın otoriter gücü, yetki ve

etkinliği ciddi ölçüde sınırlanmasına rağmen hâlâ mevcuttu. Meclis-i Mebusan,

İ.T.C.’nin ağırlığını hissettirdiği, genç, dinamik, meşrutiyetçi ve sivil ağırlıklı bir

oluşumdu. Buna karşılık Meclis-i Âyân eski düzen yanlılarının, yüksek rütbeli

paşaların kısacası eski rejimin bürokrasideki etkin isimlerinin sığınağı olmuştu.6

Osmanlı Devleti’nde erken 20. yüzyıl, devlet içerisindeki güç mücadelesinin

hız kazandığı yıllardı. Henüz seçimlerin hemen ertesinde, yeni Meclis-i Mebusan’ın

5 İlhan Tekeli, Selim İlkin, ‘‘Bir Başkaldırı Odağı ve Ortamı Olarak Selânik ve Makedonya’’, Tarık

Zafer Tunaya Anısına Yadigâr-ı Meşrutiyet, Ed. Mehmet Ö. Alkan, İstanbul, İstanbul Bilgi

Üniversitesi Yayınları, 2010, s. 217-218.

6 Aykut Kansu, 1908 Devrimi, Çev. Ayda Erbal, 8. Baskı, İletişim Yayınları, İstanbul, 2017, s. 231.

3

açılışında Padişah’a edilen bağlılık yemininde ölçüt olarak sunulan koşul, Padişah’ın

Meşrutiyet’e bağlı kalmasıydı.7 Padişah’a ancak Meşrutiyet’e sadık kalması koşuluyla

itaat edilecekti. II. Abdülhamid, tahtta kalmasına ve Meşrutiyet’e riayet edeceğine söz

vermesine rağmen devlet içerisindeki etkinliğini arttırmanın yollarını aramaktan hiç

vazgeçmedi. Yeni kurulan meşruti hükümette göreve gelen eski düzenin kudretli

bürokratı Kâmil Paşa, Padişah’ın gücünün taşıyıcısı rolünü üstleniyordu. Paşa, 10

Şubat 1909’da Bahriye ve Harbiye nazırlarını görevden aldı. Bu iki nezaret II.

Meşrutiyet’in hemen sonrasında Padişah tarafından özellikle istenen makamlardandı.

Meşrutiyet’i yeniden ilan eden iradeden sonra bile II. Abdülhamid, bu iki nezaret için

atama yetkisinin kendisinde olduğunu iddia etmiş ancak İ.T.C. ile yaşadığı

sürtüşmeden sonra bu iddiasından caymıştı. Kâmil Paşa, esasen Harbiye Nazırı’nı

Padişah’a bağlı birlikleri İstanbul’a getirme kararına direndiği için görevden almıştı.

Bu olay aslında 31 Mart’ta yaşanacak olan isyanın hazırlayıcı unsurlarından biri oldu.8

İttihatçılar bu görevden alma kararına sert karşılık verdi. 13 Şubat’ta Kâmil

Paşa ve hükümetini sekize karşı yüz doksan altı oyla düşürdü.9 Kâmil Paşa’nın düşüşü

ilerleyen günlerin sert geçeceğinin bir göstergesiydi. Meşrutiyet’in ilk muhalefet

partisi olan Ahrar Fırkası bu hükümet değişikliğinden son derece rahatsızdı. Fırka

gerçekte Kâmil Paşa tarafından perde arkasından yönetiliyordu. Henüz 26 Ocak’ta

Ahrar Fırkası’nın Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıl dönümü vesilesiyle verdiği yemeğe

başta Kâmil Paşa olmak üzere tüm İttihatçı karşıtları katılmıştı.10 Ahrar Fırkası, 1908

sonlarında İttihat ve Terakki’ye karşı seçimlerde mücadele ederek kurulmuştu.

Fırka’nın herhangi bir lideri olmamakla beraber Prens Sabahaddin’in maddi ve manevi

desteğini kazanmıştı. Fırka’nın resmen üyesi olmayan Kâmil Paşa da Ahrar

Fırkası’nda büyük bir etkiye sahipti.11

7 Meclis-i Mebusan Zabıt Ceridesi, I. Devre, 1. Sene, 1. İçtima, 4 Kanun-i Evvel 1324 [17 Aralık

1908], s. 3-6.

8 Aykut Kansu, İttihadcıların Rejim ve İktidar Mücadelesi 1908-1913, Çev. Selda Somuncuoğlu

İstanbul, İletişim Yayınları, 2016, s. 42-43.

9 Meclis-i Mebusan Zabıt Ceridesi, I. Devre, 1. Sene, 28. İçtima, 31 Kânunusani 1324 [13 Şubat 1909],

s. 610-614.

10 ‘‘Osmanlı Ahrar Fırkası ve Dün Geceki Ziyafet’’, İkdâm, 27 Kanun-i Sani (Ocak) 1909, s. 1; Ziya

Şakir Soko, Hürriyet ve İtilâf Nasıl Doğdu, Nasıl Yaşadı, Nasıl Battı, Haz. Serkan Erdal, İstanbul,

Akıl Fikir Yayınları, 2011, s. 30. [bundan sonra, Ziya Şakir Soko, Hürriyet ve İtilâf…]

11 Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, C.I, 2.Baskı, İstanbul, Hürriyet Vakfı Yayınları,

1988, s. 142-154.

4

Siyasal çekişmelerle boğuşan İstanbul, 6 Nisan 1909 gecesi yaşanan cinayetle

sarsıldı. İttihat ve Terakki’ye karşı en sert muhalefeti gerçekleştiren yayın

organlarından Serbesti’nin yazı işleri müdürü Hasan Fehmi Bey Galata Köprüsü

üzerinde şüpheli bir cinayete kurban gitti. Cinayet sonrası başta Tıbbiye ve Mekteb-i

Mülkiye olmak üzere öğrenci protestoları yapıldı. Cenaze töreni adeta İ.T.C. aleyhinde

yapılan bir mitinge dönüştü. Başta Ahrar Fırkası mebusları olmak üzere medrese

talebeleri ve Arnavutlardan oluşan binlerce kişi cenaze törenine katıldı.12 Bu gösteri

tarihe 31 Mart Vakası olarak geçecek olan ihtilal girişiminin ateşleyicisi oldu. Başta

İttihat-ı Muhammedi Cemiyeti’nin kurucusu olan Derviş Vahdeti olmak üzere din

adamlarının ve din adamı kılığındaki eski düzen taraftarlarının önderliğinde

İstanbul’un ve Anadolu’nun muhtelif yerlerinde şeriat lehine sloganlarla gösteriler

yapıldı. Bu kışkırtmalar sonucunda 13 Nisan’da ise İstanbul’da konuşlu bulunan Hassa

Ordusu’na bağlı üç bin askerin katıldığı silahlı isyan hareketi başladı. Hassa Ordusu

Kumandanı Mahmud Muhtar Paşa’nın aksi yöndeki telkinlerine itibar etmeyen avcı

taburları, alaylı askerler, medrese öğrencileri ve din adamlarından oluşan isyancı grup

Sultanahmet Meydanı’nda ve Meclis-i Mebusan etrafında toplanarak şeriat yasalarının

yürürlüğe sokulmasını talep etmekteydi. İsyancılar ayrıca Sadrazam Hüseyin Hilmi

Paşa ve Harbiye Nazırı Ali Rıza Paşa’nın görevden alınmasını, Meclis-i Mebusan

Reisi Ahmed Rıza Bey, Talât, Cavid, Hüseyin Cahid ve Bahaddin Şakir gibi önde

gelen İttihatçıların da sınır dışı edilmelerini istiyordu.13

Gerçekte şeriat yasaları yürürlükten kaldırılmamıştı ancak isyancılar için

seküler dünya görüşüne yakın ve yeni mezun mektepliler tahrik edici unsurlardı.

Alaylı-mektepli subaylar arasındaki çatışmanın ilk sahneye çıktığı yer 31 Mart

olmuştu. İsyancı askerler: ‘‘Mektepli zabit istemeyiz, alaylı zabit isteriz’’ sloganları

atıyordu.14 Ayaklanmanın ilk günü öldürülenlerin otuzdan fazlası kumandan ve

mektepli subaylardan oluşuyordu.15 Ayaklanmanın bir nedeni de uzun zamandır alaylı

subaylar arasında baş gösteren mesleki rahatsızlıklardı. Bu rahatsızlıkları besleyen en

12 ‘‘Turkey: Murder of an Editor in Constantinople’’, The Times, 8 April (Nisan) 1909, s. 5.

13 Erhan Afyoncu, Ahmet Önal ve Uğur Demir, Osmanlı İmparatorluğu’nda Askeri İsyanlar ve

Darbeler, 5. Baskı, İstanbul, Yeditepe Yayınları, 2016, s. 335.

14 Şevket Süreyya Aydemir, Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa, C.II, İstanbul, Remzi

Kitabevi, 1971, s. 128.

15 ‘‘Die Opfer der Revolte’’, Pester Lloyd, 14 April (Nisan) 1909, akşam baskısı, s. 1.

5

büyük etken mektepli subaylara karşı duydukları rahatsızlıkla bir anlamda özdeşti.

Henüz 31 Mart öncesinde, Yıldız Sarayı’nda bulunan muhafız alayı İ.T.C. tarafından

Anadolu birlikleriyle yer değiştirilmek istendiğinde muhafız alayında bulunan yüzden

fazla asker İttihat-ı Muhammedi Cemiyeti’ne katıldıklarını duyuran bir mektup

yayınlamıştı.16 Dahası Mahmud Muhtar Paşa, II. Meşrutiyet’in ilanından itibaren bin

dört yüz alaylı subayı kadro dışı bıraktığını açıklamaktaydı.17 Hem kadro dışı

bırakılmaları hem de ideolojik farklılıklar alaylı askerlerin isyana katılımını

hızlandırmıştı.

III. Ordu’ya bağlı olarak İstanbul’daki isyan hareketini bastırmak için kurulan

Selânik merkezli Hareket Ordusu başkentteki başkaldırıyı haber alarak derhâl harekete

geçti. Mahmud Şevket Paşa ayaklanmanın yedinci günü bu ordunun komutasını bizzat

ele aldı. İstanbul’a isyanın bitirilmesine aksi halde şehre girileceğine yönelik tehditler

içeren bir muhtıra yolladı. Mahmud Şevket Paşa komutasındaki ordu, 24 Nisan’da

Edirnekapı ve Topkapı üzerinden İstanbul’a girdi. Taksim Taşkışla gibi bazı

birliklerde direniş görülse bile 25 Nisan’a gelindiğinde Hareket Ordusu tüm şehre

hâkim konumdaydı. Tutuklamalar ise hemen ertesi gün başladı, Sultan Abdülhamid

kurulan Meclis-i Umumi-i Milli tarafından isyana olan etkisi sebebiyle tahttan

indirildi. Ahrar Fırkası üyeleri ve Prens Sabahaddin tutuklanmıştı. Prens, bir süre sonra

serbest bırakılarak sürgüne gönderildi. Kâmil Paşa’nın oğlu Said Paşa, Mevlânazade

Rıfat, Rıza Nur ve Ahrar Fırkası genel sekreteri Nureddin Ferruh ise Mısır’a kaçtı.

İhtilal girişimi bastırılarak anayasal düzen tekrar tesis edilmiş oldu. Tevfik Paşa

hükümeti 5 Mayıs’a kadar Adliye, Harbiye ve Bahriye nezaretleri hariç aynı şekilde

göreve devam etti.18

31 Mart sonrası siyasal hayatın şekli de tamamen değişmiş oldu. Asker, artık

başkent İstanbul’un mutlak hakimiydi ve otoriter gücünü göstermekteydi. İ.T.C.’nin

karşısına rakip olarak çıkan oluşum bu kez siyasi bir fırka değil yüksek komutadaki

16 Ali Cevad Bey, İkinci Meşrutiyet’in İlanı ve Otuzbir Mart Hadisesi: II. Abdülhamid’in Son

Mabeyn Başkâtibi Ali Cevad Bey’in Fezlekesi, Haz. Faik Reşit Unat, Ankara, Türk Tarih Kurumu

Basımevi, 1960, s. 182. [bundan sonra, Ali Cevad Bey, Fezleke]

17 Sina Akşin, 31 Mart Olayı, Ankara, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, 1970,

s. 38-39.

18 Aykut Kansu, İttihadcıların Rejim ve İktidar Mücadelesi 1908-1913, s. 113-117; Sina Akşin, 31

Mart Olayı, s. 195-222.

6

bir subay, üstelik kahraman ve kurtarıcı bir subaydı. Mahmud Şevket Paşa, 31

Mart’tan sonra siyasal yaşama etki eden ordunun en kuvvetli subayıydı. Cemiyet bunu

engellemek için uğraşsa bile Mahmud Şevket’e etki etmek ise kolay değildi. Hem ordu

hem politika üzerindeki etkisini azaltmak için Mahmud Şevket Paşa, Hakkı Paşa

kabinesinde Harbiye Nazırı olarak atandı.19 Ancak bu atama bile Paşa’nın açıkça

Cemiyet ile çatışmasını engelleyemedi. Harbiye Nezareti’nin bütçesine yönelik

yapılan tartışmada Maliye Nazırı Cavid Bey ile Harbiye Nazırı Mahmud Şevket Paşa

arasında keskin bir fikir ayrılığı yaşanmıştı.20

31 Mart sonrası siyasal durum askerî egemenliğe bağlı olarak gelişiyordu.

Ahrar Fırkası 1910 yılında resmen kapatıldı. İttihatçı karşıtı muhalefet artık yeni bir

fırka arayışındaydı. İttihat ve Terakki’nin kurucuları dahi yeni siyasal yönelimlere

başvuruyordu. İ.T.C.’nin iki kurucusu Abdullah Cevdet ve İbrahim Temo modern ve

etkili bir muhalefet oluşturmak için Osmanlı Demokrat Fırkası’nı kurdu. Ancak

sıkıyönetim koşullarında bu parti fazla etkili olamadı. İbrahim Temo’ya göre fırka

bizzat Mahmud Şevket Paşa tarafından tehdit edilmişti. 31 Mart sonrası kurulan bir

başka fırka ise Mutedil Hürriyetperveran idi. Fırka’nın reisi 31 Mart’ta karşı-hükümet

kurulmasını sağlayan Berat mebusu İsmail Kemal Bey’di. Programı ve amaçları

bakımından Prens Sabahaddin’in etkisinde oldukları açıkça görünen Fırka, yerel

yasaların ve adem-i merkeziyet fikrinin savunucusuydu. Askerî yönetimin egemen

olduğu, seçimsiz geçen 1910-11 yıllarında bu fırka da fazla bir varlık gösteremedi.21

Şubat 1910’da bu kez Ahali Fırkası adıyla yeni bir siyasal parti kuruldu. İttihat

ve Terakki’den istifa eden altı mebusun kurucuları olduğu Ahali Fırkası muhafazakâr

eğilimler gösteren ulemâ sınıfına mensup kişilerce kurulmuştu. Programının dikkat

çekici maddesi alaylıların işe alımının kolaylaştırılmasıyla ilgiliydi. Fırka, bu açıdan

alaylı subayların sözcüsü konumundaydı. Muhafazakârlık ve alaylılık II. Meşrutiyet’in

en sık yan yana gelen iki özelliğiydi.22 Alaylı askerler ordudan tasfiye edildikçe askerî

eylemcilik ve buna bağlı olarak gelişen gizli muhalif hareketlerde artış oldu. İlk

19 Feroz Ahmad, İttihat ve Terakki 1908-1914, Çev. Nuran Yavuz, 5.baskı, İstanbul, Kaynak

Yayınları, 1999, s. 93.

20 “Siyasiyyat: Heyet-i Vükela’da İhtilaf”, Tanin, 18 Teşrin-i Evvel (Ekim) 1910, s. 1.

21 Sina Akşin, Kısa Türkiye Tarihi, s. 70.

22 A.e., s. 71.

7

örgütlü ve gizli hükümeti yıkma komplosu 1910 Temmuz’unda kuruldu. Cemiyet-i

Hafiye adıyla kurulan örgüt, 31 Mart benzeri, dini vurguları yüksek olaylar

tertipleyerek kabineyi düşürmeye zorlayacaktı. Ahrar Fırkası’ndan önemli isimlerin

yurt içinde farklı vilayetlerde örgütlendiği iddia ediliyordu. 9 Temmuz’dan itibaren

içerisinde bazı yüksek rütbeli memurların da bulunduğu gizli örgütle alakalı altmıştan

fazla tutuklama yapıldı. Örgütün gerçek lideri olarak Paris’e kaçmış bulunan Şerif

Paşa’nın adı veriliyordu. Paşa’nın eşi de dahil birçok isme sürgün, hapis ve kürek

cezaları verildi. Kasım ayı sonunda Cemiyet-i Hafiye davası son yargılamalarla

birlikte nihayete erdi.23

1911 yılının başlarında İttihat ve Terakki Cemiyeti bölünme tehlikesi

altındaydı. Hizb-i Cedid ismiyle İttihat ve Terakki içerisinde muhafazakâr ve muhalif

bir grup ortaya çıktı. Başını Miralay Sadık Bey ile Abdülaziz Mecdi [Tolun]

Efendi’nın çektiği grup, Cemiyet içerisinde muhafazakâr bir tarzda ıslahat yapılması

gerekliliğini “Mevadd-ı Aşere” isimli bildiriyle duyurdu. Grup kabine ve Cemiyet’in

içindeki önemli isimleri masonlukla suçluyor, hükümet ve meclisten bazı isimlerin

istifa etmelerini talep ediyordu. Grubun pek çok üyesi İ.T.C. tarafından tasfiye edildi.24

Eylül 1911’e gelindiğinde İbrahim Hakkı Paşa kabinesi halen görevdeydi.

Hakkı Paşa, 1908 seçimlerinde Cemiyet’ten aday olarak seçimlere girmiş ancak Kâmil

Paşa’nın muhalefeti yüzünden seçilememişti.25 Dolayısıyla Cemiyet adına kendisine

duyulan güven tamdı. Ancak iktidarını koruması neredeyse pamuk ipliğine bağlıydı.

Hakkı Paşa, İttihatçılar, muhalifler, Mahmud Şevket Paşa ve ordu arasında süregiden

iktidar mücadelesinin cenderesinde kalmıştı. Aynı zaman diliminde, ayrık ve parçalı

şekilde Cemiyet’e muhalefet yapan unsurlar da yeni bir parti örgütünün çatısı altında

toplanmıştı. Türk siyasetinin II. Meşrutiyet dönemindeki en etkili muhalefetini

yapacak olan Hürriyet ve İtilâf Fırkası, Ahrar Fırkası’ndan arta kalanlar ile öteden beri

İ.T.C.’ye yapılan siyasi muhalefetin liderleri olan Kâmil Paşa ve Prens Sabahaddin’in

23 Aykut Kansu, İttihadcıların Rejim ve İktidar Mücadelesi 1908-1913, s. 182-187.

24 “İttihat ve Terakki Kongresinin Meclis-i Mebusan Ekseriyet Fırkasınca Kongreye Gönderilen

Mevadd-ı Aşere Hakkındaki Kararı Suretidir”, Sırat-ı Müstakim, 3 Teşrin-i Sani 1327 (16 Kasım

1911) Aded: 167, s. 176-178; Mehmed Cavid, ‘‘Meşrutiyet Devrine Ait Cavid Bey’in Hatıraları: 30’’,

Tanin, 28 Eylül 1943, s. 2; M. Şükrü Hanioğlu, İttihat ve Terakki, TDV İslam Ansiklopedisi, c.23.,

s. 482.

25 Hüseyin Kâzım Kadri, Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e Hatıralarım, Haz. İsmail Kara, İstanbul,

İletişim Yayınları, 1991, s. 67-68.

8

etkileriyle Kasım 1911’de kurulacaktı. İç siyasal zeminin koşullarını etkileyen olaylar

1911-12’de dış politik gelişmelere bağlı olarak gelişti. İçerideki sert muhalefeti

dışarıdaki siyasal ve askerî gelişmeler besledi. Osmanlı Devleti, ilk gerçekçi

demokrasi deneyiminde yapılacak olan ikinci genel seçimlere askerî siyaset, savaşlar

ve iç isyanlarla örülü debdebeli bir süreçle girecekti. Bu demokratik sürecin sonucunda

oluşan şaibeli sonuçlar ise devleti kaçınılmaz bir şekilde askerî siyasetin etkili olduğu

ve askerî müdahalelerin sıkça yaşandığı tertipler, cuntalar ve komplolarla boğuşan

kaotik bir iç siyasal düzleme oturttu.

9

I. Bölüm: 1328 (1912) İntihabatı (Sopalı Seçimler)

1.1. Yeni Muhalefet: Hürriyet ve İtilâf Fırkası

Hürriyet ve İtilâf Fırkası 21 Kasım 1911 tarihinde İttihatçı mebuslardan gelme

bir grup vekilin önderliğinde kuruldu. Fırkanın kurucuları eski İttihatçı, yeni muhalif

Hizb-i Cedid’in kurucusu Miralay Sadık ile Debre mebusu Dükakinzade Basri

beylerdi.26 Her ne kadar kurucular arasında isimleri geçmese de Kâmil Paşa ve Prens

Sabahaddin de fırkanın en büyük ve en kudretli isimleri olarak kamuoyunca

biliniyordu.27 Fırkanın kuruluşunda hükümete sunmuş olduğu beyannamede meclis-i

idare azası olarak bildirilen isimler ise şöyleydi: Miralay [Mehmed] Sadık Bey, Rıza

Nur, Gümülcineli İsmail Bey, Lütfi Fikri Bey, Mahir Said [Pekmen], Şükrü el-A’seli

Bey, Dükakinzade Basri, Hamdi [Yazır] Bey, Rıza Tevfik [Bölükbaşı], İsmail Sıdkı

[Erboy] Bey, Hüseyin Siret [Özsever] Bey, Kemal Midhat [Fenmen] Bey ve Mithat

Sami. Merkez idare heyetinde ise Tokat mebusu Ferid Paşa, Hama mebusu

Abdülhamid Zehravi, Priştine mebusu Volçetrinli Hasan, Ayan’dan Damat Ferid Paşa,

Sivas mebusu Dr. Nazaret Dağavaryan ve Miralay Sadık Bey bulunuyordu.28

Fırka 24 Kasım 1911 tarihinde reis ve reis-i sani seçmek üzere toplanarak

sırasıyla bu görevlere Damad Ferid Paşa ve Miralay Sadık Bey’i seçti. İlk görüş

ayrılıklarının bu sıralarda yaşandığı, Rıza Nur’un arkasında ciddi bir askerî kuvvet

olduğunu düşündüğü Miralay Sadık’ı reis olarak düşündüğü ancak Basri Bey’in

Damad Ferid ismini öne sürerek seçilmesine vesile olduğu anlaşılıyordu. Rıza Nur,

Ferid Paşa’nın İttihatçıların tazyikine mâruz kalacağını, bu sebeple seçilmesinin

yanlışlığını ısrarla vurguluyordu.29 Aynı tarihlerde Tanin’de Hüseyin Cahid [Yalçın]

26 Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, C. IX, 2.Baskı, Ankara, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1999, s.

151.

27 Aykut Kansu, İttihadcıların Rejim ve İktidar Mücadelesi 1908-1913, s. 267.

28 Ali Birinci, Hürriyet ve İtilâf Fırkası II. Meşrutiyet Devrinde İttihat ve Terakki’ye Karşı

Çıkanlar, 2. Baskı, İstanbul, Dergâh Yayınları, 2012, s. 56. [bundan sonra, Ali Birinci, Hürriyet ve

İtilâf Fırkası…]

29 Rıza Nur, Hürriyet ve İtilâf Nasıl Doğdu Nasıl Öldü, Haz. İlhami Yalınkılıç, İstanbul, Kitabevi

Yayınları, 1996, s. 32.

10

Hürriyet ve İtilâf’ın kurucu üyelerine atıf yaparak üyelerin ideolojik farklılıklarına

değiniyor, nihai amaçlarının İttihat ve Terakki’yi yıkmak olduğunu iddia ediyordu.30

Hürriyet ve İtilâf Fırkası programı Rıza Nur’un tanımıyla tamamıyla liberal bir

program olmanın yanında programda parlamentarizm ve demokrasi de yönetim tarzı

olarak kabul edilmişti.31 İttihat Terakki’nin temel görüşleri olan milli ekonomi,

merkeziyetçilik ve Türkçülüğe karşın Hürriyet İtilaf açık ekonomiden yana, adem-i

merkeziyetçi ve Osmanlıcı (ittihad-ı anâsır) bir çizgideydi. Fırkanın temel görüş ve

ideolojisini yansıtan programı ise Ahmed Reşid [Rey] tarafından kaleme alınmış olup

nihai şeklini almadan önce Türk, Arap ve Arnavut mebuslar tarafından gözden

geçirilmişti.32 Programın ‘‘Mevadd-ı Esasiye’’ başlığı altında bulunan 2-13’üncü

maddelerinde Meclis-i Mebusan, Heyet-i İcraiyye’ye (hükümete) karşı güçlendirilmek

istenmiş ve bu suretle Kanun-ı Esasi'nin 38. maddesinin tadil edileceği belirtilmişti.33

Programın 4. maddesinde seçim usûllerine dair düzenlemeler yapılacağı duyurulmuş,

asâkir-i şahanenin, jandarma erkânının ve zâbitanların hiçbir surette mebus

seçilemeyeceği vurgulanmıştı.34 Bu maddenin İttihat ve Terakki’nin ordu içerisindeki

gücünü kırmaya yönelik olduğu açıktı. Aslında Hürriyet ve İtilâf’ın gerek programı

gerekse güttüğü siyaset karşıtlık üzerine temellendirilmiş bir İttihatçı düşmanlığına

dayanıyordu. Fırka, tüm zıt hiziplerine rağmen İttihat ve Terakki karşısında birleşmiş

bulunan liberal ve muhafazakârlardan oluşuyordu.35

Mevadd-ı Esasiye’nin diğer maddelerinde ise Meclis-i Âyân hakkında

düzenlemeler yapılacağı söylenmiş, Âyân’ın Meclis-i Mebusan ve Hükümet ile olan

yetki ilişkilerini açıklığa kavuşturacak düzenlemeler önerilmiştir. Program, ‘‘Bünyanı

Devlet’’ başlığı altında toplanan 14-18. maddelerde İttihad-ı Anâsır’ın

gerçekleştirilmesine dair tedbirleri ifade etmekteydi.36 ‘‘Maarif-i Umumiye’’

kısmında yer alan 19-28. maddelerde Tahsil-i ibtidainin zorunlu olduğu belirtilmiş bu

30 Hüseyin Cahid [Yalçın], ‘‘Siyasiyyat: Hürriyet ve İtilâf Fırkası’’, Tanin, 23 Teşrin-i Sani (Kasım)

1911, s.1.

31 Rıza Nur, Hürriyet ve İtilâf Nasıl Doğdu Nasıl Öldü, s. 27.

32 Ali Birinci, Hürriyet ve İtilâf Fırkası…, s. 63.

33 Hürriyet ve İtilâf Fırkası’nın Programı, 22 Teşrin-i Sani 1911/22 Kasım 1911, İkdâm: Numero

613, s. 1-5; Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, C.I, s. 287.

34 Hürriyet ve İtilâf Fırkası’nın Programı, s. 2.

35 Erık Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye'nin Tarihi, Çev. Yasemin Saner, 30.Baskı, İstanbul,

İletişim Yayınları, 2015, s. 158.

36 Hürriyet ve İtilâf Fırkası’nın Programı, s. 5-6; Ali Birinci, Hürriyet ve İtilâf Fırkası…, s. 71.

11

konudaki diğer tedbir ve görüşlere yer verilmiştir. 20. maddede zorunlu eğitimin

‘‘lisân-ı mahalli’’ ile icra edileceğinin söylenmesi bu alanda azınlıklara verilen

hakların da bir nişânesi olarak gösterilebilir.37 27 ve 28. maddelerde dış politika

konularına değinilerek bu konuda ‘‘emniyet-i hariciyenin’’ istihsali için her devletle

münasebet ve bazılarıyla ittifak kurulabileceği belirtilmişti. ‘‘Siyaset-i Dâhiliye’’

faslında (31-54. maddeler) idari teşkilatlanmaların nasıl düzenleneceği açıklanmış,

merkezden uzak vilayetlerdeki yerel yöneticilere daha fazla yetki ve sorumluluk

verilerek adem-i merkeziyetçi bir görüş benimsenmişti. Fırka, bu yolla aynı zamanda

dört senelik İttihatçı iktidar pratiğine de karşı çıkarak merkeziyetçi uygulamaların

tezahürü sonucunda yaşananlara bir tepki gösteriyordu. Programın ‘‘Siyaset-i

İktisadiye’’ (madde 55-60.) bölümünde ise iktisadi politikalar anlatılarak, hür

teşebbüsün ve yabancı sermayenin önünü açacak tedbirlerden bahsedilmişti. ‘‘Siyaseti

Maliye’’ kısmında (madde 61-64.) devletin vergilerden ve gereksiz harcamalardan

kesintiye gideceğinden, Balkan gümrük birliğinden ve devletin satın alma gücünü

yönetecek bir ‘‘Müdüriyet-i Umumiye’nin’’ teşkilinden bahsediliyordu.38 Son fasıl

olan ‘‘Evkaf ve Cemaat’’ başlığını taşıyan kısımda (madde 64-71.) Evkaf Nezareti’nin

Evkaf Müdiriyet-i Umumiyesi şeklini alacağı ve idaresinin Müslümanlar tarafından

tanzim edileceği açıklanıyordu.39

Fırka’nın programına bakıldığında ideolojik çizgilerini takip etmek mümkündü.

Fırka, her şeyden önce İttihat ve Terakki karşıtlığından ileri gelen ideolojik farklılıkları

bünyesinde barındırabilen çelişik bir yapıdaydı. Bundan dolayı Hürriyet ve İtilâf, hem

ittihad-ı anâsır gibi Osmanlıcı bir düşünceyi benimseyerek taraftar kazanmaya

çabalamış, hem de bünyesinde barındırdığı ulemâ takımının da etkisiyle dini vurguları

yüksek propagandalara teveccüh etmişti.40 Fırka, iktisadi konularda Prens

Sabahaddin’in etkisiyle serbest piyasacı liberal bir politika izlemekle beraber asker ve

37 Hürriyet ve İtilâf Fırkası’nın Programı, s. 6-9; Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler,

C.I, s. 290.

38 Ali Birinci, Hürriyet ve İtilâf Fırkası…, s. 72.

39 Hürriyet ve İtilâf Fırkası’nın Programı, s. 8-17; Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler,

C.I, s. 295.

40 ‘‘Hürriyet ve İtilâfın Protestonameleri’’, Tanin, 29 Haziran 1912, s. 3.

12

memur kesimine hitap etmesindeki zorluktan ötürü sosyal tabakalara yaslanmaya

çabalamıştı.41

22 Ağustos 1908’de İttihat ve Terakki Cemiyeti, Paris’teki Adem-i Merkeziyet

ve Teşebbüs-i Şahsi adı altında icraatta bulunan dernekle tam bir iş birliği halinde

olduğunu ilan ediyor, artık Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti adı altında ve ayrı bir

programla çalışacağını duyuruyordu.42 II. Meşrutiyet öncesinde devrimci bir askerî

örgüt olan İttihat ve Terakki Cemiyeti, meşrutiyetin ilanı sonrasında yaşanan süreçle

Fırka ve Cemiyet olarak 1909’da birbirinden ayrıldı. Cemiyet ile Fırka arasında

ikilikler yaşanmasına rağmen her ikisi de birbirlerine organik olarak bağlı bir şekilde

varlığını sürdüren siyasal yapılardı. Sonraki yıl Fırka, Cemiyet programının

gerçekleştiricisi ilan edildi. Cemiyet ise görünüşte daha pasif bir konumda, kamu

yararına çalışan bir dernek statüsündeydi. Ancak her iki örgütü de birbirine bağlayan

ve karar alıcı konumunda bulunan Selânik merkezli İttihat ve Terakki Cemiyeti

Merkez-i Umumisi bulunuyordu.43 Cemiyet, Fırka’yı da kapsayan geniş bir siyasal

örgütü vurgulandığından ötürü ‘‘İttihat ve Terakki Cemiyeti’’ni kullanmak daha

bütünsel ve vurgulayıcı bir tanımlama olarak öne çıkıyor.

1.2. İstanbul’da Ara Seçimler

Hürriyet ve İtilâf Fırkası kuruluşunun üzerinden bir ay bile geçmemişken İttihat

ve Terakki’ye karşı ilk ciddi sınavını İstanbul’da veriyordu. Hariciye Nazırı olarak

görev yapan Rıfat Paşa Londra’ya elçi olarak atanmıştı. Bu atamadan kaynaklı olarak

boşalan İstanbul mebusluğu için bir ara seçim düzenlendi. 11 Aralık 1911’de yapılan

ara seçimde İttihatçılar aday olarak Adliye Nazırı Memduh Bey’i, İtilaf Fırkası ise

itirazlara rağmen44 eski Sadrazamlardan Tunuslu Hayreddin Paşa’nın oğlu, Fırka’nın

41 Ali Birinci, Hürriyet ve İtilâf Fırkası…, s. 156.

42 M. Naim Turfan, Jön Türklerin Yükselişi: Siyaset, Askerler ve Osmanlı’nın Çöküşü, Çev.

Mehmet Moralı, İstanbul, Alfa Yayınları, 2013, s. 209.

43 Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler: İttihat ve Terakki Bir Çağın, Bir Kuşağın, Bir

Partinin Tarihi, C.III, İstanbul, Hürriyet Vakfı Yayınları, 1989, s. 200-214. [bundan sonra, Tarık Zafer

Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, C.III]

44 Fırka’nın programını da yazmış olan Ahmed Reşid Rey, İttihatçılara karşı yapılacak seçime katılmayı

sakıncalı bularak İttihat ve Terakki’nin kazanması durumunda Hürriyet ve İtilâf Fırkası’nın aciz bir

13

kurucularından liberal bir gazeteci olan Tahir Hayreddin’i aday gösterdi.45 Sonuçta

gerçekleşen seçimi ikinci turda delegelerden bir oy daha fazla almayı başaran Tahir

Hayreddin kazandı.46

İttihat ve Terakki telaşa kapılmıştı. Henüz yeni kurulan bir fırkanın üstelik

başkentte bu derece güçlü olması İttihatçılar için endişe verici bir gelişmeydi. Bu

durum II. Meşrutiyet’in ilanından beri perde arkasından Meclis-i Mebusan ve Heyet-i

Vükela’ya, kısacası devlete yön veren İttihat ve Terakki için pâyitaht İstanbul’a o

kadar da hâkim olamadıklarının bir göstergesiydi. 1909’dan beri sindirilmiş olan

muhalefetin gücü bu seçimlerle apaçık ortaya çıkmış bulunuyordu. İttihat ve Terakki

Cemiyeti’nin yaşadığı bu güç kaybı sebepsiz değildi. İlk olarak Cemiyet, eski rejimi

ortadan kaldırmakla birlikte eski rejimden arta kalan ve nüfuzunu koruyan memurbürokrat

takımının tamamını tasfiye edememiş, askerî ve sivil bürokrasinin üst

kademelerine fazla dokunamamıştı. Bunda hem Cemiyet kadrolarının üst kademeler

için yetersiz olması hem de devlet içerisindeki kaygan siyasi zemin etkiliydi.

İttihatçılar daha II. Meşrutiyet ilan edilir edilmez vilayet ve sancaklara gönderilen

iradeyle hafiye teşkilatını dağıtmıştı.47 Cemiyet’in baskılarıyla çıkan irade sonucu

‘‘hafiye memurlarının kaldırılması temenni ve istid‘â kılınmış’’ ve bu konuda Dâhiliye

Nezareti bilgilendirilmişti.48 Ancak Cemiyet söz konusu hafiyelere af ilan etse bile

eski rejimin en büyük işbirlikçilerini, kendi varlığına geçmişte en büyük tehdidi

oluşturan isimleri asla unutmamıştı. Bu açıdan Meşrutiyet’in ilanının hemen ertesinde

seçim kampanyalarının ateşli atmosferinde ölümle sonuçlanan bir dizi şiddet

eyleminin istibdat rejiminin ünlü hafiyelerinden İsmail Mahir Paşa ile bir başka hafiye

Fehim Paşa’yı bulması elbette tesadüf değildi.49 Mahir Paşa, II. Abdülhamid’in en iyi

duruma düşeceğini, fakat aynı şekilde kendilerinin kazanması durumunda ise İttihat ve Terakki içinde

bir uyanışın vuku bulacağını öngörmüştür: Ahmed Reşid Rey, İmparatorluğun Son Döneminde

Gördüklerim Yaptıklarım (1890-1922), Haz. Nur Özmel Akın, İstanbul, İş Bankası Kültür Yayınları,

2014, s. 174-175. [bundan sonra, Ahmed Reşid Rey, Gördüklerim Yaptıklarım]

45 ‘‘İstanbul Mebusluğu Namzedleri’’, Yeni İkdâm, 10 Kanun-i Evvel (Aralık) 1911, s. 3; Ahmed Reşid

Rey, Gördüklerim Yaptıklarım, s. 174; Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, C.I, s. 271.

İkdâm gazetesinin haberinde Memduh Bey’in Adliye Nazırı olduğu yazılmıştır.

46 Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, Çev. Metin Kıratlı, 5.Baskı, Ankara, Türk Tarih

Kurumu Basımevi, 1993, s. 221.

47 Ali Cevad Bey, Fezleke, s. 161.

48 Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi, Babıali Evrak Odası (BEO.) 3362/252132 (Sadaret’ten

Rumeli Vilâyât‑ı Selâsesi Müfettişliği ‘ne gönderilen 11 Temmuz 1324 [24 Temmuz 1908] tarihli

telgraf).

49 M. Naim Turfan, Jön Türklerin Yükselişi: Siyaset, Askerler ve Osmanlı’nın Çöküşü, s. 219.

14

hafiyelerinden biri olarak biliniyordu. Meşrutiyet öncesinde Selânik’e İttihatçıları

soruşturma ve yıldırma amacıyla gönderilmişti. Cemiyet, Paşa’nın öldürülmesine daha

Selânik’te iken karar vermişti.50 Sonuçta cinayete varan bu eylemler Abdülhamid

rejiminin bürokrasisini ortadan kaldırmak için yetersiz kalmış, yüksek kademelerdeki

memurları hiçbir zaman tam anlamıyla sindirememişti.

İkinci olarak İttihat ve Terakki Cemiyeti özellikle 31 Mart hadisesinden sonra

devleti kanuni olarak yeniden yapılandırarak birçok nizamname ve kanun çıkarmıştı.

Gerek 31 Mart’ın yıkıcı etkilerinden, gerekse Cemiyet’in merkeziyetçi görüşlerinden

dolayı bu düzenlemeler hem muhalefeti hem eski rejim kalıntılarını hem de ordu

içerisindeki alaylıları etkiledi. Çıkarılan ‘‘Berrî ve ve Bahrî Erkân ve Ümera ve

Zabitanın Tekaüdü için Tayin Olunan Sinleri Hakkında Kanun’’ ile terfi edemeyip

aynı rütbede belirli bir yaşa kadar kalanlar emekliye sevk ediliyordu.51 Yasanın en çok

alaylı subayları etkileyeceği aşikâr olmakla beraber Cemiyet bununla da yetinmeyerek

dernek, matbuat, miting ve greve kadar birçok toplumsal alanı etkileyen yasalar ve

nizamnameler yayınladı. Yeniden yapılandırmanın bir sonucu olarak devlet

içerisindeki bürokratik mekanizmalara ve sivil muhalefete meydan okuyan bu

düzenlemeler Cemiyet’in gücünü arttırırken aynı zamanda muhaliflerini de kendisine

karşı keskinleştirmiş oldu. Üçüncü olarak Cemiyet, daha önce de bahsi geçen şiddet

eylemlerini, sadece eski rejimin tetikçileriyle sınırlı tutmayarak yeni dönemde

kendisine muhalefet eden sivil ve bürokratik unsurları hedef alacak kadar genişletti.

1909’da Serbesti Gazetesi’nin başyazarı Hasan Fehmi’nin, bir sene sonra ise Sedâ-yı

Millet Gazetesi yazarı Ahmed Samim’in fail-i meçhullere kurban gitmeleri bunun en

açık delilleri oldu. İ.T.C. bu cinayetleri asla aydınlatamadı. Dahası yalnız basın

mensupları değil, sivil bürokrasiden muhalif olanlar da bu şiddete maruz kaldı.52

Cemiyet’in bu cinayetlerin faillerini asla bulamamış olması, onu en büyük suçlu

haline getirdi. Söz konusu durumda hürriyet vaatleriyle Meşrutiyet’in yeniden ilanını

sağlayan Cemiyet, aslında istibdat rejiminin bir benzerini yaratmakla suçlandı. Bu

50 Şevket Süreyya Aydemir, Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa, C.II, s. 132.

51 Sina Akşin, Jön Türkler ve İttihat ve Terakki, 8. Baskı, Ankara, İmge Kitabevi, 2017, s. 230.

52 12 Temmuz 1911’de Düyun-ı Umumiye Dairesi Müfettişi Zeki Bey öldürülür. Mahkemeler hayli

gergin geçer ve birçok tartışmaya sebep olur. Hükümet ile İttihat ve Terakki Cemiyeti, bu cinayet

dolayısıyla suçlanır: Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, 3.Baskı, C. II/I, Ankara, Türk Tarih

Kurumu Basımevi, 1991, s. 58.

15

sebeple II. Abdülhamid’e yöneltilen şikâyetlerin varisi haline geldi.53 Cemiyet’in baskı

ve şiddeti bir araç haline getirmesi ona yönelen desteği azaltarak siyasi anlamda

muhalifliğin güç kazanmasının önünü açtı. Son olarak daha II. Meşrutiyet öncesinde

politik anlamda ikiye bölünmüş ordu 31 Mart ve Hizb-i Cedid gibi özünde partizan

siyasetin cenderesinde meydana gelen muhalif hareketlerin odak noktasıydı.

Meşrutiyet rejimini ve bununla beraber hürriyeti getiren ordu, şimdi de onun en büyük

savunucusu rolünü üstleniyordu. Bu durum aynı zamanda içerisinde bir açmazı da

barındırıyordu. Öyle ki İttihat ve Terakki Cemiyet’inden rahatsız olan liberaller ve

muhafazakârlar dahi siyasal yetkeyi ancak ordu gücüne dayanarak ellerine

geçirebilecekleri kanaatindeydi.54 ‘‘Siyaset’’ her anlamda topluma egemendi ancak

bu, askerî kuvvete dayalı partizan siyasetti, bundan dolayı da bu kuvvete sahip olanlar

politikaları belirliyor ve tüm topluma egemen oluyordu.55 Siyaset yapma biçiminin

askerîleşmesi ya da bir diğer ifadeyle askerî siyasetin politikaya hâkim olması ordu

içerisinde hâlihazırda var olan ideolojik bölünmeyi derinleştirdi. Meşrutiyet’in

ilanından sonra, alaylı askerleri hedef alan düzenlemeler, alaylı askerlerin mekteplilere

karşı olan düşmanlıklarını pekiştirdi. Alaylılar, mektepli zabitleri kendi mevkilerine

göz diken ve mesleki geleceklerini sona erdirmeye çalışan bir rakip olarak

görmekteydi. Mektepliler ise alaylıların bilgisizliklerinden şikâyetçiydi.56 Gerçekte ise

ordu, devletin korunması için mücadele ettiği ölçüde sivil siyasetten ve kurumlarından

uzaklaştı fakat siyasal erk olarak yöneten olmaya da bir o kadar yaklaşmış oldu.57

Bu algılayış Osmanlı siyasal yaşamını kökünden etkileyen birtakım olayları da

beraberinde getirdi. Daha Meşrutiyet’in yeniden ilanının senesi dolmadan

siyasallaşma ordu tabanındaki etkisini göstermeye başladı. 31 Mart’ın ertesinde siyasi

ve askerî manada bir buhranın bulunmadığı dönemde bile Cemiyet’e karşı geliştirilen

muhalefet hareketi sivil değil askerî nitelikte idi (Hizb-i Cedid). Şüphesiz bu olguyu

53 Ali Birinci, Hürriyet ve İtilâf Fırkası…, s. 93.

54 Rıza Nur’un şu sözleri başta Hürriyet ve İtilaf olmak üzere muhaliflerin siyasal alandaki mücadele

yöntemleri hakkında bize bazı ipuçları verir: ‘‘Filhakika İttihatçılar daima asker kuvvetine istinâd

etmekte olduğundan, muhalefetin onlarla uğraşabilmesi için onun da orduda tarafdârânı olması

-esasen muzır bir şey olmakla beraber- lazım ve zaruri idi.’’, Rıza Nur, Hürriyet ve İtilaf Nasıl Doğdu

Nasıl Öldü, s.20.

55 M. Naim Turfan, Jön Türklerin Yükselişi: Siyaset, Askerler ve Osmanlı’nın Çöküşü, s. 370.

56 Adem Ölmez, Modern Osmanlı Ordusunda Alaylılar ve Mektepliler (1826-1918), İstanbul, İz

Yayıncılık, 2017, s. 245-246.

57 M. Naim Turfan, Jön Türklerin Yükselişi: Siyaset, Askerler ve Osmanlı’nın Çöküşü, s. 368.

16

yalnızca II. Meşrutiyet döneminin bir ürünü olarak nitelemek hatalı ve eksik bir yorum

olacaktır. Türk siyasal yaşamının bütün evrelerinde ordu, yalnızca devletin güç

kullanma aracı olmaktan çok siyasal yetkenin sürdürülmesinde zaman zaman ortak ve

hatta yönetici olarak ortaya çıkan bir güç odağıydı. II. Osman’dan III. Selim’e, en

sonunda II. Abdülhamid’in hal’ine kadar yaşanan tarihsel süreç içerisinde ordu, kimlik

ve kabuk değiştirse bile hâlâ devletin başat siyasa yapıcılarından biri olmayı sürdürdü.

Bu olgunun, II. Meşrutiyet devrinin politik ortamını etkileyen izdüşümleriyse İttihat

ve Terakki’nin 23 Temmuz 1908’den sonra iktidarı perde arkasından olsa bile

devralmasından sonra ortaya çıkmaya başladı. Sultan II. Abdülhamid’in ordu

içerisindeki hafiye ağı ve sıkı denetimi ile aslında politik amaçlarla gerçekleştirdiği

terfiler, dinamik ve işleyen hiyerarşik bir ordu düzenine engel oldu. Orduyu ve devleti

monarşist muhafazakârlar ve meşrutiyetçiler olarak ikiye bölen sürecin sonunda

imparatorluğun dört bir yanı askerî anlamda yekpare bir subay kadrosundan yoksun

hale geldi. Yaşlı muhafazakâr subaylar yeni savaş doktrin ve tekniklerine yabancı, aynı

zamanda Avrupa’daki entelektüel gelişmeleri takip edecek birikimden yoksundu.

Buna karşın radikal genç subaylar ise hem askerî teknik ve gelişmelere karşı daha

duyarlı hem de Avrupa’daki fikrî hareketleri takip edebilecek yetkinlikteydi. Bu

çelişkili durumun politik pozisyonlara da yansımasıyla zabitanlar (subaylar)

arasındaki ideolojik bölünme derinleşti. Genç subaylar, padişaha bağlılık esasıyla

yetiştirilen eski tip kumandanlardan farklı olarak padişaha sadakat ile Türk milletine

bağlılık arasında bir seçim yapmak zorunda kaldı. Birincisinden uzaklaştıkları ölçüde

ikinciye yaslandılar.58

Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde görülen partizan ordu olgusu yalnızca

geçmişteki benzer örneklerinden ayrılmakla kalmıyor, üstelik onların kalıntılarını da

kendi bünyesinde taşıyordu. İktidar mücadelesinin bu evresinde devlet, ordu ve sivil

siyaset arasında sürekli yaşanan gerilimlerle ayakta durmaya çabalıyordu.

58 Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Haz. Ahmet Kuyaş, 24. Baskı, İstanbul, Yapı Kredi

Yayınları, 2017, s. 393.

17

1.3. Siyasal Ortam

Hürriyet ve İtilâf Fırkası’nın elçi atamasından dolayı boşalan İstanbul

mebusluğu için düzenlenen seçimi kazandığı sıralarda Bâb-ı Âli, İtalya’nın

Trablusgarp üzerinde hak iddia etmesiyle çıkan savaşla uğraşıyordu. Savaşın

başlangıcından önce Osmanlı Devleti’nin sadaret makamında eski Roma Büyükelçisi

İbrahim Hakkı Paşa bulunuyordu. İtalyanlar, 28 Eylül 1911’de Bâb-ı Âli’ye İtalyan

vatandaşların Trablusgarp’taki can güvenliklerini bahane ederek Trablusgarp’ı işgal

etme niyetlerini açıkladılar ve yirmi dört saat içinde Osmanlı ordusunun kendilerine

karşı çıkmayacaklarına dair güvence vermelerini istediler.59 Bâb-ı Âli, son derece sert

ve kışkırtıcı bu ültimatom karşısında yumuşak bir dille yanıt vermesine, uzlaşmacı bir

tutum sergilemesine karşın İtalya, 29 Eylül’de Osmanlı’ya savaş ilan etti.60 Söz konusu

bu ültimatomun ve savaş ilanının siyasi sorumluğu hiç kuşku yok ki İbrahim Hakkı

Paşa’ya aitti. Kendisinden eski Roma Büyükelçisi olması hasebiyle İtalyanların

Osmanlı’nın Afrika’daki son topraklarına yönelik beslediği kolonyalist emelleri

anlamış olması bekleniyordu.61

İbrahim Hakkı Paşa bu ültimatom ve savaş ilanı karşısında çaresiz kalarak istifa

etti.62 Yerine daha önce yedi kez aynı makama gelmiş olan Said Paşa geçti. Said Paşa

sadarete geçtikten sonra doğal olarak ilk iş yeni kabineyi kurmaya koyuldu ancak bunu

yaparken hayli güçlük çekti. Türlü zorlukların ardından 4 Ekim’de kabinenin

kurulduğu duyuruldu. Fakat bu yeni kabinenin henüz Hariciye Nazırı yoktu. Said

Paşa’nın vekâleten üstlendiği makam için önce Viyana Büyükelçisi Reşid Paşa

düşünüldü ancak Reşid Paşa görevi reddetti. 7 Ekim’de Said Paşa bu görevi Gabriel

Noradunkyan’a vermek istedi lakin o da bu teklifi geri çevirdi. Said Paşa yeniden

Reşid Paşa’ya teklif götürdüyse de yine kabul görmedi. Son olarak İttihatçı olarak

59 Feroz Ahmad, İttihat ve Terakki 1908-1914, s. 119.

60 Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, C. II/I, s. 97.

61 Rıdvan Akın, ‘‘İkinci Meşrutiyet’in Sadrazamları ve Temel Rejim Sorunları’’, Tarık Zafer Tunaya

Anısına Yadigâr-ı Meşrutiyet, Ed. Mehmet Ö. Alkan, İstanbul, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları,

2010, s. 63.

62 İbrahim Hakkı Paşa söz konusu çaresiz durumunu şu sözlerle betimlemişti: ‘‘Eski zamanlarda benim

durumuma düşen sadrazamların kafasını padişahlar, binek taşında kestirirlerdi. Ben o haldeyim.’’

aktaran; Celal Bayar, Ben de Yazdım Milli Mücadeleye Gidiş, C.II, İstanbul, Sabah Kitapçılık, 1997,

s. 85.

18

bilinen Asım Bey ile görüşen Said Paşa, Asım Bey’in nazırlığı kabulüyle rahat bir

nefes almış oldu. Yeni kabinede Mahmud Şevket Paşa Harbiye Nazırı olarak yerini

korurken, Maarif Nazırı Abdurrahman Şeref Bey, Maliye Nazırı Nail Bey ve Nafia

Nazırı Hulusi Bey de eski makamlarında kaldı. Ürgüplü Hayri Efendi yeni Adliye

Nazırı olurken Celal Bey de Dâhiliye Nazırlığını üstlendi. Krikor Sinapian Orman ve

Ma’âdin Nezareti’nin başına getirilirken Suriyeli bir Katolik olan Cezayir-i Bahr-i

Sefid Valisi İbrahim Soussa, Posta ve Telgraf Nazırı oldu.63 Yeni hükümet 18 Ekim’de

altmışa karşı yüz yirmi beş oyla güvenoyu aldı.64

Meclis-i Mebusan’ın toplanıp hükümetin güvenoyu aldığı sıralarda İtalyanlar

Tobruk ve Traplusgarp’a çıkarma harekâtına başlamış, 18 ve 21 Ekim arasında önemli

bir direnişle karşılaşmadan Derne, Hums ve Bingazi’yi işgal etmiş bulunuyordu.65

Said Paşa, çıkmaza girmeye başlayan savaş karşısında eyaleti askerî bakımdan

savunmaya yönelik politikasını değiştirerek yeni müttefik arayışına girdi.66 Bu amaçla

İngiltere’ye savaşı durdurma teklifinde bulunsa da olumlu bir yanıt alamadı. Aynı

şekilde Almanya’ya yönelik de çağrıda bulunulmuş ancak Alman İmparatoru Kayzer

II. Wilhelm yaşanan hadiselerden dolayı üzüntüsünü bildirmekle yetinmişti.

Trablusgarp’a yönelik herhangi bir ciddi askerî adım atılamayınca bazı genç subaylar

-çoğunluğu gönüllü olmak üzere- gerilla savaşı örgütlemek ve İtalyan ilerleyişini

durdurmak üzere Mısır üzerinden Trablusgarp’a hareket ettiler. Bu subayların en

büyük ortak özelliği mektepli ve İttihatçı olmalarıydı.67

Trablusgarp’ta yaşanan savaş sebebiyle ilk ciddi boykot da başlamış

bulunuyordu. 1908’de Bosna-Hersek’in ilhakı nedeniyle ilk kez Avusturya mallarına

yönelik başlatılan boykot hareketi daha kapsamlı ve organize bir şekilde bu kez İtalyan

mallarına yönelik uygulanıyordu.68 Ekonomik, siyasi ve askerî sahalarda İtalyanlara

karşı yürütülen mücadele yurt sathında milliyetçi ve vatanperver duyguları

tetiklemesine rağmen İstanbul’da, iç politikada, muhalif sesler yükseliyordu.

63 Aykut Kansu, İttihadcıların Rejim ve İktidar Mücadelesi 1908-1913, s. 248-249.

64 A.e., s. 260.

65 Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, C. II/I, s. 103.

66 ‘‘Italy’s Peace Terms’’, Guardian, 19 October (Ekim) 1911, s. 7.

67 M. Naim Turfan, Jön Türklerin Yükselişi: Siyaset, Askerler ve Osmanlı’nın Çöküşü, s. 277-

281.

68 Filiz Çolak, ‘‘Trablusgarp ve Balkan Savaşları’nın Osmanlı Devleti’nin Ticaret-i Hariciyesi

Üzerindeki Etkileri’’, Turkish Studies Dergisi, 8. sayı (2013), s. 154-156.

19

Muhalefet, yukarıda bahsedildiği üzere 21 Kasım 1911 tarihinde yeni bir siyasi parti

çatısında örgütlenmişti. Tek gerçek programları İttihat ve Terakki’yi bulunduğu

konumdan indirmek üzerine kurulu olan birbirinden hayli farklı hiziplerin bir araya

geldiği bu fırka İstanbul’daki ara seçimleri de kazanmıştı. Ara seçimlerden sonra

İttihat ve Terakki Cemiyeti gerek muhalefeti bastırmak, gerekse 1909 değişikleriyle

kısıtlanmış olan Padişah yetkesini yeniden tesis etmek için 35. maddeyi tartışmaya

açtı.

1.4. Seçimlere Giden Yol: 35. Madde Tartışmaları

Kanun-i Esasi’nin 35. maddesine göre, Meclis-i Mebusan ve Heyet-i Vükela

arasında yaşanacak anlaşmazlıkta Heyet-i Vükela kendi görüşünde ısrar eder, Meclisi

Mebusan da bunu üst üste reddederse, o zaman Padişah, ya Heyet-i Vükela’yı

değiştirme ya da Meclis-i Mebusan’ı feshetme ve yeni bir seçim düzenleme yetkisine

sahipti. İttihat ve Terakki, 1909 değişikleriyle söz konusu fesih işlemini zorlaştırmış

bulunuyordu. Yapmış olduğu değişiklikle Heyet-i Vükela’nın görüşü meclis

tarafından arka arkaya reddedildiğinde Heyet-i Vükela istifa ediyordu. Eğer yeni

hükümet de aynı görüşte ısrar ederse Padişah bu kez Meclis-i Ayan’ın da onayını

aldıktan sonra Meclis-i Mebusan’ı feshediyordu. İttihat ve Terakki, meclis

çoğunluğuna sahip olduğu süre boyunca söz konusu sistemi destekledi, ancak

muhaliflerin güç kazanmasıyla beraber meclis içerisindeki sandalye sayıları artınca

1876 fesih sistemine geri dönmek istedi.69

İttihat ve Terakki’nin 35. maddeyi tartışmaya açması boşuna değildi. Cemiyet,

her şeyden önce mecliste güç kaybettiğinin farkındaydı. Bu farkındalık ona cüretkâr

hamleler yapma cesaretini verdi. Bu amaçla Cemiyet’in Merkez-i Umumisi,

İstanbul’da kaybedilen ara seçimlerden sonra harekete geçerek genel seçimlerin

yolunu açmak üzere böyle bir yola başvurmuş görünüyordu. İttihat ve Terakki

69 M. Naim Turfan, Jön Türklerin Yükselişi: Siyaset, Askerler ve Osmanlı’nın Çöküşü, s. 285.

20

Cemiyeti, bu hamleyle hem geçmişte aynı değişikliği savunan muhalefeti zor bir

duruma sokmuş, hem de erken seçimin önünü açmış oluyordu.

Said Paşa, İttihat ve Terakki’nin de telkin ve yönlendirmeleriyle 16 Aralık

1911’de öngörülen değişikliği açıkladı.70 Said Paşa, değişikliği savunduğu meclis

konuşmasında İtalya ile yapılacak olan barış müzakereleri için dengeli ve kuvvetli bir

hükümet modelini savunuyordu. Paşa, Padişah’ın fesih hakkının güçlenmesini Avrupa

anayasalarından örneklerle savundu. Said Paşa, bu değişikliğin istibdada geri dönüş

anlamına gelmeyeceğini ısrarla vurguluyordu. Dersim mebusu Lütfi Fikri Bey tasarıya

karşı çıkarak kanunun herhangi bir ivedilik arz etmediğini, yaklaşan seçimler sonrası

bu meselenin etraflıca ele alınabileceğini belirtti. İtilâfçı mebuslar Padişah’ın etki

altında bırakılarak İttihatçı gazetelerin propagandalarına maruz kaldıklarını ifade

ederken Cemiyet’i suçluyordu. Lütfi Fikri Bey’e göre Padişah’ın hukukunu çiğneyen

bizzat İttihat ve Terakki Cemiyeti’ydi. Said Paşa bu ithamları reddederken Rıza Nur

ile de şiddetli bir tartışma yaşadı. Sık sık kesilen konuşmaların, hararetli tartışmaların

ardından muhalif mebuslardan gelen öneri üzerine kanun teklifi görüşülmek üzere

Meclis-i Mebusan Kanun-i Esasi Encümeni’ne gönderildi.71 Encümen’in başındaki

isim sıkı bir İttihatçı olan Babanzâde İsmail Hakkı Bey idi. Encümen’de metnin kabul

edileceği aşikâr olmakla beraber İttihat ve Terakki Cemiyeti için tek çıkar yol süreyi

uzatmak olmuştu. Başta Hürriyet ve İtilâf Fırkası olmak üzere, bağımsız mebuslardan

oluşan Müstakiller Grubu, Arnavut ve Rum mebuslar meclis çalışmalarını boykot

ederek celselere katılmamışlardı.72 18 Aralık tarihli oturumda muhalif Debre mebusu

Arnavut Basri Dukacı Kanun-i Esasi’nin baş düşmanı olarak nitelediği Said Paşa

hakkında yazılı bir suçlamada bulundu. Ahmed Rıza Bey (Meclis-i Mebusan Reisi),

Said Paşa mecliste bulunmadan belgenin okumasının mümkün olamayacağını

70 Said Paşa kabinesinin hazırladığı değişiklik teklifinin tam hali şöyleydi: ‘‘Vükela ile Heyet-i Mebusan

arasında ihtilaf vukuunda, Vükela reyinde ısrar edip Mebusan canibinden katiyyen ve mükerreren

reddedildiği halde Vükela’nın tebdili veyahut üç ay zarfında müceddeden intihab olunmak ve bir senei

içtimaiyede birden ziyade fesh edilememek üzere Heyet-i Mebusan’ın feshi ve hal-i harpte Meclis-i

Umumi’nin muvakkaten tatili, hukuk-ı hazret-i Padişahi’dendir. Meclis’in feshinde Heyet-i Âyan’ın rey

ve kararına müracaat edip etmemek münhasıran yedd-i iktidar-ı hazret-i Padişahani’dendir. Fakat

Heyet-i Celile-i Mebusan, evvelki Heyet’in reyinde sebat ve ısrar ederse Meclis-i Mebusan’ın rey ve

kararının kabulü mecburidir.’’ Meclis-i Mebusan Zabıt Ceridesi, I. Devre, 4. Sene, 25. İçtima, 3

Kanun-i Evvel 1327 [16 Aralık 1911], s. 201-202.

71 Meclis-i Mebusan Zabıt Ceridesi, I. Devre, 4. Sene, 25. İçtima, 3 Kanun-i Evvel 1327 [16 Aralık

1911], s. 203-216.

72 Ali Birinci, Hürriyet ve İtilaf Fırkası…, s. 125.

21

açıkladı. Tartışmalar büyüdü ve kavgaya dönüştü. Muhalif mebuslar ile hükümet

üyeleri birbirlerine bağırıyor ve yumruklaşıyordu. Ahmed Rıza Bey, yaşanan olaylar

karşısında meclisi terk etmek mecburiyetinde kaldı.73

Hürriyet ve İtilâf’ın göstermiş olduğu sert muhalefet karşısında İttihat ve

Terakki, hem Hizb-i Cedid’i susturmak hem de muhalif parti üyelerine gözdağı

vermek amacıyla “istibdat devri” sırasında Abdülhamid’e gizli rapor (jurnal) verenleri

ifşa etme tehdidinde bulundu. Raporların bir kısmı resmi emirler gereği devlet

memurları ve nazırlar tarafından hazırlanmakla birlikte şahsi çıkar sağlamak ya da

kişisel husumetler sebebiyle hazırlanan, karalama amacı güden jurnaller de

bulunuyordu. Abdülhamid devrinde toplamda seksen bin jurnalci olduğu tahmin

edilmekteydi. Harbiye Nazırı Mahmud Şevket Paşa, 20 Aralık’ta duruma el koyarak

söz konusu jurnallerin açıklanamayacağını, eğer jurnaller yayınlanırsa geriye

hükümette yer alacak çok az insanın kalacağını belirterek jurnallerin yayınlanmasını

önlemeye çalıştı.74

Aynı gün İstanbul’dan kilometrelerce uzakta devlet içerisindeki iktidar

mücadelesini etkileyebilecek bambaşka bir olay yaşandı. Mısır’da kışı geçirmekte olan

Kâmil Paşa, Padişah V. Mehmed Reşad’a bir mektup yolladı. 20 Aralık 1911 tarihli

mektubunda Paşa, devletin yaşadığı zorluklardan dolayı İttihatçıları kınarken

Sultan’dan İttihat ve Terakki’yi lağvetmesini istiyordu. Sıkıyönetimin kaldırılması

gerektiğini de belirten Kâmil Paşa, Osmanlı için en doğrusunun İngiltere ile ittifak

yapmak olduğunu vurguluyordu.75

Hürriyet ve İtilaf Fırkası, henüz 35. madde görüşmeleri devam etmekteyken bir

dizi istekle uzlaşma zemini arıyordu. Müstakiller Grubu ve bazı Arnavut mebusların

arabuluculuğu ile Fırka, İttihatçılar ile pazarlık etme fırsatı yakaladı. Gerçekte fırkanın

mevcut gücünden fazla bir güç istenci olarak gözüken istekler; İstanbul’da

sıkıyönetimin kaldırılması, başta siyasi suçlular olmak üzere genel af çıkarılması,

İttihatçıların dışarıda tutulacağı bağımsız bir kabine kurulması ve memurların siyasi

73 Meclis-i Mebusan Zabıt Ceridesi, I. Devre, 4. Sene, 26. İçtima, 5 Kanun-i Evvel 1327 [18 Aralık

1911], s. 229-230.

74 Aykut Kansu, İttihadcıların Rejim ve İktidar Mücadelesi 1908-1913, s. 277-278.

75 Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, s. 221, Mektubu olduğu gibi aktaran: Şevket Süreyya

Aydemir, Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa, C.II, s. 268-272.

22

örgüt üyeliğini yasaklayan bir dizi öneriyi içeriyordu. İttihat ve Terakki önceleri

önerileri ciddiye almasa da daha sonra sıkıyönetimin kaldırılması ve genel af

konusunda Hürriyet ve İtilâf ile uzlaştılar. 26 Aralık’ta Said Paşa’nın sadarette kalması

şartıyla Harbiye, Dâhiliye ve Hariciye nazırlarının değiştirilmesi İttihatçılar tarafından

kabul edildi.76 Hürriyet ve İtilâf bu öneriyi ancak tüm kabine üyeleri değişirse kabul

edebileceğini belirtti, ayrıca İttihatçılardan 35. maddeyle ilgili somut bir geri adım

bekliyorlardı. Görüşmeler bu haliyle tıkandı. 35. madde görüşmeleri ise aynı şekilde

akamete uğramaktan nasibini aldı. 30 Aralık günü gerçekleşmesi plânlanan

görüşmeler muhalif mebusların oturuma katılmaması, bu sebeple İttihatçıların toplantı

yeter sayısına ulaşmamaları yüzünden yapılamadı. Yüz yirmiye yakın İttihatçı mebus

ve onları gözlemlemeye gelmiş birkaç muhalif mebustan ibaret oturum bu sebepten

dolayı gerçekleştirilemedi.77 Toplantı yeter sayısının yüz kırk olduğu mecliste bu

koşullar altında herhangi bir oturum başlatılamayacağını bilen Said Paşa, öğleden

sonra kendisinin ve kabinesinin görüşlerini yansıtan bir nutuk irâd etti. Konuşmasında

sıkıyönetimin kaldırılacağından, yapılacak olan reformlardan ve bu reformların güçlü

bir hükümet ile yürütülebileceğinden bahseden Paşa, Trablusgarp Harbi’ni

parçalanmış bir Osmanlı’nın kaybedeceğini vurgulayarak tamamladı. Said Paşa

böylelikle konuşmasını tamamladıktan biraz sonra salona tekrar dönerek muhalefetin

olumsuz tavrı ve sabotajları yüzünden istifa edeceğini ve iktidar için hırs sahibi

olanlara meydanı bırakacağını açıkladı.78

Aynı akşam istifasını sunan Said Paşa için İttihatçılar derhâl harekete geçerek

yeniden atanmasına yönelik çalışmalara başladılar. Ancak muhalifler de boş

durmuyordu, Sultan Reşad’a yeni atanacak Sadrazam için teklif götürecek bir heyet

tertip etmekte gecikmediler. Heyetin başında tanınmış bir Hürriyet ve İtilâfçı olan,

devlet kademelerinde saygı ve hürmet gören Amasya mebusu İsmail Hakkı Paşa

bulunuyordu.79 Sultan Reşad’a sunulan teklif Said Paşa’nın yeniden Sadrazamlığa

getirilmemesini içeriyordu fakat Sultan mecliste çoğunluğa sahip fırka varken başka

76 Aykut Kansu, İttihadcıların Rejim ve İktidar Mücadelesi 1908-1913, s. 279-280.

77 Hüseyin Cahid [Yalçın], ‘‘Siyasiyyat: Meclis-i Mebusan’da Tatil-i Eşgal’’, Tanin, 31 Kanun-i Evvel

(Aralık) 1911, s. 1.

78 Ayrıntılar için bkz. “Meclis-i Mebusan’da”, Tanin, 31 Kanun-i Evvel (Aralık) 1911, s. 1-3.

79 Ziya Şakir Soko, Hürriyet ve İtilâf…, s. 159.

23

bir adayın bu görevi almasına sıcak bakmayarak öneriyi reddetti.80 31 Aralık’ta Said

Paşa, yeni hükümet kuruluncaya kadar vekâleten sadrazamlığa getirildi. Mabeyn

başkâtibinin Sadrazam’a hitaben Padişah’ın iradesini bildiren yazısında Sultan Reşad,

Said Paşa’ya istifayı kabul ettiğini bildiriyordu. ‘‘Esbab-ı mâlûmeden’’(malum

sebeplerden) dolayı istifaya mecbur kalan heyet-i vükelanın istifasının ‘‘teessüfle

kabul buyurulmuş’’ olduğu açıklanıyor, yeni hükümet kurulana kadar ‘‘vekaleten

temşiyet-i umura (hükümet işlerinin yürütülmesine) devam ve ihtimam olunması’’

gerektiği ifade ediliyordu:

‘‘Taht-ı riyaset-i fehimanelerinde müteşekkil heyet-i vükelanın esbab-ı

mâlûmeden dolayı istifaya mecbur kaldıklarını mutazammın 9 Muharrem 1330 tarihli

ve 2443 numerolu tezkire-i sâmiye melfufu meclis-i vükela mazbatası ile beraber

manzur-ı ali oldu. Gerek zat-ı sami-i âsafanelerinin, gerek erkân-ı saire-i heyetin

mesai-i kâr-agahileri nezd-i celil-i mülukanede takdir buyurulmakta olduğu cihetle

istifa-yı vaki teessüfle kabul buyurulmuş ve heyet-i cedide-i vükelanın suret-i teşkili

derdest-i tezekkür olduğundan o zamana kadar heyet-i müstafiye tarafından yine

riyaset-i fehimaneleri altında olarak vekaleten temşiyet-i umura devam ve ihtimam

olunması mukteza-yı emr ü ferman-ı hümayun-ı cenab-ı padişahiden bulunmuş

olmağla olbabda emr ü ferman hazret-i veliyyül emrindir.’’81

Kabine 2 Ocak 1912’de yeniden kuruldu. Yeni kabinede Asım Bey Hariciye

Nazırı, Mahmud Şevket Paşa Harbiye Nazırı, Hurşid Paşa Bahriye Nazırı, Memduh

Bey Dâhiliye Nazırı Vekili, Nail Bey Maliye Nazırı, Ürgüplü Hayri Bey Evkaf Nazırı,

İbrahim Soussa Posta, Telgraf ve Telefon Nazırı, Aristidis Paşa Ticaret ve Ziraat

Nazırı, Emrullah Efendi Maarif Nazırı oldu.82 İttihatçıların önde gelen isimleri; Talât

Bey, Cavid Bey, Babanzade İsmail Hakkı hükümet dışı kaldılar.

Said Paşa, kabineyi açıkladığı gün yeniden 35. maddeyi gündeme taşıdı.

Tartışmalar devam ederken muhalefetin meclis çalışmalarını boykot tavrı da

sürüyordu. Hürriyet ve İtilâf mebusları oturumlara katılmamakla beraber meclis çatısı

80 Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, C. IX, s. 158-159.

81 Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi, İ. Dosya Usulü İradeler Tasnifi (DUİT.) 8/47 (18 Kanun-i

Evvel 1327 [31 Aralık 1911] tarihli irade-i seniyye). Bkz. Ek-9.

82 Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi, İ. DUİT. 8/48 (20 Kanun-i Evvel 1327 [2 Ocak 1912] tarihli

irade-i seniyye).

24

altındaki sert muhalefetine devam ediyordu. 10 Ocak tarihli oturumda Hürriyet ve

İtilâf Fırkası’nın (H.İ.) ileri gelenlerinden, ‘‘Feylosof’’ lakaplı Rıza Tevfik’in

meşrutiyete lanetler savurmak suretiyle söylediği sert sözler İttihatçılar tarafından

şiddetli itirazlar gördü.83 Rıza Nur ise aynı gün yapılan bir diğer oturumda meclisin

feshinden bahsederek bu konuda herhangi bir çekincesinin olmadığını, aksine feshin

kendisini de rahatlatacağını söyledi. Rıza Nur devam eden konuşmasında

Şeyhülislam’ın imzasının bulunmadığı, henüz Dâhiliye Nezareti’ne herhangi bir atama

yapılmadığı üstelik Sadrazam Said Paşa’nın hastalığı sebebiyle oturumlara

katılamadığı bir ortamda bu maddeyi görüşmenin hukuksuz ve yersiz olduğunu

vurguladı. Heyet-i Vükela’nın gerçek amacının ise Padişah’ın değil kendi fırkasının

konumunu yükseltmek olduğunu belirterek parlamentarizmden ziyade yetkileri

genişletilmiş bir ‘‘meşruti monarşi’’yi desteklediğini açıkladı. Rıza Nur, yasalara

uymayan meşruti bir Padişah’tan ziyade kanunlara saygılı mutlakiyetçi bir Padişah’ı

tercih edeceğini söyleyerek meclis feshedilse bile seçimlerin yeniden yapılmayıp

idare-i örfinin (sıkıyönetimin) devam edeceğine dair korkularını da aktardı, son olarak

değişiklik teklifinin usulen yanlış yapıldığını iddia ederek konuşmasını bitirdi.84 Rıza

Nur’un mutlakiyetçi padişah vurgusu kişisel ideolojik görüntüsünü yansıtmakla

beraber İtilâfçı mebusların siyasal fikirlerine dair önemli izlenimler de veriyordu.

Meclis-i Mebusan’ın feshedilerek yeniden seçimlere gitmenin hararetle

tartışıldığı bir ortamda, Hüseyin Hilmi Paşa, arkasına birtakım bürokrat ve Meclis-i

Âyan üyesini da alarak İ.T.C ile H.İ. arasında bir uzlaşma plânı ortaya attı. Plâna göre

35. madde değişikliği, içerisine eklenecek birkaç cümle ile sınırlandırılarak tadil

edilebilirdi. Hüseyin Hilmi Paşa, 1912 yılı boyunca Meclis-i Mebusan’ın

feshedilmemesi ve fesihte Meclis-i Âyan’a danışılmasının zorunlu hale getirilmesi ile

35. maddenin sınırlandırılmasını öneriyordu. Gerçekte hiçbir somut değişiklik teklifi

sunmayan bu plânla tarafları uzlaştırma çabalarına girişen Hüseyin Hilmi Paşa,

plânının kabul görmemesi karşısında derin bir üzüntü duyduğunu açıklıyordu. Paşa,

83 Meclis-i Mebusan Zabıt Ceridesi, I. Devre, 4. Sene, 35. İçtima, 28 Kanun-i Evvel 1327 [10 Ocak

1912], s. 426.

84 Meclis-i Mebusan Zabıt Ceridesi, I. Devre, 4. Sene, 35. İçtima, 28 Kanun-i Evvel [10 Ocak 1912],

s. 429-439.

25

ülkenin selameti için Müslümanlarla Hristiyanlar, İttihat ve Terakki ile Hürriyet ve

İtilâf Fırkası arasında bir uzlaşmanın şart olduğunu belirtiyordu.85

Nihayet 13 Ocak’ta oylamaya sunulan değişiklik teklifi yüz beşe karşılık yüz

yirmi dört oyla onaylandı. Gerçekte İttihat ve Terakki için yenilgi anlamına gelen

oylamanın kabul edilmesi için meclis tam sayısının üçte iki çoğunluğu tarafından

onaylanması gerekiyordu.86 Mecliste istediği neticeyi elde edemeyen Hükümet,

seçime gitmeye karar verdi. Hâlihazırda Kanun-i Esasi’de yer alan 7. maddeye

dayanarak Meclis-i Âyan’ın da görüşü alınmak şartıyla Padişah, 3 ay içinde seçime

gidilmesine karar verebiliyordu. 15 Ocak günü Sultan Reşad, Meclis-i Mebusan’ı

feshettiğini, 7. madde gereği Meclis-i Âyan’ın görüşünü beklediğini bildiren bir Hattı

Hümayun gönderdi.87 Hatt-ı Hümayun gereği, Meclis-i Âyan’ın da onayıyla 3 ay

içinde seçime gidilmesi kararlaştırılmış oldu.

1.5. 1912 İntihabatı (Seçimleri)

İttihat ve Terakki Cemiyeti ile Hürriyet ve İtilâf Fırkası 1912 Ocak ayı sonunda

genel seçimler için çalışmalara derhal başlamış bulunuyordu. Birinci derece seçimlerin

Şubat sonunda, ikinci derece seçimlerin ise Nisan ayı içerisinde yapılması

öngörülüyordu. Ancak seçim yasasına göre düşünülen bu süre Nisan ayını aşıyordu.

Yasaya göre: 8 gün içerisinde seçmen listelerinin hazırlığı, 10-15 gün içerisinde Heyeti

Teftişiye’nin söz konusu listeleri incelemesi, 1 gün listelerin askı yerlerinin ve

sürelerinin belirlenmesi, 15 gün askı süresi, 8 gün listelere itiraz süresi, 5 gün İstinaf

Mahkemesi’nin Heyet-i Teftişiye’nin kararlarına yapılan itirazları görüşme süresi, 8

gün İstinaf Mahkemesi’nin karar verme süresi olarak veriliyordu. Sadece listelerin

85 Aykut Kansu, İttihadcıların Rejim ve İktidar Mücadelesi 1908-1913, s. 291.

86 ‘‘Dünkü Netice’’, Yeni İkdâm, 14 Kanun-i Sani (Ocak) 1912, s. 1.

87 Hatt-ı Hümayun’unu tam hali:

‘‘Ayanı kiram

Hey’eti cedidei meb’usan, üç ay zarfında bilintihap içtima etmek üzere hey’eti hazırayı fesh eylemek

tasmiminde bulunduğumdan kanunu esasisinin yedinci maddesi mucibince meclisi âyanın reyi müvafık

vermesine intizar ederim.’’, olduğu gibi aktaran: İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Son Sadrazamlar,

C.II, 3. Baskı, İstanbul, Dergâh Yayınları, 1982, s. 1087.

26

kesinleşmesi bile 65 günlük bir süreyi gerektiriyor, bu ise listelerin Mart ayı sonunda

kesinlik kazanması anlamına geliyordu.88

Seçimler iki dereceli oylamayla gerçekleştiriliyordu. Vergi ödeyen, yirmi beş

yaşını aşmış her erkek vatandaş ikinci derecede seçmenleri belirleyebilmek için

seçimlerin birinci aşamasında oy kullanma hakkına sahipti. Bundan sonra sayıları 500

ile 700 arasında değişen ikinci seçmenler Osmanlı Meclisi'nin mebuslarını seçmek için

oy kullanıyordu. Seçimler nispi temsile değil, belirli bir seçim çevresi için saptanan

sayılara dayanmaktaydı.89

Hürriyet ve İtilâf Fırkası, yeni kurulmuş, lekesiz bir siyasi parti olmasının

verdiği güvenilirliğin yanında İttihat ve Terakki’nin dört yıllık iktidarı boyunca

yapmış olduğu hatalardan da yararlanarak İttihatçılardan uzaklaşmış kesimlerle

yaklaşan seçimler için ittifak arayışına girdi. Siyasi programında adem-i merkeziyetçi

bir politik anlayışı benimseyen Fırka, bu amaçla İttihatçılardan soğumuş olan etnik

unsurları yanına çekebilmek için imparatorluk içerisindeki farklı etnik unsurlara

yönelik propaganda ve pazarlık faaliyetlerine girişti. Hürriyet ve İtilâf Fırkası,

Arnavutları, Suriye ve Irak Araplarını, Rumların büyük bir çoğunluğunu, Hınçak

Ermenilerini, Bulgarları ve İttihatçıların yönetim anlayışından rahatsız muhafazakâr

Türkleri yanına çekmeyi başardı.90 Buna karşın İttihat ve Terakki Cemiyeti Taşnak

Ermenilerini, Yahudileri ve Sırpları büyük ölçüde kendisine bağlayabildi.91

Hürriyet ve İtilâf Fırkası seçim kampanya ve söylemini İttihatçıların dinî olarak

yetersiz, hatta şeriata aykırı politikalarına yaptığı atıflar üzerine inşa ediyordu. H.İ.

tarafından propaganda amacıyla yazılan “Açık Söz” isimli risalede bu vurgu açıkça

ortadaydı. Risalede gayrimüslim tebaa için İttihatçıların Türklük meselesini ön plâna

çıkararak çok uluslu yapıyı tehlikeye attığı dile getiriliyordu. Arnavutluk’ta süren

isyan için İttihatçıları suçlayan İtilâf Fırkası, İttihatçı valinin tiyatro yaptırmak için

ahaliyi zorlamasını çıkan isyanın başlıca sebeplerinden sayıyordu. İttihatçıların

88 Fevzi Demir, Osmanlı Devleti’nde II. Meşrutiyet Dönemi Meclis-i Mebusan Seçimleri 1908-

1914, İstanbul, İmge Kitabevi Yayınları, 2007, s. 181. [bundan sonra Fevzi Demir, II. Meşrutiyet

Dönemi Meclis-i Mebusan Seçimleri]

89 Bedross Der Matossıan, Parçalanan Devrim Düşleri Osmanlı İmparatorluğu'nun Son

Döneminde Hürriyetten Şiddete, İletişim Yayınları, İstanbul, 2016, s. 164.

90 Aykut Kansu, İttihadcıların Rejim ve İktidar Mücadelesi 1908-1913, s. 297.

91 Fevzi Demir, II. Meşrutiyet Dönemi Meclis-i Mebusan Seçimleri, s. 217-237.

27

seçmen yaşını 25’te tutmaya çalışmasını şerîata aykırı bulan H.İ., bu konuda da İslâm

esaslarına göre 20 yaşın uygun olduğunu benimsemişti. Dahası İttihatçı iktidarı

büsbütün dine karşı ihmalkârlıkla suçlayan Fırka için İttihat ve Terakki Cemiyeti

‘‘anasır-ı saire hukukunu düşünmemiş’’ bulunuyordu.92

Yirmi bin nüsha olarak basılan, İstanbul ve taşraya dağıtılan bu risaleler

seçimler sırasında yaşanan ayaklanmalar gerekçe gösterilerek toplattırıldı. İttihatçılar

bu risaleyi ihtilale yol açabilecek derecede tehlikeli görüyordu. Dâhiliye Nezareti

Muhaberat-ı Umumiye Dairesi tarafından yazılan raporda risale yüzünden ihtilale

yakın büyüklükte olaylar çıkması yüksek olasılık olarak aktarılmıştı.93

İttihat ve Terakki, 1908’de sahip olduğu, konumu ve varlığı tartışılmaz

addedilen bir durumun hayli gerisindeydi. Dört yıllık iktidarı boyunca kendi

içerisinden ve devlet kademelerinden birçok düşman edinmişti. Politik unsurların

ihtilafına bağlı olarak güttüğü siyasetin içeride ve dışarıda yansımaları olmuştu. Ayrıca

yenilikçi ve dinamik bir devlet yapısını öngörerek gerçekleştirdiği reformlar kendisine

eski rejimden miras kalan hasımlar kazandırmıştı. Tüm bunlara rağmen İttihatçılar yurt

sathında geniş bir örgüt ağına sahip olmakla birlikte devletin iplerine de hâlâ hâkimdi.

Seçimlere girerken Cemiyet’in en etkili isimlerinden Kâtib-i Umumi Hacı Âdil Bey

Dâhiliye, Cavid Bey Nafia ve Talât Bey de Posta, Telgraf ve Telefon Nazırı olarak

görevde bulunuyordu. Sadrazam Said Paşa ise seçimler boyunca hastalığı sebebiyle

Bab-ı Âli’ye uğramamış ve tüm yetkiyi İttihatçı nazırlara bırakmıştı.94

İttihat ve Terakki, seçim kampanyasını vatanseverlik hissiyatını açıkça

vurguladığı bir seferberlik havasında yürütmekteydi. Ordu için uçak ve gemi alımı

amacıyla yapılan yardım kampanyaları, çiçek aşısı kampanyası, bir çatışmada şehit

düşen askere yapılacak kabir için düzenlenen yardım faaliyeti ve bunların yanında

92 Fevzi Demir, II. Meşrutiyet Dönemi Meclis-i Mebusan Seçimleri, s. 246-248.

93 Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi, Dâhiliye (DH.) Hapishaneler Müdüriyeti (MB.HPS.) 145/72

(Dâhiliye Nezareti Muhaberat-ı Umumiye Dairesi Dördüncü Şubesi tarafından yazılan 21 Nisan 1328

[4 Mayıs 1912] tarihli yazı). Bkz. Ek-7.

94 ‘‘Paşa meclisin kapandığından beri, esasen şiddetli romatizmadan muztarib olduğu halde bir nevi

cild hastalığına da uğrayarak üç aya yakın müddet Bab-ı Âli’ye devam edemedi.’’ aktaran: İbnülemin

Mahmut Kemal İnal, Son Sadrazamlar, C.II, s. 1088.

28

tüccar sınıfına karşı üretici örgütleri kurmak gibi toplumsal ve ekonomik olarak

tebaaya yaklaşmaya çalışan faaliyetlerde bulunmaktaydı. 95

Cemiyet, siyasal programını ise 1911 Ağustos’unda düzenlediği kongrede

belirlemiş bulunuyordu. Bu programa göre seçmen yaşı 25 olarak düşünülmekteydi

(Madde 1). Sırasıyla Padişah’ın gerekli gördüğünde meclisi dağıtabilmesi,

mebusluktan istifa edenlerin altı aydan sonra memuriyete alınabilmesi ve askerlik

süresinin yeniden düzenlenmesi gerektiği bu programda dile getiriliyordu (5, 8 ve 10.

Maddeler).96 12. maddede kapitülasyonların tamamen kaldırılmaya çalışılacağı

vurgulanıyordu.97 Yönetim şeklinde adem-i merkeziyetçiliğe karşı çıkan Cemiyet,

merkezileşmeyi imparatorluğu dağılmaktan kurtarmak için ellerindeki tek araç olarak

görüyordu. 18. maddede eğitim konusunda azınlık ve yabancı eğitim kuruluşlarının

denetime tabi olacakları vurgulanırken, ana dilde eğitime müdahale edilmeyeceği

belirtiliyordu. 19, 20 ve 21. maddelerde Türkçenin, ilkokullarda zorunlu olarak

okutulacağı, vilayet ve liva merkezlerinde ‘‘leyli darülfünunlar’’ açılacağı ayrıca milli

bir kütüphane kurulacağı açıklanıyordu.98 Ekonomiyle ilgili olarak 31 ve 32.

maddelerde borsa, ticaret ve sanayi odalarının yaygınlaştırılması, sanayinin teşviki ve

anonim şirket kuruluşunun kolaylaştırılması gibi özünde devletçi çözümler öne

sürülüyordu. 34. ve son maddede sağlık alanında yapılacak reformlardan bahsedilerek

bu konuda Dâhiliye Nezareti’ne bağlı kurulacak olan sağlık kurumundan

bahsediliyordu.99

1.5.1. Seçim Olayları

Divan-ı Harbi-i Örfi tarafından seçimler öncesinde alınan karara göre gerek

siyasi gerek ilmi hiçbir konferans, kulüp lokalleri haricinde kamuya açık alanlarda

95 Fevzi Demir, II. Meşrutiyet Dönemi Meclis-i Mebusan Seçimleri, s. 194.

96 Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin 1327 Senesi Siyasi Programı, Şehzadebaşı’nda İttihat ve

Terakki İkinci Kulübü Tarafından İkinci Defa Tab’ ve Temsil Ettirilmiştir, İstanbul, Tanin Matbaası, s.

1-5.

97 A.e., s. 6.

98 A.e., s. 9-11.

99 A.e., s. 15-16.

29

yapılamıyordu. Divan-ı Harbi-i Örfi tarafından umuma açık yerlerde siyasi konferans

verilmesi ‘‘idare-i örfiyenin ahkâmına mugayir’’ bulunuyordu. ‘‘İlmi olan

konferanslar itasında gerçi bir mahzur-ı siyasi olmazsa da konferansçıların mevzuu

tebdil ederek siyasiyata mütedair beyanatta bulunacakları’’ endişesinden dolayı ilmi

suretteki konferanslar da bu yasak kapsamındaydı. Sonuç olarak Divan-ı Harbi-i Örfi

tarafından ‘‘gerek siyasi gerek ilmi olsun hiçbir suretle hiç kimse tarafından

kulüplerden gayri mevakide konferans ita kılınmaması’’nın gereği Dâhiliye

Nezareti’ne bildirildi.100

İttihatçılar sıkıyönetimi seçimlerde adeta bir sopa gibi kullanıyordu. İstanbul ve

çevresinde ise keyfi tutuklamalar artmıştı. Nitekim Divan-ı Harbi Örfi kararından bir

ay önce, Hürriyet ve İtilâf Fırkası’nın mebus adaylarından Rıza Tevfik [Bölükbaşı] ile

Pantoleon Kosmidis Adalar’da miting düzenliyordu. Sıkıyönetim gereği miting için

kırk sekiz saat öncesinden izin almak gerekliydi. Bu kurala riayet etmeyen Rıza Tevfik

tutuklanarak yirmi beş günlük hapis cezasına çarptırıldı.101 Rıza Tevfik’in tutukluğu

İttihatçı karşıtı cephe tarafından büyük bir öfkeyle karşılandı. Tutukluğu esnasında

Tevfik Fikret de dâhil olmak üzere büyük bir kitle tarafından ziyaretçi akınına uğrayan

Rıza Tevfik için daha sonrasında ziyaret günleri ikiye düşürülmüştü.102

Tutukluluğunun ardından 23 Mart’ta seçim çalışmalarına tekrar başlayan Rıza Tevfik

Bey, bu kez Gümülcine’de Rum metropolitini ziyaretinin akabinde on beş kişilik bir

100 Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi, Dâhiliye (DH.) Siyasi Kısım (SYS.) 53/36 (Belge No:2)

(Divan-ı Harb-i Örfi tarafından Dâhiliye Nezareti’ne yazılan 27 Şubat 1327 [11 Mart 1912] tarihli yazı).

Divan-ı Harbi-i Örfi kararının tam hali şöyledir:

‘‘Devletlü Efendim Hazretleri 26 Şubat 1327 tarih ve 506 numerolu tezkire-i nezaretpenahileri

cevabıdır. İdare-i örfiyye mıntıkası dahilinde bulunan ve umumun hakk-ı duhulü olan mevakide

bilictima siyasi konferans ita kılınması idare-i örfiyenin ahkamına mugayir bulunmakta ve ancak

mevcut fırak-ı siyasiye kulüpleri dahilinde verilecek konferansların istisna edilmesi de nef-i memleket

nokta-i nazarından lazım görülmekte olduğundan fimabad hiçbir zatın kulüplerden gayri mevaki ve

mesakinde siyasi konferanslar (mevize) ita edilmesine müsaade edilmemesi ve “ilmi” olan konferanslar

itasında gerçi bir mahzur-ı siyasi olmazsa da konferansçıların mevzuu tebdil ederek siyasiyata mütedair

beyanatta bulunacakları emsal-i mesbukasıyla sabit olduğundan ve bu ise mevaki-i mezkurede

bulunacak olan fırak-ı muhtelifeye mensub zevat arasında bazı nabeca ve asayiş-şikenane ahvalin

vukuunu intac eyleyeceği melhuz görülmüş olmağla bu misillü konferansların da kulüplere hasr u tahsis

olunması ve elhasıl gerek siyasi gerek ilmi olsun hiçbir suretle hiç kimse tarafından kulüplerden gayri

mevakide konferans ita kılınmaması ve işbu keyfiyetin matbuat-ı dâhiliye müdiriyetince bütün

matbuatla ilan kılınması lüzumu ledettezekkür maruzdur. Olbabda emr ü ferman hazret-i menlehül

emrindir. Fi 27 Şubat 1327. Divan-ı Harb-i Örfi Reisi.’’ Bkz. Ek-10.

101 Hüseyin Cahid [Yalçın], ‘‘Son Mahkumiyetler’’, Tanin, 22 Şubat 1912, s. 1; ‘‘Rıza Tevfik’in

Tevkifi’, Teminat, 21 Şubat 1912, s. 1.

102 Ali Birinci, Hürriyet ve İtilâf Fırkası…, s. 162.

30

grup tarafından kaldığı otelde darp edildi. Rıza Tevfik Bey, Gümülcine istasyonuna

kadar bu kalabalık bir grup tarafından kovalanmıştı. Olayların yatışmaması üzerine

Gümülcine eski mebusu İsmail Bey’in evine geçici olarak yerleşti.103

Kastamonu Valisi Galib Bey tarafından 25 Aralık 1911 tarihinde Hürriyet ve

İtilâf yanlısı Zafer gazetesinin Kastamonu’da basılıp basılamayacağı Dâhiliye

Nezareti’ne sorulmuş104, Nezaret 2 Ocak 1912 tarihinde verdiği cevapta, ‘‘Hükümet

aleyhinde neşriyatta bulunacak ve hükümete muhalefet mesleğini takınacak olan bir

gazetenin resmi bir müessese olan vilayet matbaasında’’ basımının uygun

olamayacağına dair karar vermiş ve bunu Kastamonu Vilayeti’ne bildirmişti.105 Bunun

üzerine Vali Galib Bey, henüz iki nüshası basılmış Zafer Gazetesi’ni durdurmak için

harekete geçmiş ve durumu Dâhiliye Nezareti’ne bildirmişti:

“Henüz iki nüshası tab’ edilen Zafer gazetesinin Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın

mürevvic-i efkârı olmadığı ve bunu vilayet gazetesiyle de ilan edecekleri ifade edilmiş

ve mamafih adem-i tab’ı için münasib suretle icabına tevessül olunmuştur.

Vali Galib”106

26 Ocak’ta o sıralarda İstanbul valisi olarak görev yapan Emin Bey yeni

Kastamonu valisi olarak atandı. Dâhiliye Nazırı Hacı Âdil Bey tarafından yapılan

atama sonrası yeni vali, kentteki İttihatçı örgütlenmeyi yeniden tanzim etmiş, gençleri

ve muhafazakârları yeniden Cemiyet çatısı altında toplamaya başlamıştı. Emin Bey, o

sıralarda Hürriyet ve İtilâf yanlısı Zafer gazetesinin sahibi ve yazarı olan Hoca Tevfik

Efendi’yi makamına çağırmış ve gazetenin neşredilmesinin vatanın ve milletin

çıkarlarına ters olduğunu açıklamıştı. Hoca Tevfik Efendi’ye vali tarafından

103 ‘‘Gümülcine’de Rıza Tevfik Bey’’, Tanin, 25 Mart 1912, s. 4; ‘‘Rıza Tevfik Dövülür mü?’’,

Teminat, 25 Mart 1912, s. 1.

104 Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi, Dâhiliye (DH.) İdare (İD.) 79/12 (Kastamonu Vilayeti’nden

Dâhiliye Nezareti’ne 12 Kanun-i Evvel 1327 [25 Aralık 1911] tarihli telgraf). Telgrafın aslı şöyledir:

“Vilayet Matbaası gerçi resmi ise de ücret mukabili her türlü neşriyat-ı gayr-i resmiyede öteden beri

tavassut etmekte hatta İttihad’a mensub Köroğlu gazetesi dahi orada tab edilmekte olmasına göre bu

kerre Hürriyet ve İtilaf’a mensub bir gazete neşri için vaki olan müracaata bittabi cevab-ı redd

verilememiş olmağla beraber hükümeti ve İttihadı tenkid yollu çıkarılacak bir gazetenin resmi bir

matbaada tab’ ve intişarı caiz olamayacağı bazı taraflardan ihtar edilmekle iktizasının iradesi.”

105 Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi, DH. İD. 79/12 (Dâhiliye Nezareti’nden Kastamonu Valiliği’ne

20 Kanun-i Evvel 1327 [2 Ocak 1912] tarihinde gönderilen şifreli telgraf).

106 Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi, DH. İD. 79/12 (Kastamonu Vilayeti’nden Dâhiliye

Nezareti’ne 22 Kanun-i Evvel 1327 [4 Ocak 1912] tarihli telgraf).

31

memuriyet teklif edildikten sonra dahi gazete çıkmaya devam etmiş ancak matbaası

zorunlu olarak taşınarak Samsun’da neşrine devam edilmişti. Hoca Tevfik Efendi

memurluk teklifini reddederek Samsun’da söz konusu muhalif gazeteyi basmaya

devam etti. Ancak bu sıralarda başlayan mebusan seçimlerinde türlü zorluklarla

karşılaşmış, Kastamonu’da köylüleri kışkırttığı gerekçesiyle tutuklanıp İstanbul’daki

İdare-i Örfiye’ye sevk edilmişti.107

Amasya’da Hürriyet ve İtilâf Fırkası üyesi Rodoslu Şevket ve ulemâ kılığındaki

Abdullah Ziyaeddin Efendi isimli şahıslar Hürriyet ve İtilâf adına propaganda yapmak

için İstanbul’dan Samsun yoluyla Amasya’ya gelmişlerdi. Aynı kişiler Hükümet

aleyhinde ve dini tonları yüksek slogan ve sözlerden dolayı halkı tahrik ettikleri

gerekçesiyle Amasya’da gözaltına alındılar. Dâhiliye Nezareti’ne gönderilen 25 Mart

tarihli telgrafta Amasya Mutasarrıfı Macid Bey, şehrin asayiş ve sükûneti açısından

sakıncalı gördüğü şahısları İstanbul’a teslim etmek üzere Samsun’a yolladığını

bildiriyordu.108

İtilâfçılara göre ise yalnız Kastamonu ve Amasya’da değil, memleketin farklı

bölgelerindeki valiler seçimlere açıktan açığa karışmıştı. Bağdat valisi gazetecileri

hapsetmiş, Selânik’te Hürriyet ve İtilâf adayı Huneos Efendi’ye boyalı saldırı

yapılırken vali bu duruma sessiz kalmış, Konya valisi de İtilâfçı aday Mustafa Sabri

Efendi’nin konuşmalarını önlemek için elinden geleni ardına koymamıştı.109 Seçimler

sırasında yine Selânik’te tatsız olaylar meydana geldi. 27 Mart’ta Selânik yakınlarında

bulunan Langaza’da seçimlerin ilk turuyla alakalı olarak hadiseler çıktı. Köylülerden

oluşan silahlı bir grup, hürriyete değil şeriata oy vereceklerini açıklayan sloganlarla

jandarmaya saldırdı. Çıkan arbedede on köylü ve bir jandarma hayatını kaybetti, yirmi

kadar köylü ve jandarma ise yaralandı. Langaza Müftüsü olayların müsebbibi olduğu

iddiasıyla tutuklanarak yargılanmak üzere İstanbul’a gönderildi.110

Eskişehir’de ise Hürriyet ve İtilâf yanlısı, dini söylemler içeren kışkırtma ve

isyan hareketleri meydana geldi. 31 Mart Vakası’nda da parmağı olan Abdurrahman

107 Ali Birinci, Hürriyet ve İtilaf Fırkası…, s. 159.

108 Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi, DH. SYS. 55/97 (Amasya Mutasarrıflığı’ndan Dâhiliye

Nezareti’ne gönderilen 12 Mart 1328 [25 Mart 1912] tarihli telgraf).

109 ‘‘Valiler ve İntihabat’’, Teminat, 23 Mart 1912, s. 1.

110 ‘‘İntihabatın Müessif Sahneleri’’, Tanin, 28 Mart 1912, s. 3.

32

Hoca ile Hürriyet ve İtilâf Fırkası’nın Eskişehir’deki lideri Hacı Veli isimli kişiler söz

konusu isyan hareketini tertipleyenlerdi. İttihatçıları dinsizlikle suçlayan, çocukların

şapka giymeye zorlanacağını iddia eden isyancılar olayları çevre köylere ve sancaklara

da taşımışlardı. İsyanın yayılması üzerine Cemiyet’in seçimlerden sorumlu heyetinin

başında bulunan Hamdi Bey ile Haroution Ohannesian, inceleme yapmak amacıyla

jandarmalar eşliğinde yola çıktılar.111 İsyancılar sandık kurulu üyelerini ölümle tehdit

ettiler. ‘‘Bir jön öldürmek yüz gavur öldürmekten daha sevap’’ gibi sert dini

söylemlerle halkı etkilemeye çalıştılar.112 Olaylar seçimlerden sonra da sürmeye

devam etti, jandarmanın sert müdahalesi ve onlarca tevkif yapıldıktan sonra sükûnet

sağlanabildi. Suçlular, Divan-ı Harbi Örfi’de yargılanmak üzere İstanbul’a

gönderildi.113

Seçime doğru giden süreçte olaylar yalnızca Anadolu ile sınırlı değildi. Paris

büyükelçisi Rifat Paşa tarafından Hariciye Nezareti’ne gönderilen 13 Şubat tarihli

yazıda Atina’dan çekilen telgraflarda eşkıya gruplarından bazılarının Rum adaylara

karşı İttihat ve Terakki’nin adaylarını seçtirmek için yerel eşrafı tehdit ettiği bilgisinin

bulunduğu söyleniyor, Bósovo köyü ileri gelenlerinden bir Rum’un ise kanı akıncaya

kadar dövüldüğü bildiriliyordu. Aynı yazıda Siroz’da ise Hürriyet ve İtilâf Fırkası

adına şube açmak amacıyla şehre gelmiş olan Avukat Nuri Efendi’nin bazı meçhul

şahıslar tarafından darp edilerek öldürüldüğü açıklanıyordu. Rifat Paşa, söz konusu

haberlerin Balkan devletlerine ait neşriyatlarda ve Avrupa gazetelerinde

yayınlanabileceğine yönelik ciddi uyarılarda bulundu. Yazısında bu haberlere karşı

yalnızca tekzip yoluna gitmekle yetinmeyip, özellikle seçimler esnasında katiyen baskı

ve şiddet kullanılmamasını, bu konuda son derece hassas davranılmasını ve şayet bu

gibi istenmeyen durumlar gerçekleşecek olursa sorumlularının amansız ve sert bir

şekilde cezalandırılmasını telkin ediyordu. Rifat Paşa, şayet böyle hareket edilmezse

zaten saldırıya maruz kalmakta olan ve düşmanları büyük olan Osmanlı Devleti’nin

büyük bir itibar kaybına uğrayacağını vurguluyordu. Hariciye Nezareti, söz konusu

yazıdan sonra bu haberlerin reddi için Matbuat-ı Ecnebiye Müdüriyeti’ne gerekli

111 İhsan Güneş, ‘‘1912 Seçimleri ve Eskişehir’de Meydana Gelen Olaylar’’, Belleten, C. LVI/216,

(Ağustos 1992), s. 472-474.

112 A.e., s. 475-478.

113 A.e., s. 480.

33

talimatları verdi.114 Dâhiliye Nezareti, 17 Şubat 1912’de Manastır Vilayeti’ne çektiği

telgrafla ajanslarda çıkan bu haberleri aktardı ve hızla soruşturma yapılarak gereğinin

yapılmasını ve sonucun bildirilmesini istedi.115

Hem İttihatçılara, hem İtilâfçılara yönelik benzer eylem ve şiddet olayları

seçimlerin düzenlendiği birçok ilde gözlendi. İtilafçılar, İttihat ve Terakki’ye yönelik

düzenledikleri şiddetli gösterilerde ekseriyetle dini bir söyleme başvururken İttihat ve

Terakki devlet aygıtının kendisine sağladığı bürokratik üstünlükle rakibini sindirmeye

çabalıyordu. Bu şartlar altında seçimler Mayıs’ın ikinci haftasına kadar sürdü.

1.5.2. Seçim Sonuçları

Başkent İstanbul’da ikinci tur seçimleri Meclis’in açılacağı tarih olan 18

Nisan’dan bir gün önce yapıldı. Seçim sonuçlarına göre İstanbul’da İttihat ve Terakki,

güçlü bir zafer elde etti. 471 ikinci seçmenden 457’si oy kullanmış, 14 seçmen

oylamaya katılmamıştı. İttihatçılar, listesindeki tüm adayları Meclis’e sokmayı

başarmıştı. Seçimlerde yaşanan haksızlıkları protesto ederek seçimlere katılım

göstermeyen Hürriyet ve İtilâf adayları ise bir ile altı arasında değişen oylar almıştı.

Fırka’nın İstanbul’da oy alabilen bazı isimleri Lütfi Fikri Bey, Rıza Tevfik, Tahir

Hayreddin Bey, Pantoleon Kosmidis, Nazaret Dağavaryan, Konstantin Konstantinidis,

Kâmil Paşa ve İktihâm’ın yazı işleri müdürü Ahmed Cevdet Bey idi.116

İzmir’de seçimlerin ikinci turu 3 Nisan 1912’de sona erdi. İttihatçılar, İzmir

özelinde sıkı bir kampanya yürütmüşlerdi. İkinci tur seçimlerinden sonra oy

çuvallarının İzmir Belediye binasına elli bin kişilik kortejle birlikte ‘‘Çok Yaşa

Osmanlı’’, ‘‘Çok Yaşa İttihat ve Terakki Cemiyeti’’ sloganları eşliğinde götürülmesi

bunun en açık göstergesiydi. İzmir seçimlerine 128 ikinci seçmenden 125’i katılmıştı.

İttihatçılar 108 oy alırken Hürriyet ve İtilâf’ın adayları 17 oy almışlardı. İttihatçılar,

114 Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi, DH. SYS. 83-2/2 (Hariciye Nezareti’nden Dâhiliye

Nezareti’ne gönderilen 31 Kanun-i Sani 1327 [13 Şubat 1912] tarihli yazı). Bkz. Ek-11.

115 Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi, DH. SYS. 83-2/2 (Dâhiliye Nezareti’nden 4 Şubat 1327 (17

Şubat 1912) tarihinde Manastır Vilayeti’ne çekilen telgraf).

116 Aykut Kansu, İttihadcıların Rejim ve İktidar Mücadelesi 1908-1913, s. 330.

34

Musa Kazım Efendi ile Mehmed Seyyid Bey’i aynı zamanda Emmanuelidis ve

Karolidis isimli Rum adayları mebus olarak Meclis’e göndermeyi başarmışlardı. Eski

İttihatçı mebus Nesim Masliah ise İzmir’de, tek Yahudi mebus olarak seçilmişti.

Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın Rum mebus adayı doktor M. Konêmênos ise sadece bir

oy alabilmişti.117

Selânik’te de İttihatçılar seçimin gerçek galibiydi. Mehmed Cavid Bey,

Emmanuel Karasso, Binbaşı Halil Bey ve Mustafa Rahmi Bey’in mebus olarak

seçilmesiyle altı sandalyenin dördünü İttihat ve Terakki Cemiyeti kazanmış oldu.118

Konya’da ise seçimin mutlak galibi Hürriyet ve İtilâf Fırkası olmuştu.

İttihatçıların tek bir adayının bile seçilemediği Konya’da Hürriyet ve İtilâf’ın adayı

Şeyh Zeynelabidin Efendi mebus olarak seçilmiş, Mehmed Emin Efendi, Ali Kemali

Efendi, Mehmed Rıza Bey ve Ömer Vehbi ise Meclis’e giren diğer bağımsız adaylar

olmuştu.119

Şam’da İttihatçılar ancak bir sandalye kazanabildi. Mehmed Fevzi Paşa’nın

İttihat ve Terakki’den mebus olarak Meclis’e girdi. Seçimde geri kalan koltukları

bağımsız adaylardan Abdülmuhsin Üstüvani, Emin Bey ve Abdurrahman Efendi

kazandılar.120 Beyrut’ta ise sonuçlar Cemiyet’in istediği gibi olmadı. Muharrem

Misbah seçimi bağımsız olarak kazanırken diğer sandalye eski İttihatçı mebus Kâmil

el-Asad’ın oldu.121

Basra’da ise seçimler 1 Nisan’da tamamlandı. İttihat ve Terakki Cemiyeti

burada da seçimin kaybeden tarafıydı. İtilâfçı adaylar Zuhayrzade Abdullah ile Seyyid

Talib ibn Receb iki sandalyeyi kazanan adaylar olmuştu.122 Karaştaşzade Abdülvehap

Paşa bağımsız olarak bir başka sandalyeyi kazanırken Babanzade Ahmed Naim Bey,

İttihat ve Terakki adına Meclis’e Basra’dan girmiş oluyordu.123

117 A.e., s. 332-333.

118 Feroz Ahmad-Rustow Dankwart, ‘‘İkinci Meşrutiyet Döneminde Meclisler, 1908-1918’’, Güney

Doğu Avrupa Araştırmaları Dergisi, No. 4-5 (1976), s. 267.

119 A.e., s. 273.

120 A.e., s. 280.

121 A.e.

122 Mehmed Cavid, ‘‘Meşrutiyet Devrine Ait Cavid Bey’in Hatıraları: 90’’, Tanin, 29 Kasım 1943, s.

2.

123 Feroz Ahmad-Rustow Dankwart, ‘‘İkinci Meşrutiyet Döneminde Meclisler, 1908-1918’’, s. 282.

35

Seçimler, Mart ayından Meclis’in açılacağı 18 Nisan 1912 tarihine kadar sürdü.

Hatta kimi yörelerde yaşanan aksaklıklardan dolayı Mayıs ayı içerisinde dahi seçimler

yapılıyordu. Seçimler genel olarak İttihatçıların ezici zaferiyle sonuçlandı. Seçilen iki

yüz seksen dört mebus içerisinde muhalefet cephesinden ancak on beş mebus

bulunuyordu.124 Arap mebuslar ise müstakil ve Hürriyet ve İtilâf Fırkası’na yakınlık

göstermekle birlikte özünde bağımsız hareket ediyor, kendi milli ajandalarını takip

ediyorlardı. Arap mebusların toplam sayısı ikinci mecliste altmış sekizdi.125

1912 seçimleri, barındırdığı şiddete varan eylem ve hadiseler sebebiyle tarihe

‘‘sopalı seçim’’ olarak geçmişse de gerçekte sonuçlara etki eden olgu daha çok

Cemiyet’in siyasi açıdan elinde bulundurduğu güçtü. Cemiyet hem taşradaki örgütlü

yapısını hem de iktidara sahip olmanın kendisine verdiği gücü ince taktiklerle

kullanmıştı. Hacı Âdil Bey’in Arnavutluk ve Makedonya gezileri de farklı etnik

unsurlara oy karşılığında imtiyazlar vererek seçimler için avantaj sağlamayı

amaçlıyordu. İttihatçılar, yalnız Arnavutlarla değil başta Rumlar ve Ermeniler olmak

üzere Arap, Yahudi, Bulgar ve Sırplarla da benzer pazarlıklara girişerek seçimler için

destek arayışında bulunmuş, bir kısmında başarıya ulaşmış durumdaydı. Cemiyet, aynı

zamanda basın ve toplanma hürriyetini kısıtlayan yasalarla muhalefetin

propagandalarını etkisizleştirmeye çabalıyordu. Hürriyet ve İtilâf’ın söz konusu

propaganda ve taktiklere karşı fazla etkili olamadığı seçim sonuçlarına da

yansımıştı.126

124 Cezmi Eraslan-Kenan Olgun, Osmanlı Devleti’nde Meşrutiyet ve Parlamento, İstanbul, 3F

Yayınları, 2006, s. 107.

125 Davut Hut, ‘‘Osmanlı Arap Vilayetleri, Arabizm ve Arap Milliyetçiliği’’, Vakanüvis: Uluslararası

Tarih Araştırmaları Dergisi, Ortadoğu Özel Sayısı No. 1 (2016), s. 138-139; Feroz Ahmad-Rustow

Dankwart, ‘‘İkinci Meşrutiyet Döneminde Meclisler, 1908-1918’’, s. 247.

126 Feroz Ahmad, İttihat ve Terakki 1908-1914, s. 131-132.

36

II. Bölüm: Seçimler Sonrası İktidar Mücadelesi

Seçimlerden zaferle çıkan taraf İttihat ve Terakki Cemiyeti olmuştu. Cemiyet,

bir yandan seçim süreci boyunca iktidarda olmasının kendisine sağladığı kudretle

muhalefeti bastırırken, diğer yandan kendisinin muadili olabilecek hareketleri de

önlemeye çabalıyordu. Devletin mutlak hâkimi artık Cemiyet idi. II. Abdülhamid’in

hal’ edilmesinden bu yana ortaya çıkan iktidar boşluğu böylelikle doldurulmuş

oluyordu. Ancak bu süreç de çok uzun sürmeyecek, ülke, mutlak iktidarın siyasal

anlamda tam olarak sağlanamamasından dolayı yeni bir iktidar savaşına sahne

olacaktı. Bu iktidar savaşının ilginç yanı tıpkı 1908’de olduğu gibi ordu merkezli bir

mücadelenin yeniden sahneye çıkması oldu. Ordu, 1908’dekine hayli benzeyen bir

biçimde siyasal yetkenin yetersiz kalmasından ötürü yönetici bir rol üstlenmeye

soyundu.

II. Mahmud’un padişahlığından I. Meşrutiyet’e kadar geçen süreçte Osmanlı

Devleti’nde siyasal yetkeyi rakipsiz olarak eline almış başka bir figür bulunmuyordu.

Tanzimat ve sonrasında gelen Abdülaziz döneminde iktidar, Padişah’ın yanı sıra

meclis, bürokrat takımı ve ordu arasında paylaşılıyor, aktörlerden biri zaman zaman

diğerini tasfiyeye kadar gidebiliyordu.127 İlk kez II. Abdülhamid ile beraber iktidar

bütünüyle “tek ele” geçmiş bulunuyordu. II. Abdülhamid, hükümranlığının ilk

yıllarında her ne kadar meclis ve bürokrasi ile sorunlar yaşasa da ilerleyen yıllarda

iktidarı tek başına ele almış ve mutlak yetke ve siyasal gücün temsilcisi olmuştu.

Hüküm süresi boyunca sadaret makamına yirmi üç kez görevlendirme yapması

gerçekte devlet işlerini kimseye emanet etmediğini ve her şeyi kendi sorumluluğu

altına aldığının göstergesiydi.128

19. yy. sonlarına gelindiğinde İmparatorluk içerisindeki farklı etnik unsurların

Padişah’a bağlılığını sağlamak aşılması gereken önemli bir sorundu. Modern

milliyetçi akımların (Benedict Anderson’a göre popüler-dilsel milliyetçilik) yarattığı

127 Abdülaziz’in hal’ edilmesi, siyasal aktörlerden bürokrasi ve ordunun iş birliği neticesinde Padişah’a

karşı galebe çalması oldukça ilginç bir örnektir.

128 Rıdvan Akın, ‘‘İkinci Meşrutiyet’in Sadrazamları ve Temel Rejim Sorunları’’, s. 55.

37

tahribata karşılık ‘‘resmi milliyetçi’’129 bir ideoloji geliştirmek her modern despot ve

imparatorun aslî göreviydi.130 Kitle eğitimi, sansür ve jurnaller ile padişahın mutlak

yetkesi sorgusuz, sualsiz bir biçimde imparatorluğun dört bir yanında kendisini

hissettiriyordu. Bunun yanında II. Abdülhamid, saat kuleleri, çeşmeler, türbeler,

madalyon ve armalar gibi simgelerle iktidarının nimetlerini tebaasına bahşederek

kendi meşruiyetini sağlıyordu. Bu meşruiyet yeni bir devlet ve vatandaşlık tanımının

sürdürülebilirliği için elzemdi.

Jön Türk hareketi tıpkı ardılı olduğu Yeni Osmanlılar gibi bu meşruiyet

sağlayan ideolojiye ve Padişah’ın mutlak siyasal yetkesine karşı çıktı. Ancak bu karşı

çıkış ilkesel ve ideolojik olmaktan çok pragmatikti. Jön Türk hareketinin itici gücü

olan genç subaylar, ideolojiler ve sosyal sorunlara yönelik reçetelerle

ilgilenmiyorlardı. Onları ilgilendiren asıl sorun, Osmanlı Devleti’nin bekasıydı.

Faaliyet ve tartışmaları, saplantı noktasına varırcasına ‘‘Bu devlet nasıl

kurtarılabilir?’’ sorusuna verilecek cevabı aramaktan ibaretti.131 Padişah’ın mutlak

yetkesi bu sorunun merkezi problemlerinden birini teşkil ediyordu. Jön Türkler, bu

aşırı gücün milletin sorunlarına duyarsız kalmasından, milletler arasına nifak

tohumları ekmesinden, sorgu ve suale maruz kalmayan icra yetkisinden şikâyetçiydi.

Hareket, Padişah’ın siyasal yetkesinden kısıp, millete ve onun meclisine bu yetkenin

en azından bir kısmını devrederek başta gayrimüslim tebaa olmak üzere milletlerin

devlete bağlılığının sağlanabileceğini düşünüyordu. Hiç kuşku yok ki bu düşünüş ve

onun getirdiği eylemler dizisi Padişah’ın yetkesine açılan savaş demekti. Jön Türkler

siyasal ve askerî kanat olarak iki farklı yapıyla132 bu savaşı farklı safhalarda,

129 Resmi milliyetçilik, halkların kendi mistik ve tarihi kökenlerinden devşirdiği mitlerle yayılan, çok

uluslu imparatorluklara başkaldıran popüler-dilsel milliyetçiliklere karşı modern despot ve

imparatorların bulduğu çözümün adıydı. Resmi milliyetçilik, kökeni halk temelli olan milliyetçi

akımların istek ve arzularına karşılık çoğunlukla kadim bir tarihi anlatıyla yeni bir vatandaşlık duygusu

yaratmaya çabalayan imparatorluk ideolojileriydi. Kavramın geniş bir tartışması ve açıklaması için:

Benedict Anderson, Hayali Cemaatler Milliyetçiliğin Kökenleri ve Yayılması, Çev. İskender Savaşır,

8. Baskı, İstanbul, Metis Yayınları, 2015, s. 99-129.

130 Selim Deringil, İktidarın Sembolleri ve İdeoloji II. Abdülhamid Dönemi (1876-1909), Çev. Gül

Çağalı Güven, İstanbul, Doğan Kitap, 2014, s. 122.

131 Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, s. 212.

132 Selânik merkezli paramiliter bir ihtilalci örgüt olan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’nin İttihat ve

Terakki’nin sivil kanadıyla birleşmesi ve İttihat ve Terakki adını alma süreciyle ilgili ayrıntılar için:

Suavi Aydın, ‘‘İki İttihat-Terakki: İki Zihniyet, İki Ayrı Siyaset’’, Modern Türkiye’de Siyasi

Düşünce: Cumhuriyet’e Devreden Düşünce Mirası Tanzimat ve Meşrutiyet’in Birikimi, C.I, s.

117-128.

38

birbirinden bağımsız olarak sürdürdü. II. Abdülhamid, muhalifleriyle olan söz konusu

mücadeleyi kaybetti, ancak bıraktığı siyasal güç boşluğu 1913’e kadar yeniden tesis

edilemedi.

2.1. Yeni Meclis’in İlk Buhranı: Arnavutluk İsyanı

Seçimlerin tamamlanmasının ardından yeni Meclis-i Mebusan Reisi ve Reis

Vekilleri 15 Mayıs’ta seçildi. Halil Bey (Menteşe) İttihatçıların uzun uğraşlardan ve

sağlanan uzlaşıdan sonra yüz yetmiş beş mebustan yüz altmış üçünün oyuyla yeni

Meclis-i Mebusan Reis’i oldu.133 Halil Bey yeni Meclis-i Mebusan Reisi olarak

kamuoyuna yaptığı açıklamayla irticaî faaliyetler ile mutlakıyete dönüş çabalarını

devletin bekasını tehlikeye düşüren girişimler olarak nitelendiriyordu.134

21 Mayıs’ta yaklaşık bir yıldır Maliye Nazırı olarak görev yapan Nail Bey,

Cavid Bey’e görevi devretmek maksadıyla istifa etti. Cavid Bey, vekâleten Nail

Bey’in yerine atandı. Hâlihazırda Nafıa Nazırı olan Cavid Bey’in yerine ise Bedros

Hallaçyan geçti. Ancak hükümet cephesinde seçimler bitmiş olmasına rağmen yeni

kabine kurulmamış bulunuyordu. Nazırlardan bazılarının ise istifası gündemdeydi.135

Seçimlerin yenilenmesi dahi hükümet bunalımına son vermemişti.

Seçimlerin akabinde İttihat ve Terakki Cemiyeti 7. ve 35. maddeyi yeniden

gündemine aldı. Cemiyet içinde süren uzun müzakerelerden sonra Kanun-i Esasi’nin

7. ve 35. maddesi on üçe karşı iki yüz on oyla değiştirildi.136 7. madde Padişah’ın

Meclis’i feshetme ve seçimleri tekrarlamasını düzenlerken, 35. madde ile Hükümet ve

Meclis-i Mebusan arasında yaşanacak ihtilafta, kanun maddelerinden birinin kabulü

için Hükümet’in ısrarı halinde Meclis tarafından oy çokluğu ile kanun reddedilirse ya

133 Meclis-i Mebusan Zabıt Ceridesi, II. Devre, 1. Sene, 5. İçtima, 2 Mayıs 1328 [15 Mayıs 1912], s.

43.

134 Meclis-i Mebusan Zabıt Ceridesi, II. Devre, 1. Sene, 5. İçtima, 2 Mayıs 1328 [15 Mayıs 1912], s.

45.

135 Aykut Kansu, İttihadcıların Rejim ve İktidar Mücadelesi 1908-1913, s. 345.

136 Sina Akşin, Jön Türkler ve İttihat ve Terakki, s. 305.

39

Hükümet’in değişmesi ya da dört aylık süre zarfında seçimin tekrarıyla Meclis-i

Mebusan’ın yenilenmesi sağlanacaktı.137

Haziran ayında seçimlerle yenilenen Meclis-i Mebusan’ın varlığına rağmen

hükümet tartışmaları devam etmekteydi. Hükümet’in başı için ilginç bir teklif

muhalefet cephesinden geldi. Teklife göre Kâmil Paşa ve Said Paşa’nın yeni kurulacak

Hükümet’e liderliği öngörülüyordu. İki ezelî rakibin uzlaşması halinde mebusların

fırka farkı gözetmeksizin oy kullanacakları, vicdanî hislerle hareket edeceklerine dair

bir ümit besleniyordu.138 Teklif gerek hükümetçe gerekse Cemiyet tarafından dikkate

alınmadı.

Hükümet bunalımı sürerken Arnavutluk olayları da gittikçe yayılıyordu.

Arnavutlar, II. Abdülhamid döneminin seçkin milleti idi. Sabık Padişah’ın muhafız

teşkilâtının çoğunluğunu Arnavut ailelerin çocukları oluşuyordu. Abdülhamid,

Arnavut aileler arasındaki kan davalarını çözerek bölgedeki barışı tesis etmişti. Savaş

gazilerine ve şehit ailelerine maaşlar ve ikramiyeler yoluyla teskinde bulunuyordu.

Yine bölgede çıkan isyan hareketlerinde bölge eşrafına rütbeler, nişanlar ve ihsanlarda

bulunarak söz konusu isyanları bastırıyordu. Sükûneti sağlamlaştırmak için Arnavutça

dahi öğrenmişti.139 Meşrutiyet’in ilanından sonra Arnavutlar eski güçlü konumlarını

kaybetti. Başta 31 Mart ayaklanmasında avcı taburlarında bulunan Arnavut

askerlerden bazılarının asılması, sonrasında Abdülhamid’in tahtan indirilmesi

Arnavutluk’ta rahatsızlıklara sebebiyet vermişti.140 II. Abdülhamid Arnavutlar için

önemli bir isimdi, isyanın yayıldığı günlerde Arnavut isyancılar sabık padişahı

kurtararak yeniden tahta geçirmeyi dahi plânlamışlardı.141

31 Mart sonrası yaşanan silah toplamalar ve ayaklanmaları bastırmada

kullanılan yöntemler, İttihat ve Terakki ile Arnavutların arasını iyiden iyiye açmıştı.

Arnavutlar, vergi muafiyeti, adliye mahkemelerinin kaldırılması, şeriata veya yörenin

töresine uygun kanunların uygulanmasını talep ediyordu.142 İttihat ve Terakki bu

137 Aykut Kansu, İttihadcıların Rejim ve İktidar Mücadelesi 1908-1913, s. 344-345.

138 Lütfi Fikri, ‘‘Kâmil ve Said Paşalar Ne Olacak’’İfham, 10 Haziran 1912, s. 1.

139 Müfid Şemsi, El- Hakkı Ya’lû Velâ Yu’lâ Aleyh, Haz. Ahmet Nezih Galitekin, 2. Baskı, İstanbul,

Şehir Yayınları, 2007, s. 15.

140 A.e. , s. 19.

141 ‘‘Abdul Hamıd the''Father'' of the Albanians’’, Guardian, 2 August (Ağustos) 1912, s. 5.

142 Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, C. II/I, s. 196.

40

taleplerin çoğunu aşırı bularak bölgede güç yönetimini sürdürdü. 1910 yılında

başlayan olaylar 1912’ye gelindiğinde silahlı bir isyana dönüştü.

6 Mayıs’ta Yakova, İpek, Metroviçe ve İşkodra yakınlarında isyan başladı.

İsyancılar, telgraf hatlarını sabote ederek Hükümet’in başlıca iletişim ağını kestiler.143

Arnavut olduğu anlaşılan bazı subaylar ise bulundukları birlikleri terk ederek dağa

çıktılar. Yakalananlar ise tutuklanarak başkente gönderildi.144 Haziran sonlarında,

Harbiye Nezareti tarafından, Volçetrin’de bulunan VII. Kolordu’dan gelen bir yazı

sadarete bildirildi. Yazıda, ayaklanan isyancıların çete halinde dolaştıkları, askeri

müfreze ve birliklere saldırılar düzenledikleri bildirilmekteydi. İsyancıların

liderlerinden Rıza Bey’in ailesinin ve efradının bölgeden uzaklaştırılması, kulelerinin

tahribi, asilerin malvarlığına el konulması ve buna benzer kararlar tavsiye ediliyordu.

Hükümet, VII. Kolordu Kumandanı’nın isteklerini onaylayarak, Kosova’ya ayrıca bir

fırka ve bir alay asker sevk etmeye karar verdi.145

İsyan, ordu içerisindeki bölünmüşlüğü de alenen su yüzüne çıkarmıştı. 22

Haziran gecesi, Arnavut Yüzbaşı Tayyar Bey Tetova, beraberindeki birkaç subay,

altmışa yakın asker ve bolca mühimmat ile Manastır’daki Bistrica kışlasından ayrıldı.

Tayyar Bey’in içerisinde olduğu grup Bab-ı Âli’ye seçimlerin yenilenmesi, İttihat ve

Terakki’nin lağvedilmesi, bazı Cemiyet üyelerinin yargılanmasını da içeren bir dizi

siyasi talep iletti.146 Arnavut isyancılar tarafından Hayri Bey isimli bir Türk memurun

idam edilmesi ordu içerisindeki karışıklığı derinleştirdi.147

İsyancıların resmi talepleri ise, Berat mebusu ve sonradan Arnavutluk’un

kurucusu olacak olan İsmail Kemal Bey148 tarafından deklare edildi. İsmail Kemal

Bey, 1911 Ağustos’unda Avlonya’ya gelmişti. Yanya valisi tarafından bu bilgi derhâl

Bab-ı Âli’ye aktarılmış, İsmail Kemal Bey’in, İstanbul’a yazdığı telgraflarda

Avlonya’daki bazı vilayet memurlarını yanına çektiği bilgisinin bulunduğu

143 Müfid Şemsi, El- Hakkı Ya’lû Velâ Yu’lâ Aleyh, s.38-39.

144 ‘‘Plot Against the Turkish Commission’’ The Times, 9 May (Mayıs) 1912, s. 1.

145 Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, C. II/I, s. 270-271.

146 Aykut Kansu, İttihadcıların Rejim ve İktidar Mücadelesi 1908-1913, s. 350.

147 ‘‘The Confusion in Turkey’’, Guardian, 29 July (Temmuz) 1912, s. 6.

148 Müfid Şemsi hatıratında 2 Mart 1911’de Serez mebusu Derviş Bey tarafından tokatlanan İsmail

Kemal Bey’in Meclis-i Mebusan’ı terk etmeden evvel İttihat ve Terakki mensuplarına dönerek ‘‘-Bu

tokat size pahalıya mal olacaktır.’’ dediğini aktarır: Müfid Şemsi, El- Hakkı Ya’lû Velâ Yu’lâ Aleyh,

s. 33.

41

söylenmişti. Vali, ayrıca İsmail Kemal Bey’in Arnavutlara yapmış olduğu

propagandalardan dolayı vilayet içerisinde karışıklık çıkabileceğini İstanbul’a

bildiriyordu.149

İsmail Kemal Bey, çok geçmeden Arnavutluk’taki yıkıcı faaliyetlerinden

istediğini elde ederek Avrupa ve Türk kamuoyuna Arnavut isyanının lideri sıfatıyla

bir dizi talep yolladı. Bu talepler arasında Arnavutluk’un sınırlarının belirlenmesi,

Arnavut bayrağının tanınması, tanınmış Arnavut aşiretlerinden birinin arasından

Arnavutluk’a vali atanması, Türkçe konuşan memurların bölgeden çekilmesi ve

Arnavutçanın resmi dil ilan edilmesi bulunuyordu. Tüm bu reformların Düvel-i

Muazzama (Büyük Güçler) tarafından garanti altına alınması gerekliliği ayrıca

belirtiliyordu.150

İsyan, 1912 Mayıs’ından yaz sonuna kadar genişledi. Ağustos başlarında 1. ve

20. Tümene bağlı birkaç subay Üsküp, Priştine ve İpek’e girdi.151 Hükümet, duruma

el koyması ve isyancılarla pazarlık yapması için Müşir İbrahim Paşa’yı Priştine’ye

gönderdi. İbrahim Paşa ile görüşen Arnavut isyancılar, kendisine on dört maddelik bir

dizi talepte bulundu. Bu talepler; özel adli yargılamalarını, zorunlu askerlikte ikamet

edilen bölgenin esas alınmasını, memurların Arnavutça öğrenme zorunluluğunu,

medrese ve idadi okulların arttırılmasını, toplanan silahların geri verilmesini, altyapı

yatırımlarının genişletilmesini, Said ve Hakkı Paşa kabinelerinin yargılanmasını, son

olaylar sebebiyle bölgeye genel bağış yapılmasını, yakılan evler için tazminat

ödenmesini içeriyordu. İbrahim Paşa, bu taleplerin çoğunu olumlu karşıladı, Hükümet

adına Arnavutlara birtakım siyasi imtiyazlar verdi. İsyan, İbrahim Paşa ile görüşmeden

sonra eski hararetini kaybetti ve bölge geçici de olsa sükunete kavuştu.152

Arnavutluk isyanı, yaklaşmakta olan daha büyük bir tertibin sadece

başlangıcıydı. Hürriyet ve İtilâf’ın önde gelen isimlerinden Rıza Nur, Arnavutluk’ta

isyan çıkarmak için Yakovalı Rıza’yı ikna etmiş, ona Prens Sabahaddin Bey’in maddi

149 Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi, Dâhiliye Nezareti (DH.) Şifre Kalemi (ŞFR.) 419/33 (Yanya

Vilayeti’nden Dâhiliye Nezareti’ne gönderilen 29 Temmuz 1327 [11 Ağustos 1911] tarihli şifreli

telgraf).

150 ‘‘The Albanian Rising: Another List of Demands, Guardian, 28 May (Mayıs) 1912, s. 12.

151 Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, C. II/I, s. 314.

152A.e., s.318-320.

42

yardımlarını sunmuştu.153 Rıza Nur, Arnavut isyancılarla II. Abdülhamid’in

tüfekçilerinden Celâl Paşazade Emin Bey vasıtasıyla bağlantı kuruyordu. Emin Bey,

İstanbul ile Üsküp arasında her hafta yolculuk ederek isyancılarla Rıza Nur arasındaki

irtibatı sağlıyordu.154 Rıza Nur söz konusu isyan hareketinin Hürriyet ve İtilâf Fırkası

ile bağlantısı olmadığını iddia etmekteydi.155 Gerçekten de Fırka’nın bir diğer önemli

üyesi Lütfi Fikri Bey bu harekete katılmamış bulunuyordu.156

2.2. Ordu İçerisindeki Komplo: Halâskâr Zabitan’ın Ayak Sesleri

Arnavutluk’ta yayılan isyan hareketiyle eş güdümlü olarak ordu içeresinde de

komplolar kurulmaktaydı. İlk olarak Mahmud Şevket Paşa’nın askeri siyasetten men

eden kanun tasarısı gündeme geldi. Tasarıya göre siyasi faaliyetlere iştirak eden tüm

ordu mensupları rütbe farkı olmaksızın iki ay ile dört ay arasında hapis cezası alacak,

görev yerleri değiştirilecek, eğer aynı durum tekrarlanırsa iki aydan altı aya kadar

hapis cezası verilebilecekti. Herhangi bir siyasi fırkaya katılmış olan tüm zabitan ve

eratın ordudan ihraç edilmesi ve iki aydan altı aya kadar hapis cezası alması

öngörülüyordu.157 Layiha, tartışmalara neden oldu. Muhalif Kayseri mebusu Ali Galip

Bey, ordunun İttihat ve Terakki’ye karşı muhalif bir pozisyon aldığı böyle bir anda söz

konusu tasarıyı meclise getirmeyi manidar bulduğunu söylüyordu. Ali Galip Bey,

tasarının Kanun-i Esasi’yi ihlal anlamına geldiğini, bir diğer husus olarak Manastır ve

Arnavutluk’taki isyanı körükleme ihtimalini vurguluyordu. Konuşmasında dağa çıkan

askerlerin taleplerini ve dağa çıkma sebeplerinin sorgulanması gerektiğini vurgulayan

Ali Galip Bey, Meclis-i Mebusan Reisi Halil Bey’den ihtar ve diğer mebuslardan da

153 Rıza Nur, Hürriyet ve İtilâf Nasıl Doğdu Nasıl Öldü, s. 63.

154 Aykut Kansu, İttihadcıların Rejim ve İktidar Mücadelesi 1908-1913, s. 346.

155 Rıza Nur, Hürriyet ve İtilâf Nasıl Doğdu Nasıl Öldü, s.66; Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi,

Muhalefetin İflası, Haz. Ahmet Eryüksel, İstanbul, Nehir Yayınları, 1991, s. 45.

156 Ali Birinci, Hürriyet ve İtilâf Fırkası…, s. 178.

157 ‘‘Mensubîn-i askeriyyenin siyasiyat ile men'î iştigali hakkında Askerî Ceza Kanunnamesine zeyl

kanun lâyihası’’, Meclis-i Mebusan Zabıt Ceridesi, II. Devre, 1. Sene, 22. İçtima, 16 Haziran 1328

[29 Haziran 1912], s. 538.

43

şiddetli itirazlar gördü.158 Meclis içinde hararetli tartışmalara sebep olan tasarı, 1

Temmuz günü meclisten geçti ancak yasalaşamadan meclis feshedilecekti.159

Bu kanun tasarısı sebepsiz yere düşünülmemişti. Hâlihazırda hem Arnavut

isyancılara hem de ordudaki komploculara katılmış olan üst düzey subaylar mevcuttu.

İzmir Kumandanı Müşir Abdullah Paşa, söz konusu Arnavut isyanına karşı Vükela’nın

emirlerine karşı gelen yüksek rütbeli subaylardan ilkiydi. Kendisi, 28 Haziran’da

İstanbul’a çektiği telgrafla silah arkadaşlarına karşı kendi askerlerini

kullanmayacağını açıkça ifade ediyordu. Sadece İzmir ile sınırlı kalmayacak biçimde

ordu üzerindeki Hükümet denetimi zayıflıyordu. Erzincan, Erzurum ve Trabzon

garnizonlarındaki bir grup subay da Hükümet’in karşısındaydı. Edirne’de bulunan

Dördüncü Kolordu’ya bağlı ‘Halk’ adıyla örgütlenmiş İttihatçı karşıtı zabitanlar

bulunuyordu. ‘Hıfz-ı Vatan’ adıyla Manastır’da kurulan gizli örgüte VI. Ordu’da

görev yapan subayların büyük çoğunluğunun destek verdiği söyleniyordu.160 Merkez

taburu zabitanından ve Sarıyer’deki üç piyade taburundan ayrıca süvari ve

piyadelerden daha birçok tabur ve müfrezeler yine komploya eklenmişti. Bahriye’den

üç torpidonun, ayrıca Melamî tarikatına bağlı pek çok subayın da harekete iştirak

ettiğini Rıza Nur naklediyordu.161

Ordu neredeyse ikiye bölünmüş durumdaydı. Siyasal açıdan ikiye ayrılmış

ordunun partizan siyasete alet olarak iki farklı hizbe ayrışması ülkeyi iç savaşın eşiğine

getirmiş durumdaydı. Dahası Hükümet, yeni bir krizin henüz başlarındaydı. Mahmud

Şevket Paşa, Cemiyet tarafından istifa ettirilmek isteniyordu.162 Mahmud Şevket

Paşa’nın ordu içerisindeki politik organizasyonlara karşı zamanında ve gerekli olan

tedbirleri alamadığı ve bunun sonucu olarak Cemiyet tarafından istifa ettirilmek

istendiği anlaşılıyor. Ayrıca Cemiyet’in ileri gelenleriyle arası açılmıştı.

Trablusgarp’taki başarısızlık ve Arnavut isyanına karşı gevşek bir tavır içerisinde

bulunulması da Paşa’nın siyasi kariyerini etkiliyordu.163 Nihayetinde Paşa, 9

158 ‘‘Mensubîn-i askeriyyenin siyasiyat ile men'î iştigali hakkında Askerî Ceza Kanunnamesine zeyl

kanun lâyihası’’, Meclis-i Mebusan Zabıt Ceridesi, II. Devre, 1. Sene, 23. İçtima, 18 Haziran 1328 [1

Temmuz 1912], s. 551-554; Celal Bayar, Ben de Yazdım: Milli Mücadeleye Gidiş, C.II, s. 121-123.

159 Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, C.I, s. 324.

160 Aykut Kansu, İttihadcıların Rejim ve İktidar Mücadelesi 1908-1913, s. 351-356.

161 Rıza Nur, Hürriyet ve İtilâf Nasıl Doğdu Nasıl Öldü, s. 64-65.

162 Mustafa Hayri Efendi’nin Günlükleri, s. 122.

163 Celal Bayar, Ben de Yazdım: Milli Mücadeleye Gidiş, C.II, s. 124.

44

Temmuz’da istifasını verdi. Ancak sonrasında istifa şekli ve usulünden rahatsızlık

duyduğunu, kendisinin buna alındığını ifade ederek: ‘‘Bana şu sırada böyle bir teklifin

vukuunu tasavvur etmezdim. Teessüf ederim. Bu adeta beni kovmaktır.’’ diyecekti.

Neticede istifa eden Mahmud Şevket Paşa’nın yerine Bahriye Nazırı Hurşid Paşa

vekâleten geçti.164

Cemiyet, Harbiye Nazırlığı için ilk başta Şura-yı Askerî reisi Nâzım Paşa’yı

düşünmüştü. Ancak Nâzım Paşa’nın Başkumandanlık Vekâleti ile Harbiye Nezareti’ni

birleştirme, sıkıyönetimi kaldırma, genel af ilanı, Arnavutların genel siyasete aykırı

olmayan isteklerinin kabulü gibi şartlar öne sürmesi Cemiyet’i içinden çıkılmaz zor

bir duruma sokmuştu. Harbiye Nazırlığı için ilk önce İzmir Kumandanı Müşir

Abdullah Paşa düşünülmüş olsa da kendisi hâlihazırda askeri komplonun içerisinde

bulunduğundan kabul görmedi. Daha sonraki teklif ise Mahmud Muhtar Paşa’ya

yapıldı, ancak Paşa içerik ve sayı olarak Nâzım Paşa’nın şartlarından dahi fazla olan

şartlar ileri sürdü. Bu sebeple Hükümet, yeni Harbiye Nazırı’nı yine bulamadı.165 Gazi

Ahmed Muhtar Paşa da İttihatçıları zorlayan şartlar ileri sürerek Kâmil Paşa’ya sadaret

görevinin teklifini, Talât ve Cavid dahil olmak üzere Cemiyet’e yakın ve bağlantılı hiç

kimsenin kabinede yer almamasını şart koştu. Söz konusu şartları kabul etmekte

zorlanan Said Paşa ve Hükümet, bu sefer ordunun içinde bulunduğu durumu

toparlaması ve orduyu düzene sokması için Erzincan Kumandanı Kara Osman Paşa'yı

veya eski Trablusgarp Kumandanı İbrahim Paşa'yı İstanbul’a davet etmeyi

düşünüyordu.166

Asker-siyaset ilişkisinin Osmanlı Devleti’nde girift bir halde bulunması, onun

derinlemesine incelenmesi ihtiyacının yanında aslında dört taraflı bir denge oyununun

bir tarafını teşkil ediyordu. Ordu içinde iki zıt görüş olmasına rağmen asker, siyasetin

bir unsuruydu. Bunlara sivil siyasetin başındaki unsurlar olan Heyet-i Vükela ve

Meclis-i Mebusan da katılmış bulunuyordu, bu durum dört taraflı bir siyasi dengenin

iki terazisiydi. Padişah ve İttihat ve Terakki Cemiyeti de diğer unsurlar olarak bu denge

oyununda yerlerini almış vaziyetteydi. Padişah V. Mehmed Reşad’ın pasif ve

164 Mustafa Hayri Efendi’nin Günlükleri, s. 127-129.

165 A.e., s. 131-134.

166 ‘‘The Ministerial Crisis in Turkey’’, Guardian, 15 July (Temmuz) 1912, s. 9. Bkz. Ek-12.

45

tamamen İttihatçıların kuklası bir sultan olduğu iddiası Hayri Efendi’nin

günlüklerindeki Padişah portresine ters gelen bir durum olarak yansıyordu.167

Siyasal açıdan ortaya çıkan yetke boşluğunu söz konusu dört unsur doldurmaya

çabalamakta, ancak hiçbiri tek başına bunu başaramamaktaydı. II. Abdülhamid

döneminin mutlak siyasal iktidarının Asker’in eliyle devrilmesi ona büyük bir prestijin

yanında siyasal sorumluluk da veriyordu. En azından askerlerin daha doğrusu İttihatçı

subay takımının düşüncesi bu yöndeydi. Askerler tabiatları gereği yukarıdan aşağıya

otoriter bir düzenin temsilcileri ve dayatıcılarıydılar. Siyasal açıdan yalnızca meşru bir

düzenin sürdürülüp korunması gerektiğinin bilincindeydiler. Siyasal yetkenin ise

çekişme değil düzen sağlaması gerektiğini düşünüyorlardı.168 Bu açıdan partizan

siyasete bulaşmak onlar için bir çeşit görev bilinciydi. Ancak meşru bir hükümetin

yönettiği bir ülkede siyasetten çekilerek ülkenin sadece dış tehditlerden korunması

görevini sağlayabilirlerdi. Mahmud Şevket Paşa bile askeri siyasetten meneden

tasarıyı mecliste savunurken, aslında askerin siyasallaşmasına meşruiyet

kazandırıyordu:

‘‘Fakat bir Ordu için siyâsiyyâtla iştigal etmek mâyûb bir şeydir, bir züldür. Bir Ordu,

bu zilleti irtikâb etmemelidir. Lâkin iştirak, batmak üzere olan bir milleti, münkariz olmak

üzere bulunan bir Devleti kurtarmak maksadına mâtûf olduğu için, bu, bir züll değil, bir

şereftir. Osmanlı Ordusu, bunun 'bir şeref olduğunu bilerek siyâsiyyâtla iştigal etti.’’169

Gerçekte subayların İttihatçı politikaları desteklemeleri siyasete bulaşmak değil

de gayrimeşru bir hükümete karşı yürütülmesi gereken savaşın bir misyonu olarak

sayılıyordu. İttihatçı karşıtlığı ise siyasete bulaşmak oluyordu. Bu açıdan askerin

Cemiyet’e olan desteği bir sorun teşkil etmezken, Cemiyet karşıtlığı siyasi bir anlayış

olarak kodlanmaktaydı.170. Ordu, rejimin bekçisi rolünü hiçbir zaman bırakmamaya

167 Hayri Efendi günlüklerinde Padişah’ın yeni meclisin reis seçimine müdahale etme çabasını aktarır.

Tartışmalı olmakla birlikte Padişah’ın hükümet kurmada da zaman zaman İttihatçıların önde gelen

isimleriyle anlaşmazlığa düştüğü vakidir. Mustafa Hayri Efendi’nin Günlükleri, s. 92-93.

168 M. Naim Turfan, Jön Türklerin Yükselişi: Siyaset, Askerler ve Osmanlı’nın Çöküşü, s. 223.

169 ‘‘Mensubîn-i askeriyyenin siyasiyat ile men'î iştigali hakkında Askerî Ceza Kanunnamesine zeyl

kanun lâyihası’’, Meclis-i Mebusan Zabıt Ceridesi, II. Devre, 1. Sene, 23. İçtima, 18 Haziran 1328 [1

Temmuz 1912], s. 544.

170 M. Naim Turfan, Jön Türklerin Yükselişi: Siyaset, Askerler ve Osmanlı’nın Çöküşü, s. 299.

46

taraftardı. Bu görev ilk başta Meşrutiyet’in yeniden ilanıyla kendisine verilmişti. Zira

Meşrutiyet’i ilan ettiren kendisiydi, doğal olarak bu görev yine kendisine düşüyordu.

Esasen Türk modernleşmesi temel dayanak olarak askerî reformların

güdümündeydi. Mesela askerî mühendis yetiştirilen Bahrî ve Berrî Mühendis

Mektepleri 1773 tarihinde açılmıştı. Sivil olan ise bundan ancak yüz sene sonra

1884’te açılabildi.171 Sivil reformların gelişmesi ve hayat bulması ancak askerî açıdan

güçlü bir devletin varlığında söz konusu olabilirdi. II. Mahmud’un gerçekleştirdiği

askerî reformların ardından gelen, sivil ve hukukî önemli bir dönüşümün yaratıcısı

olan Tanzimat Reform’u önemli bir göstergeydi.

Yeni Harbiye Nazırı’nın yokluğunda vekâleten görevi yürüten Hurşid Paşa’da

istifa ettiğini açıkladı. Çaresiz kalan Said Paşa, durumu açıklayan bir mektup kaleme

alarak istifa etti. Said Paşa, mektubunda orduyu disiplin altına alacak Harbiye

Nazırı’nın bulunmadığını, Bahriye Nazırı’nın istifa ettiğini ve Maliye Nezareti’nin

zaten boş bulunduğunu, özellikle savaş zamanında böylesine önemli üç nezaretin boş

kalmasının maslahata uygun olmadığını belirterek görevinden affını rica

etmekteydi.172 Said Paşa, 17 Temmuz’da hükümetinin ezici çoğunlukla güvenoyu

almasından hemen sonra istifa etmiş oldu. Paşa, birkaç gün sonra Padişah’ın ‘‘Paşa

size emniyetleri vardır; niçin istifa ettiniz?’’ sorusuna ‘‘Onların bana emniyetleri var

ama benim onlara emniyetim yoktu.’’ demişti.173

Talât Bey, ülkenin içinde bulunduğu hassas durumu göz önüne alarak zaman

kazanmak amacıyla Said Paşa’ya istifasını ertelemesini rica etti. Said Paşa, bu

durumda kendisinin ve kabinesinin istifasını Padişah’a bildirmek için bir gün daha

bekledi.174 Ancak 18 Temmuz’da ülkeyi sarsan bir başka gelişme daha vuku

buluyordu. Bir süreden beri devam eden ordu içerisindeki bölünmüşlük artık alenen

kamuoyunun gözü önünde yaşanacak bir hale gelmişti. Kendilerine Halaskâr Zabitan

(Kurtarıcı Subaylar) diyen bir grup asker, hükümeti ve meclisi hedef alan bir bildiri

yayınladı.

171 Murat Belge, Militarist Modernleşme Almanya, Japonya ve Türkiye, 3.Baskı, İstanbul, İletişim

Yayınları, 2014, s. 662.

172 Mustafa Hayri Efendi’nin Günlükleri, s. 134.

173 Ali Fuad Türkgeldi, Görüp İşittiklerim, Ankara, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1949, s. 63.

174 Aykut Kansu, İttihadcıların Rejim ve İktidar Mücadelesi 1908-1913, s. 361.

47

2.3. Halâskâr Zabitan’ın Ortaya Çıkışı

Grubun kurucuları arasında birçok zabitan bulunuyordu, sivil unsurlar ise

kurucu kadroda yer almamakla birlikte hareketin içerisinde farklı rollerde kendilerine

yer bulmuşlardı. Grubun kurucuları; Erkân-ı Harp Binbaşısı Gelibolulu Kemal

Bey, Erkân-ı Harp Kolağası Kastamonulu Hilmi Bey, Yüzbaşı Kudret Bey, Süvari

Kaymakamı Recep Bey, Bahriye Binbaşı İbrahim Aşkı Bey idi.175 Gruba üye

olmamakla birlikte iş birliği yapan diğer subaylar arasında Mütekaid Yüzbaşı Tevfik,

Binbaşı Burunsuz Tevfik Hamdi, Binbaşı Rosinyol Hüsnü, Hasan Ali, Mülazım Salih,

Hüseyin Avni gibi isimler yer alıyordu. Grubun sivil üyeleri ise Ertuğrul Şakir ve

Sigortacı Kemal beylerdi.176 Gruba mensup diğer subaylar ise: Kağıthane Poligonunda

Yüzbaşı Vahid Bey, dumansız barut fabrikasında görevli Yüzbaşı Hakkı, dumansız

barut fabrikasında görevli Mülazım Vehbi Bey, Bahriye Güverte Yüzbaşısı Süleyman

Remzi Efendi, Güverte Yüzbaşıları Mustafa, İhsan, Bekir, Hasan, Basri efendilerle

Güverte Mülazımı Said Efendi ve Kaymakam Zekeriya beylerdi.177 Yüksek rütbeli

subaylardan Erkân-ı Harp Mirlivası Nazif Paşa, Mirliva Ferid Paşa, Zeki Paşa, Yaver

Paşa ve Ahmed Abuk Paşa’nın ise gruba destek verdikleri söyleniyordu.178

Gelibolulu Kemal Bey’in 1912 yılında Erkân-ı Harbiye-i Umumiye ikinci

şubede, ''tercüme ve istihbarat'' subayı olarak çalıştığı biliniyordu. Arnavutluk ve

Manastır’da patlayan olaylar ve gerilimin o sıralar Makedonya’da görev yapan Erkânı

Harp Binbaşısı Gelibolulu Kemal Bey’e cunta fikrini verdiği anlaşılıyor.

Memleketteki ve bilhassa Balkanlar’daki havanın İttihat ve Terakki aleyhine

geliştiğini sezen ve ordu içerisindeki bölünmüşlüğün de bu havaya katkıda

bulunacağını öngören Kemal Bey, bir grup beyannamesi hazırlayarak iktidarda yer

175 Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, C.I, s. 313.

176 Ali Birinci, Hürriyet ve İtilâf Fırkası…, s. 180.

177 Bu isimler Hasan Ali isimli subayın tutuklanmasından sonra askerî ceketinin cebinde bulunan bir

pusulada yer alıyordu. Hasan Ali, tutuklanmadan hemen önce tüm evraklarını yakmış, yalnız bir

seneden beri giymediği ceketinde bazı subayların isimlerinin geçtiği pusula bulunmuştu. Hasan Ali, bu

evrakın yolculuk esnasında yazıldığını ve kim tarafından verildiğini hatırlamadığını söylüyordu. Bu

isimlerin Halâskâr Zabitan Grubu’na mensup oldukları Hasan Ali tarafından itiraf edilmişti:

Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi, DH. ŞFR. 421/69 (Trabzon Valisi Samih Rifat’tan Dâhiliye

Nezareti’ne gönderilen 5 Mart 1330 [18 Mart 1914] tarihli şifreli telgraf). Bkz. Ek-3.

178 Kenan Olgun, ‘‘Asker-Siyaset İlişkilerinde Bir Dönüm Noktası: Halaskâr Zabitan Grubu ve

Faaliyetleri’’, İlmî Araştırmalar: Dil, Edebiyat, Tarih İncelemeleri Dergisi, Sayı. 7 (2014), s. 160.

48

alan İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne karşı harekete geçmiş oldu. Yorgi Skalyeri isimli

bir Rum aracılığıyla Hürriyet ve İtilâf’ın da destekçisi olduğu bilinen Prens

Sabahaddin ile bağlantı kuran Kemal Bey, Prens tarafından maddi destek de

görmüştü.179

Grubun yazılı bildirisi 18 Temmuz günü Dâr-ı Şura-yı Askerî’ye bir mektup

aracılığıyla sunuldu. İki subayın, ‘‘mühim’’ ve ‘‘müstacel’’ ibaresiyle Mirliva Zeki

Paşa’ya sunduğu bildiri, özetle geçici hükümetin görevden alınmasını, Kâmil Paşa

sadrazamlığında bir hükümet teşkil edilmesini ve Meclis’in feshedilmesini istiyordu.

Zabitlerin getirdikleri bildiri metni, Nâzım Paşa’ya ulaştıktan sonra Paşa ve Erkân-ı

Harbiye Reisi Vekili Hadi Paşa ile I. Kolordu Kumandanı Vekili Osman Paşa bildiriyi

Padişah’a sunmak üzere saraya gitti. Hurşid Paşa’nın durum karşısında sessiz kaldığı

ve tereddüt içinde olduğu, ayrıca gereken hiçbir yasal tedbiri de almadığı dikkat

çekiyordu.180 Paşalar gizli bir anlaşma yapmışlar gibi bu duruma seyirci kalarak olayı

saraya kadar taşımış, hâlihazırda hiçbir tedbire başvurmamışlardı. Nâzım Paşa’nın

grubun koruyucusu olduğu, grup üyesi subaylarla karakollarda ve akşam yemeklerinde

bir araya geldiği İttihatçı çevrelerde dile getiriliyordu.181

Bildiriyi saraya ulaştırmak adına hem Nâzım, hem de Hurşid Paşa sarayda

Padişah’ın huzuruna kabul edildi. Halâskâr Zabitan’ın bildirisi Padişah’a sunulduktan

sonra Sultan tarafından askere hitaben bir beyanname yazıldı. Emrivaki bir durumla

karşı karşıya kalan Sultan Reşad, ordunun şikâyetlerinin Heyet-i Vükela tarafından

dikkate alınmasını, istifa etmiş bulunan ancak vekâleten görevde olan Said Paşa’dan

istirham ederek Bab-ı Âli’ye telefon açtı. Said Paşa tarafından yazılan bildiri Padişah’a

takdim edildi. Ancak bildiri yayınlanmadan önce Nâzım, Hadi ve Hurşid Paşalar

tarafından değiştirilerek isyancı zabitanın cezai durumlarına dair yazılanlar metinden

çıkarıldı.182

179 Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, C.I, s. 324.

180 Mustafa Hayri Efendi’nin Günlükleri, s. 136.

181 ‘‘The Turkish Chamber and the War Minister’’, Guardian, 5 August (Ağustos) 1912, s. 9.

182 İttihat ve Terakki Bursa mebusu Hakkı Baha’nın Celal Bayar’a gönderdiği 12 Temmuz 1328/25

Temmuz 1912 tarihli mektup: Celal Bayar, Ben de Yazdım: Milli Mücadeleye Gidiş, C.II, s. 129-130;

Mustafa Hayri Efendi’nin Günlükleri, s. 138.

49

Beyanname ‘‘Asker!’’ hitabıyla başlıyor ve askere hitaben disiplin ve itaat

vurgusu yapıyordu. Emre itaat etmeyen ve ‘‘vazife-i askeriyelerini’’ ihmal edenlerin

vatan haini olacakları vurgulanıyordu. Askerî düzenin ve askerî temelin dayandığı

esasların itaat, düzen, hilafet ve saltanat makamına tam manasıyla bağlanmak olduğu

vurgulanıyor, askerlerin siyasal düzene ilişkin meseleler ile ilgilenmeyip yalnızca

üstlerinin emirlerini dinlemeleri isteniyordu. Tevfik Paşa’nın sadaret ve ‘‘müstakil ve

icraatında her türlü tesirden uzak kimselerden’’ oluşacak kabine için Londra’dan

İstanbul’a davet edildiği açıklanıyordu.183 Beyanname o gün Harbiye Nazırı Vekili

Hurşid Paşa tarafından Hamidiye Camii’nde okundu. Ayrıca Davud Paşa ve Selimiye

kışlaları ile Bebek ve Karadeniz Boğazı’ndaki birliklerde de okundu.184

Tevfik Paşa, Padişah’ın daveti üzerine Mabeyn-i Hümayun’a bir telgraf

göndererek Sadaret için bazı şartlar öne sürdü. Meclis-i Mebusan’ın feshi, Heyet-i

Vükela’nın gizli ve açık bütün etkilerden uzak olarak yeniden kurulması, cemiyetlerin

tümden ilgası, umumi af ilanı ve sıkıyönetimin kaldırılması Tevfik Paşa tarafından öne

sürülen şartlardı.185 Durumun vahametinin farkında olan İttihatçılar Meclis-i

Mebusan’ın feshi ve İttihatçı düşmanı bir kabinenin teşkilinden çekiniyorlardı.186 Tüm

bu olan bitenler karşısında Rıza Nur ve bazı Hürriyet ve İtilâf Fırkası üyeleri dışında

muhalefet tarafından ciddi bir katılım görülmemişti.187 Bizzat Fırka’nın lideri Miralay

Sadık Bey özellikle İstanbul’daki bütün fırka şubelerine Halâskâr hareketine katiyetle

karışılmamasını açıkça ifade ediyordu.188 İttihatçı karşıtı muhalefetin adresi bu kez

siyaset değil orduydu. Ordunun siyasallaşması tehlikesine karşı Cemiyet, gerekli

tedbirleri almakta gecikmişti. Kendisini iktidara ya da iktidarı elde tutan bir pozisyona

kavuşturan güç olan ordu, bu kez kendisine karşı en mühim tehlikenin adıydı.

Tevfik Paşa’nın sadaret teklifi için şart koştuğu Meclis’in feshi Padişah

tarafından kabul görmedi.189 19 Temmuz’da Nâzım Paşa, Hadi ve Hurşid paşalar

183 ‘‘Beyanname-i Padişahi’’, Tanin, 20 Temmuz 1912, s. 1; Lütfi Simavî, Sultan Mehmed Reşad

Hân’ın ve Halefinin Sarayında Gördüklerim (Osmanlı Sarayı 1909-1919), Haz. Sevda Şakar,

İstanbul, Şehir Yayınları, 2007, s. 252-253.

184 Aykut Kansu, İttihadcıların Rejim ve İktidar Mücadelesi 1908-1913, s. 363.

185 Mustafa Hayri Efendi’nin Günlükleri, s. 137.

186 Mehmed Cavid, ‘‘Meşrutiyet Devrine Ait Cavid Bey’in Hatıraları: 138’’, Tanin, 19 Ocak 1944, s.

2.

187 Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi, Muhalefetin İflası, s. 46.

188 Rıza Nur, Hürriyet ve İtilâf Nasıl Doğdu Nasıl Öldü, s. 68.

189 ‘‘Ghazı Mukhtar Trying to Form A Cabinet’’, Guardian, 22 July (Temmuz) 1912, s. 9.

50

tarafından Padişah’a sadaret için Kâmil Paşa ısrarlı bir şekilde teklif edildi.190 Talât

Bey bunun üzerine başkâtip Halid Ziya Bey’e ‘‘Bizden sonra Kâmil Paşa’nın sadarete

gelmesi demek dâhilde harp demektir…’’diyerek iç savaşa yol açabilecek bu atamayı

engellemesini telkin ediyordu.191 Padişah, yaşanacak iç savaş tehlikesine karşı hem

ordu üzerindeki etkisi, hem de tecrübesi nedeniyle sadaret için Gazi Ahmed Muhtar

Paşa’yı uygun gördü. Bu seçimde, Said Paşa’nın Padişah’a telkinleri de etkili

olmuştu.192 Padişah’ın söz konusu tercihi iyi düşünülmüş bir hamlenin sonucu olmakla

birlikte, kendisinin tahtta kalma korkusuna da işaret ediyordu. Muhalefet cephesindeki

bazı Hürriyet ve İtilâf yanlıları ile subayların büyük bir bölümünün Sultan Murad’ın

oğlu Şehzade Mehmed Efendi’yi destekledikleri ve V. Mehmed Reşad’ın yerine tahta

geçirmek istedikleri dış basında yazılıyordu.193

2.4. İttihatçıların İktidardan Uzaklaştırılması

22 Temmuz’da kimilerinin ‘‘Büyük Kabine’’ olarak tanıdığı Heyet-i Vükela,

Gazi Ahmed Muhtar Paşa sadaretinde kuruldu. Bu tanımlamanın sebebi ise geçmişte

sadrazamlık yapmış olan üç eski devlet büyüğünün aynı anda kabinede bulunmasından

geliyordu. Avlonyalı Ferid Paşa, Kâmil Paşa ve Hüseyin Hilmi Paşa kabinede

bulunuyordu. Kabine’de, Gabriel Noradunkyan Hariciye Nazırı, Avlonyalı Ferid Paşa

Dâhiliye Nazırı, Nâzım Paşa Harbiye Nazırı, Mahmud Muhtar Paşa Bahriye Nazırı,

Said Bey Maarif Nazırı, Ziya Paşa Maliye Nazırı, Damat Şerif Paşa Nafıa Nazırı, Reşid

Paşa Ticaret ve Ziraat Nazırı, Azemzade Mehmed Paşa Evkaf Nazırı, Sabri Bey Posta

ve Telgraf Nazırı, Cemalettin Efendi Şeyhülislam ve Kâmil Paşa Şura-yı Devlet Reisi

olarak bulunuyordu.194 Kâmil Paşa, her ne kadar adı Hariciye Nezareti için geçse de

190 ‘‘Die Kries in Der Turkei’’, Pester Lloyd, 21 Juli (Temmuz) 1912, sabah baskısı, s. 5; ‘‘Die

Forderungen der Armee’’, Pester Lloyd, 21 Juli (Temmuz) 1912, sabah baskısı, s. 5; ‘‘Die Forderungen

der Offiziersdeputation’’, Neue Freie Presse, 21 Juli (Temmuz) 1912, s. 5.

191 Halid Ziya Uşaklıgil, Saray ve Ötesi, Haz. Nur Özmel Akın, 2. Baskı, İstanbul, Özgür Yayınları,

2012, s. 591.

192 Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, C. II/I, s. 279.

193 ‘‘The Crisis in Turkey: Movement to Dethrone the Sultan’’, Guardian, 17 July (Temmuz) 1912, s.

7.

194 Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi, İ. DUİT. 8/59 (Belge No:2) (9 Temmuz 1328 [22 Temmuz

1912] tarihli irade-i seniyye); ‘‘The Turkish Cabinet: A Blow to the Extremists’’, The Times, 23 July

(Temmuz) 1912, s. 5. İrade-i seniyye için bkz. Ek-4.

51

Şura-yı Devlet Reisi olarak görev aldı. Fakat kabine üzerindeki nüfuzu olacağı aşikardı

ve bu durumdan İttihatçılar doğal olarak hiç memnun değillerdi. Kabine’den memnun

olmayan sadece İttihatçılar değildi. Halâskâr Zabitan Grubu, Mahmud Muhtar

Paşa’nın Bahriye Nezareti’nin başına geçmesine tepkiliydi.195

İttihatçılar böylelikle resmen iktidardan düşmüş oldu. Heyet-i Vükela’da

kendisine muhalif pek çok ismin bulunmasına rağmen meclis halen İttihatçıların

elindeydi. Halâskâr Zabitan, çok geçmeden meclis için hareket geçti. 24 Temmuz

akşamı Meclis-i Mebusan Reisi Halil Bey ve Saray başkâtibi Halid Ziya Bey’e tehdit

içeren kırmızı mühürlü mektuplar ulaştı. Halid Ziya Bey ile ilgili Padişah üzerinde

zararlı tesirler bıraktığı yolunda suçlamalarda bulunuluyordu.196 Padişah, bunun

üzerine çok değer verdiği iki ismi Lütfü Simavî ve Halid Ziya Bey’i görevlerinden

azletmek zorunda kaldı.197

Grubun beyannamesi ise 25 Temmuz’da kamuoyuna ulaştı. Beyannamede

Osmanlı Devleti’nin içinden geçmekte olduğu zor durumdan bahsedilerek, meşrutiyet

idaresinin önceki istibdat dönemini hatırlatan politikaları vurgulanıyordu. Memleketin

içinde bulunduğu buhranın başlıca sorumlusu olarak İttihatçılar gösteriliyordu.

Subaylar arasındaki siyaset hevesinin acizliklere sebebiyet verdiği iddia edilerek İtalya

ile olan savaşta yaşananlar misal veriliyordu. Grupla ilgili önemli bir diğer konu ise

beyannamede sık sık kişisel ihtiras ve menfi düşüncelere asla müsamaha

gösterilmeyeceği yönünde yapılan ikazlardı. Halâskâr Zabitan, ülkenin içinde

bulunduğu durumun tafsilatlı bir değerlendirmesini yaptıktan sonra isteklerini

beyannamede sıralayarak; Hükümet’in değiştirilerek Avrupa nezdinde daha itibarlı bir

kabine kurulmasını, Hükümet işlerine dışarıdan hiç kimsenin müdahale etmemesini ve

seçimlerin yenilenerek dış müdahaleden uzak, âdilâne bir seçimin düzenlenmesini

istiyordu.198

195 ‘‘Die Offiziersliga gegen Mahmud Mukhtar’’, Neue Freie Presse, 23 Juli (Temmuz) 1912, sabah

baskısı, s. 4.

196 Halid Ziya Uşaklıgil, Saray ve Ötesi, s. 585.

197 Padişah üzüntüsünü şu sözlerle dile getiriyordu: ‘‘Ben Lütfü Bey’le Halid Ziya Bey’den de

hoşnuttum; fakat haklarında galeyan olduğu mülâhazasiyle tebdillerine muvafakat ettim. Onlar da

ağlayarak veda edip gittiler.’’ Aktaran: Ali Fuad Türkgeldi, Görüp İşittiklerim, s. 59.

198 ‘‘Halâskâr Zabitan Grubu Beyannamesi’’, İktihâm, 25 Temmuz 1912, s. 4-5. Bkz. Ek-2.

52

Aynı gün Meclis-i Mebusan Reisi Halil Bey’e de hayatına kastedileceğini de

içeren sert bir mektup gelmişti, mektubu sonraki gün Halil Bey mecliste okudu.

Halaskar Zabitan Grubu, Halil Bey’i Padişahın arkasından entrika çevirmekle ve vatan

için hiç de hayırlı olmaksızın yanlış hareketler yapmakla suçluyordu. Millet ile beraber

ordunun isteğinin “Fındıklı kulüp ve tiyatrosu” tabiri yakıştırılan Meclis-i Mebusan’ın

kapatılması olduğunu söylüyordu. Kırk sekiz saat içerisinde meclis feshedilmezse bu

vatani vazifeyi grubun bizzat yerine getireceği açıkça ifade ediliyordu. Meclis-i

Mebusan Reisi Halil Bey oturumda, ‘‘vazife-i vataniyyesini’’ ve ‘‘sonra da vazife-i

nizamîyye ve kanuniyyesini’’ yerine getireceğini ilan ediyordu. Oturum sert

tartışmalarla devam etti. Mebuslar orduyu münezzeh tutarak mektubu imzasız bir

şekilde yazanları sert sözlerle eleştirdi. Bazı mebuslar, Meclis-i Mebusan’ı korumak

adına canlarını feda etmeye hazır bulunduklarını söylüyorlardı. Yapılan oylamayla

Harbiye Nazırı izahat vermek üzere Meclis-i Mebusan’a davet edildi. Nâzım Paşa,

Meclis’te yaptığı açıklamada hem Halâskâr beyannamesini yayınlayanlar hem de

mektubu yazanlar hakkında gerekeni yapacağını belirterek mektubun büyük bir

ihtimalle blöften ibaret olduğunu belirtti.199

Meşrutiyet’in ilanından itibaren ortaya çıkan sorunlu yönetim aygıtı askere

siyasal fırsatlar sunmakla beraber sorunu da derinleştirmekteydi. Yönetim, ne Padişah,

ne Meclis ne de Hükümet tarafından sürdürülebilir bir nitelikten yoksundu. Halâskâr

Zabitan, bu koşulların farkında olmakla birlikte özünde bunu hazırlayan örgütün

adıydı. Grubun, ‘‘Fındıklı Tiyatrosu’’ diyerek Meclis-i Mebusan’ı aşağılaması,

beyannamesinde ön plâna çıkardığı Meşrutiyet esaslarına riayet etme fikriyle

görünürde çelişkilidir. Bu çelişkinin açıklaması en başta askerlerin doğalarına içkin

durumu düşünmemizi sağlar. Halâskâr Zabitan da dâhil olmak üzere Meşrutiyet’e

199 Meclis-i Mebusan Zabıt Ceridesi, II. Devre, 1. Sene, 40. İçtima, 12 Temmuz 1328 [25 Temmuz

1912], s. 444-449. Mektubun tam metni (s.444) şöyledir: ‘‘Gerek İttihat ve Terekkî muhitinde ve gerek

Meclis-i Mebusan sahasında vatan için hiç de hayırlı olmaksızın vukua gelen bunca harekât-ı

sakîmenize zamîmeten bu defa da nezd-i Şahanede sebkeden teşebbüsat ve entrikalarınız, Grubumuzca

malûm olmakla ve bu da mûcib-i cezâ-yı azîm görülmekle beraber, pis kanlarla lekelenmek arzu

etmediğimiz için ihtara lüzum görüyoruz ki, milletle beraber Ordunun mutâlebât-ı muhikkasının en

mühimmini teşkil eden Meclis-i Hâzır-ı Mebusanın ve daha doğrusu Fındıklı Kulüp ve Tiyatrosunun

feshi husuusnda bir engel olmadığınızı ve hattâ tervîc-i matlabımız yolunda bilfiil! çalıştığınızı kırk

sekiz saatte izhar ve ispat etmezseniz, üzerimize terettüp eden vazife-i vatanîyyeyi tamamen icra

edeceğimizi ihbar ediyoruz.’’, Meclis-i Mebusan Zabıt Ceridesi, II. Devre, 1. Sene, 40. İçtima, 12

Temmuz 1328 [25 Temmuz 1912], s. 444-449.

53

giden düzen içinde Osmanlı Devleti’nde ordu, siyasal yönetim aygıtını koruyan değil

onu tanzim eden ve gerektiğinde yönetim aygıtını bütünüyle eline alan aktördü.200

Siyaset ile ordu birbirine karışmış vaziyetteydi. İttihatçı olduklarını söyleyen

bir grup subay, 27 Temmuz’da Kanun-i Esasi’yi korumak adına Meclis-i Mebusan

Reisi’ne destek telgrafı çekiyordu. Aynı vakitler Halâskâr Zabitan’a bağlı askerler

Meclis-i Mebusan’ı abluka altına almışlardı. Bazı mebuslar yine Grup tarafından tehdit

mektupları alıyordu. Gruba muhalif bazı subaylar ise Hükümet’in emriyle

tutuklanıyordu. İttihatçı subaylar Harbiye Nazırı Nâzım Paşa’ya öfkeliydi.201

Hükümet değişikliği sonrası yeni hükümetin programı 30 Temmuz’da Meclis’e

sunuldu. Program, teâmül ve usûl tartışmalarına sebebiyet verdi. İttihatçılar matbu

olarak programın basılı olmasını ve okunduktan sonra müzakere edilmesini

savunuyorlardı. Adliye Nazırı Hüseyin Hilmi Paşa ve Sadrazam Gazi Ahmed Muhtar

Paşa ise programın vakit kaybedilmeden süratle oylamaya koyulmasını istiyordu.

İsmail Hakkı Bey, programın içeriğini bilmeden oylamaya konulmasını şiddetle

eleştiren bir konuşma yaparak, Said Paşa zamanında 35. madde tartışmaları sırasında

günlerce hatta haftalarca program müzakeresi yapıldığını hatırlattı. Hüseyin Hilmi

Paşa ise tartışmanın devamında memleketin içinde bulunduğu olağanüstü durumdan

bahisle derhâl programın oylamaya konulmasını ısrarla savunuyordu. Mehmed Cavid

ve Talât Bey’in de dâhil olduğu büyük tartışmalardan sonra program oylamaya

konularak kırk dörde karşı yüz on iki oyla onay aldı.202 Oylama gerçekte tehdit altında

yapılmıştı. Meclis-i Mebusan, oylamanın yapıldığı sıralarda yüz elli askerle

çevrelenmiş durumdaydı. Dış basın, programı onaylamak suretiyle İttihatçıların intihar

ettiğini yazıyordu.203

200 M. Naim Turfan, Jön Türklerin Yükselişi: Siyaset, Askerler ve Osmanlı’nın Çöküşü, s. 488-

489.

201 Aykut Kansu, İttihadcıların Rejim ve İktidar Mücadelesi 1908-1913, s. 377-378.

202 Meclis-i Mebusan Zabıt Ceridesi, II. Devre, 1. Sene, 43. İçtima, 17 Temmuz 1328 [30 Temmuz

1912], s. 533-558.

203 Aykut Kansu, İttihadcıların Rejim ve İktidar Mücadelesi 1908-1913, s. 379.

54

2.5. Meclis-i Mebusan’ın Yeniden Feshedilmesi

İlginç bir şekilde Hükümet, ilk icraat olarak Kanun-i Esasi’nin meşhur 7. ve 35.

maddelerini değiştirmek istedi. Teklife göre Padişah, seçimleri yenileme ve meclisi

feshetme hakkına koşulsuz sahip olacaktı. 7. maddeye göre ise Heyet-i Âyan ile

istişare ederek Meclis-i Mebusan’ın seçim takvimi bir sene içinde toplanmak şartıyla

fesih ve tecil hakkı yine Padişah’a ait olacaktı. İttihatçı mebuslar, Heyet-i Vükela’nın

programında herhangi bir şekilde değinilmeyen bu değişiklik teklifine sert tepki

gösterdiler.

Teklifle ilgili İttihatçılar, bu teklifin Said Paşa kabinesi zamanındakiyle aynı

olduğunu, Nizamname-i Dahili’nin 28. maddesi uyarınca aynı kanun teklifinin iki ay

geçmeden yeniden teklif edilemeyeceğini savunuyorlardı. Muhalif mebuslardan Ali

Galib Bey, teklifin aynı olmadığını, Meclis-i Âyan ile istişare şartının büsbütün yeni

olduğunu iddia ediyordu. Evkaf Nezareti Müsteşarı İsmail Hakkı Bey, hükümetin

asilere ve süngülere karşı aciz bir durumda olduğunu, kanunun bu suretle kabulünün

ise batıl olacağını ifade ediyordu. Hükümet tarafından Bahriye Nazırı Mahmud Muhtar

Paşa bu iddiaları yalanlayarak ordu adına bunu reddettiğini, hiçbir Osmanlı

hükümetinin orduya karşı aciz durumda olamayacağını, ordunun süngüsünü yalnızca

a’dâya (düşmana) doğrultacağını söylüyordu. Oturum, yeterli çoğunluğun

sağlanamaması yüzünden ertesi gün devam etmek üzere sonlandı.204

1 Ağustos’taki oturumda İzmir mebusu Pavli Karolidi Efendi, Gazi Ahmed

Muhtar Paşa’ya, Halâskâr Zabitan hareketini kastederek isyanın tesiri altında

bulunduğunu itiraf etmesi gerektiğini söylüyordu. Babanzade İsmail Hakkı ise teklifin

Kanun-i Esasi’ye aykırı olduğunu, Kanun-i Esasiye muhalif her teklifin ise

Meşrutiyet’e darbe anlamına geldiğini vurguluyordu. Görüşmeler esnasında söz alan

Adliye Nazırı Hüseyin Hilmi Paşa, söz konusu teklifin Meclis-i Mebusan’ı feshetmek

amacıyla yapılmadığını kesin bir kararlıkla ifade ediyordu. Paşa, teklifin ‘‘memleketin

terakkisi, saadeti’’ için lüzumlu olduğunu iddia ederek hiçbir tehdit veya kuvvetin

204 ‘‘Kanun-i Esasi’nin 35 ve 43’üncü Maddelerinin Meclis’çe kabul ve tasdik olunduğu veçhile

kabulüne ve 7’inci maddenin yeniden tetkik ve tadili lüzumuna dair layiha-yi kanuniye’’, Meclis-i

Mebusan Zabıt Ceridesi, II. Devre, 1. Sene, 43. İçtima, 18 Temmuz 1328 [31 Temmuz 1912], s. 573-

587.

55

tesiri altında olmadıklarını ifade etmekteydi. Gazi Ahmed Muhtar Paşa ise yaptığı

konuşmada Meclis’e hitaben ‘‘biz de sizin gibi evlad-ı vatandanız’’ diyerek teklifin

acilen müzakeresini talep etti. Yapılan tartışmalardan sonra Meclis-i Mebusan, kanun

teklifini görüşülmek üzere Kanun-i Esasi Encümeni’ne gönderdi.205 Hükümet, teklifin

Encümen’de görüşülmesini beklemeyecek, Meclis-i Âyan’da gizli bir oturumla

meclisi tatil etmeye karar verecekti.206

3 Ağustos’ta İstanbul mebusu Bedros Hallaçyan, Harbiye Nazırı Nâzım Paşa

hakkında gensoru önergesi verdi. Gensoruda; Nâzım Paşa’nın Halâskâr Zabitan

hareketine karşı hiçbir tedbir almadığı, aksine grubu koruyup kolladığı, gruba mensup

askerlerin Meclis çatısı altına alındığı, dahası Meclis içerisinde serbestçe dolaştıkları,

Manastır’da tutuklanıp İstanbul’a gönderilen isyancı askerlerin salıverildiği ve buna

benzer daha pek çok suçlama vardı. Berat mebusu Süreyya Bey’in gensorunun ‘‘ayıp

ve günah’’ olduğunu ifade eden cümleler kurması üzerine Bedros Hallaçyan ile

aralarında sert bir tartışma başladı. Süreyya Bey, kendisine sözlerini geri almasını ihtar

eden Bedros Hallaçyan’a ‘‘Sen edepsizsin, hem de namussuzsun…’’ diyerek tepki

gösterdi. Bedros Hallaçyan ise Süreyya Bey’i jurnalcilik ile suçlayarak hakkında ağır

sözler söylemekten imtina etmedi.207 Tartışmalar sürerken Harbiye Nazırı gensoru

205 ‘‘Kanun-i Esasi’nin 35 ve 43’üncü Maddelerinin Meclis’çe kabul ve tasdik olunduğu veçhile

kabulüne ve 7’inci maddenin yeniden tetkik ve tadili lüzumuna dair layiha-yi kanuniye’’ Meclis-i

Mebusan Zabıt Ceridesi, II. Devre, 1. Sene, 43. İçtima, 19 Temmuz 1328 [1 Ağustos 1912], s. 595-

607.

206 Mehmed Cavid, ‘‘Meşrutiyet Devrine Ait Cavid Bey’in Hatıraları: 141’’, Tanin, 22 Ocak 1944, s.

2.

207 Gensoru önergesinin tam metni: ‘‘Halaskar Zabitan Grubu namı altında birtakım zabitanın

nizamnameler ve beyannameler tertip ve bunların matbuat ile neşre kadar içtisar ettikleri halde, bugüne

kadar haklarında bir muamelei kanuniye icrası şöyle dursun, bilakis, kabinenin teşekkülü gecesi bu

gruba mensubiyetlerinde asla şüphe olmayan zabitanın Nazım Paşa tarafından Bab-ı Âli’ye celp ve

orada itam edildikten sonra karakollara tevzi edilmesi ve (Halaskar Zabitan Grubu) mührü ile Meclisi

Mebusanı milleti tehdit ve tahkir yollu varakayı Reisimizin hanesine tevdi eden zabit hakkında Meclisi

Mebusan huzurunda verilen teminata rağmen el'an bir muamelei kanuniye icra olunmaması ve bilakis

bu bapta vazifesini ifa edenlerin azil veya azline teşebbüs edilmesi ve öteden beri Meclisi Mebusanda

bulunan kıtai askeriyenin talim ve terbiyeden mahrum kaldığı bahanesiyle Kanunu Esasiye muhalif

olarak Meclisi Mebusan Riyasetinin muvafakati alınmaksızın tebdiline teşebbüs ve diğer taraftan Polis

Müdiri Umumiliği Vekâletine tayin olunan zabit tarafından gece Meclise gönderilen polisler marifetiyle

yine (Halaskar Grubu) zabitanından birtakımlarının Meclisi Mebusan Heyeti İdaresinin malumat ve

müsaadesi olmaksızın Meclis dahiline alınmaları ve Manastır'dan firar ettikten sonra dağlarda derdest

olunup mahfuzan İstanbul'a gönderilen zabitanın gazetelerle vaki olan tekzibine rağmen, ötede beride

ve hatla Meclisi Mebusan dahilinde gezmelerine müsaade edilmesi, ya ! cebrü tazyik veya iltizam ve

himaye tahtında cereyan i etmiş birtakım vakayii müessifeden olmakla, bu cihetlerin hemen Harbiye

Nezaretinden istizahını teklif ederiz.’’, Meclis-i Mebusan Zabıt Ceridesi, II. Devre, 1. Sene, 43.

İçtima, 21 Temmuz 1328 [3 Ağustos 1912], s. 616-617; Mustafa Hayri Efendi’nin Günlükleri, s.

148-149.

56

önergesinin perşembe gününe ertelenmesini telgrafla rica etti. Oylamaya sunulan bu

teklif, reddedildi. Harbiye Nazırı’nın Pazartesi günü Meclis’e gelerek izahat vermesine

karar verildi.208

4 Ağustos günü Hürriyet-i Ebediye Tepesi’nde toplanan dört yüz kadar subay

ve askeri öğrenci Halâskârlar aleyhine bir protesto gösteresi düzenledi. Subaylar,

ordunun onurunun korunması için Halâskâr Zabitan Grubu’na karşı yasal girişimlerde

bulunulmasını savunuyordu. Benzer toplantılar Selânik’te de yapılmıştı.209

Aynı gün İttihatçıların önde gelen isimlerinden Mehmed Cavid Bey’in ‘‘ademi

itimat beyaniyle yeni bir Kabine teşkil olununcaya kadar’’ Meclis’i tatil etmeyi

önerdiği teklif Meclis’e sunuldu. Mehmed Cavid Bey, mecliste yaptığı kararlı

konuşmasında, tehdit edilenin yalnızca Meclis-i Mebusan Reisi olmadığını, Meclis’in

kendisinin ve milletin hakkının da aynı zamanda tehdit edildiğini söylüyordu. Cavid

Bey, İttihat ve Terakki kulüplerinin ablukada olmasını, İstanbul’un her yerinde

jandarma ve süvarilerin dolaşmasını şiddetli bir biçimde eleştiriyordu. Hükümet’in

Harbiye Nazırı’nın baskısı altında olduğunu, Harbiye Nazırı’nın ise bir avuç subayın

etkisinde bulunduğunu ifade eden Cavid Bey, Padişah’ın dahi ‘‘cebrü ikrah ve tazyik

altında’’ olduğunu savunuyordu. Konuşması, zaman zaman mebuslar tarafından

‘‘Kahrolsun müstebit alçaklar!’’, ‘‘Kahrolsun cellatlar!’’ nidalarıyla kesilen Cavid

Bey, irad ettiği nutku Hükümet’e güvensizlik oyu verilip, Meclis’in tatil edilmesini

teklif ederek sonlandırdı.210 Meclis-i Mebusan Reisi Halil Bey, yapılan oylama sonucu

çıkan Hükümet’e güvensizlik kararını tebliğ için Padişah’ın huzuruna çıkmak istedi.

Başmabeynci Halid Hurşid Bey, durumdan haberdar olarak Sadrazam Gazi Ahmed

Muhtar Paşa’ya ne yapılması gerektiğini soruyordu. Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın

olumsuz cevap vermesiyle Halil Bey aynı günün akşamı kararı telgraf ile saraya

iletmek zorunda kaldı.211

208 Meclis-i Mebusan Zabıt Ceridesi, II. Devre, 1. Sene, 43. İçtima, 21 Temmuz 1328 [3 Ağustos

1912], s. 638.

209 M. Naim Turfan, Jön Türklerin Yükselişi: Siyaset, Askerler ve Osmanlı’nın Çöküşü, s. 314.

210 Meclis-i Mebusan Zabıt Ceridesi, II. Devre, 1. Sene, 43. İçtima, 23 Temmuz 1328 [5 Ağustos

1912], s. 647-655.

211 Ali Fuad Türkgeldi, Görüp İşittiklerim, s. 62.

57

Meclis’in Hükümet’i düşürmeye yönelik hamlesi aslında boşa giden bir

çabaydı. Bir gece öncesinde gizli olarak toplanan Meclis-i Âyan, bir çekimser, beş

aleyhte ve yirmi sekiz lehte oyla 35. madde değişikliğini kabul etti.212 Eski Meclis-i

Mebusan Reisi Ahmed Rıza Bey, Hareket Ordusu’nun eski kumandanı Hüseyin Hüsnü

Paşa, eski şeyhülislam Musa Kazım Efendi, Beserya Efendi ve Tilkof Efendi karara

muhalefet etmişlerdi. Mahmud Şevket Paşa oylamada çekimser kaldı.213 Sonrasında

Meclis’in yıllık toplantı süresini altı aya düşüren 43. madde değişikliği kabul edildi.

Meclis-i Âyan, son genel seçimleri geçersiz sayarak hâlihazırdaki Meclis’in aslında

1908’in devamı olduğuna hükmetti. Söz konusu kararla birlikte belirlenen süreden

fazla çalıştığı için Hükümet’e Meclis’i fesih hakkını tanımış oldu.214

İrade-i Seniyye aynı gün çıkarak Meclis-i Mebusan, fiilen ve hukuken

feshedilmiş oldu.215 Gazi Ahmed Muhtar Paşa 5 Ağustos günü, öğleden sonra Meclisi

Mebusan’a gelerek fesih kararını bir avuç mebus ve Âyan üyesine okudu. Sadrazam,

Meclis’in güvensizlik kararını tanımadığını da ifade ediyordu. Hukuken feshedilmiş

bir meclisin kararı geçersiz sayılmak zorundaydı.216

2.6. Yeni Arayışlar: İttihat ve Terakki’nin Toparlanma Çabaları

Cemiyet, iktidarı istediği zaman eline alabilecek kadar kendini güçlü

görüyordu. Ancak memleketin huzur ve sükûnetinin bozulabilecek olmasından dolayı

böyle bir girişimde bulunmayı doğru bulmuyordu.217 İttihat ve Terakki Cemiyeti hem

Meclis’i hem de Hükümet’i resmen kaybetmiş, buna karşı ise ihtilal ve benzeri

212 Meclis-i Âyan Zabıt Ceridesi, II. Devre, 1. Sene, 32. İçtima, 22 Temmuz 1328 (4 Ağustos 1912),

s. 382-383.

213 Mustafa Ragıp Esatlı, İttihat ve Terakki Tarihinde Esrar Perdesi: Yakup Cemil Niçin ve Nasıl

Öldürüldü, 2.Baskı, İstanbul, Örgün Yayınevi, 2004, s. 134-135. [bundan sonra, Mustafa Ragıp Esatlı,

İttihat ve Terakki Tarihinde Esrar Perdesi…]

214 ‘‘Âyan’da: Celse-i Tarihiye’’, Tanin, 5 Ağustos 1912, s. 1-2; ‘‘Meclis-i Mebusan’ın Feshi’,

İktihâm, 5 Ağustos 1912, s.1-2; ‘‘Fesih Hakkında’’, İktihâm, 7 Ağustos 1912, s. 2.

215 İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Son Sadrazamlar, C.IV, 3. Baskı, İstanbul, Dergâh Yayınları, 1982,

s. 1817-1818.

216 Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, C.III, s. 114-116.

217 Mustafa Hayri Efendi’nin aktardığı şu sözler Cemiyet’in durumu hakkında önemli fikirler veriyor:

‘‘Selânik’te bulunan arkadaşların kanaatine göre Cemiyet’in mevkii emindir. Hatta bugünlerde bile

hükümeti eline almak kudretine haizdir. Fakat memlekette sükûn ve sükûneti ihlal etmeyecektir.’’, 20

Ağustos 1912 tarihli not, Mustafa Hayri Efendi’nin Günlükleri, s. 167.

58

hareketlerden ısrarla kaçınmıştı. İttihatçılar, Gazi Ahmed Muhtar Paşa kabinesini

gayrimeşru görmekte ve karşı bir kabine ve meclis teşkil etmeyi düşünmekteydiler.

Bunun için en uygun adres ise İttihat ve Terakki’nin kalesi olan Selânik’ti. Yeni

kurulacak olan karşı hükümette, Sadrazam Talât Bey, Hariciye Nazırı Mehmed Cavid

Bey, Dâhiliye Nazırı Babanzade İsmail Hakkı Bey, Maliye Nazırı ise Rahmi Bey

olarak düşünülmüştü.218

Hükümet ise kendi buhranını yaşamaktaydı. 13 Ağustos’ta Ziya Paşa, Dâhiliye

Nezaretinden istifa etti. Ziya Paşa’nın öteden beri tarafsızlık politikası güttüğü

biliniyordu. Büyük Kabine’nin günden güne İttihatçı karşıtı bir politik pozisyon

almakta olduğunu fark ettiğinden, kendisinin kabine içinde daha fazla kalamayacağını

fark etmişti.219 Ziya Paşa’nın yerine iki isim düşünülmekteydi. Birisi eski Kudüs

Mutasarrıfı ve Hürriyet ve İtilâf Fırkası kurucularından Ahmed Reşid [Rey], diğeri ise

Şura-yı Devlet’te İstinaf Mahkemesi Reisliği yapan Arnavut asıllı Ali Daniş Bey idi.

Ahmed Reşid’in adaylığını Kâmil Paşa isterken, Şeyhülislam Cemalleddin Efendi ve

Harbiye Nazırı Nâzım Paşa da destekliyordu. Ahmed Reşid ismine kesinlikle karşı

çıkan Adliye Nazırı Hüseyin Hilmi Paşa’ydı. Nezaret, önceleri Damad Şerif Paşa’ya

verildiyse de kendisi kısa sürede nazırlığı bıraktı. 22 Ağustos’ta adaylardan Ali Daniş

Bey, Dâhiliye Nezareti’ni almış oldu. Ancak bir gün öncesinde Hüseyin Hilmi Paşa,

Adliye Nezareti’nden istifa etti. Yerine Meclis-i Âyan üyelerinden Halim Bey

getirildi.220 Hüseyin Hilmi Paşa, yaptığı açıklamada istifa gerekçesi olarak kendisine

karşı yürütülen karalama kampanyasını ve ülkenin yaşamakta olduğu buhranı

gösteriyordu.221 Kabine içindeki Kâmil Paşa hizbinin desteğini alamayan Hüseyin

Hilmi Paşa 21 Ağustos günü Halâskâr Zabitan Grubu tarafından da protesto

edilmişti.222 Hüseyin Hilmi Paşa’nın Ziya Paşa gibi ılımlı bir siyasetçi olması,

İttihatçılarla uzlaşmaya yönelik girişimleri kendi siyasi hayatını etkilemişti.223

218 ‘‘Committe's Startling Project: A Counter-Government at Salonıka’’, Guardian, 9 August (Ağustos)

1912, s. 7.

219 Mustafa Ragıp Esatlı, İttihat ve Terakki Tarihinde Esrar Perdesi…, s. 139.

220 Aykut Kansu, İttihadcıların Rejim ve İktidar Mücadelesi 1908-1913, s. 370-372.

221 ‘‘Kabinede İtilâf-ı Efkâr Mevcut’’, Tanin, 22 Ağustos 1912, s. 2.

222 ‘‘Cabinet Crisis: A Minister’s Retirement’’, Guardian, 22 August (Ağustos) 1912, s. 7.

223 Mustafa Hayri Efendi’nin Günlükleri, s. 155.

59

Hükümet, İttihat ve Terakki’nin Selânik’te toplanmasından memnun değildi.

Selânik Valisi Kâzım Kadri Bey ile Jandarma Kumandanı Naki Bey görevden

uzaklaştırıldı. Aynı şekilde Aydın Valisi Celâl Bey ile Trabzon ve Konya valileri de

görevden alındı. Valilerin, seçimlerde yaşanan olumsuzluklardan sorumlu tutuldukları

açıktı. Hürriyet ve İtilâf’a bağlı siyasiler söz konusu görevden alınmalardan hoşnut

durumdaydılar.224 Meclis’in feshinden beri sıkıyönetim ilan etmiş olan Muhtar Paşa

Kabinesi, matbuata da sıkı denetimler getirmişti. Kırk gün süreyle ilan edilen

sıkıyönetim boyunca kamuya açık alanlarda konuşma yapmak, gösteri düzenlemek,

siyasi propaganda yapmak, siyasi derneklerde bir araya gelmek ve siyasi içerikli

makale yayınlamak yasaktı.225

Bu sıralarda Harbiye Nazırı Nâzım Paşa da bir tamim yayınlayarak kolordu ve

bağlı komutanlıklara iletti. 11 Ağustos günün yayımlanan tamimde ordunun, vatanın

savunması dışında herhangi bir başka işle iştigal etmemeleri salık veriliyordu.

Askerlerin asli vazifelerinin dışına çıkarak bazı gruplara meyletmeleri ve bu gruplara

mensubiyetleri eleştiriliyor ve bu yolla siyasi meselelere bulaşan veya bulaşmayı

düşünen erler uyarılıyordu.226 Bu uyarının doğrudan muhatabı Halâskâr Zabitan Grubu

gibi gözükmekle birlikte tamimde geçen ifadeler İttihatçı subaylara da ayrıca bir uyarı

niteliğindeydi.

Bu sert tedbirlerin Cemiyet’e etkisi sınırlıydı. Karşı hükümet kurma fikrinden

vazgeçtiği anlaşılan İttihat ve Terakki Cemiyeti, yaptığı açıklama ile 2 Eylül 1912

tarihinde, İstanbul’da yıllık kongresini düzenleyeceğini ilan ediyordu.227 Kongre

kararı Cemiyet’in kendisine karşı yürütülen sindirme politikasına karşı apaçık bir

meydan okuma niteliğindeydi. Kongre için Selânik ya da İzmir gibi İttihatçıların güçlü

olduğu yerler değil de başkent İstanbul’un seçilmesi bunun en belirgin göstergesiydi.

Kongre, 2 Eylül günü toplandı. İttihat ve Terakki mensubu memur ve

delegelerin hazır bulunduğu kongrede üyeler arasından Hacı Âdil Bey kongre başkanı,

Talât Bey ve Ahmed Nesimi Bey de başkan vekilleri seçildi.228 Kongrede, yeniden

224 Aykut Kansu, İttihadcıların Rejim ve İktidar Mücadelesi 1908-1913, s. 403-404.

225 ‘‘Martial Law Reimposed’’, Guardian, 6 August (Ağustos) 1912, s. 6.

226 ‘‘Harbiye Nezareti’nin Tamimi’’, İkdâm, 12 Ağustos 1912, s. 2.

227 ‘‘İttihat ve Terakki Kongresi’’, Tanin, 26 Ağustos 1912, s. 1.

228 ‘‘İttihat ve Terakki Kongresi’’, Tanin, 3 Eylül 1912, s. 1-2.

60

düzenlenecek olan seçimlere katılıp katılmama kararı etraflıca tartışıldı. Sapancalı

Hakkı Bey ve bir grup delege, meclisin hukuka aykırı olarak feshedilmesinin ardından

yeniden düzenlenecek olan seçimlere katılmayı çelişkili bir hareket olarak ifade

ediyordu. Talât Bey ise seçimlere katılmama kararının Hükümet tarafından Cemiyet

aleyhinde kullanılabileceğini düşündüğünden seçimlere iştirak etme fikrindeydi.229

Ciddi tartışmaların ardından 11 Eylül’de sona eren kongreden yeniden düzenlenecek

olan Meclis-i Mebusan seçimlerine katılmaya yönelik karar çıktı. Merkez-i Umumi

üyelerinin sayısı ise yirmi bire çıkartılmış ve Cemiyet’in Kâtib-i Umumisi olarak Said

Halim Paşa seçilmişti. Şerif Cafer Paşa, Ürgüplü Hayri Efendi, Mehmed Cavid Bey,

Talât Bey, Eyüp Sabri Bey, Ziya Bey [Gökalp], Bedros Hallaçyan, Hacı Âdil Bey,

görevden alınan Selânik Valisi Hüseyin Kâzım Kadri, Emrullah Efendi, Doktor Nazım

Bey, Abdullah Sabri Bey, Ali Münif Bey, Babanzade İsmail Hakkı Bey, eski

Şeyhülislam Musa Kâzım Efendi ve Mithat Şükrü Bey de Merkez-i Umumi

üyelerinden bazılarıydı.230

11 Eylül’de henüz İttihat ve Terakki kongresi bitmeye yakınken, Hüseyin Cahid

[Yalçın], Mehmed Cavid ve Orhan Talât bir ay ve yirmişer gün olmak üzere hapse

mahkûm edildiler. Harbiye Nazırı Nâzım Paşa’nın sıkıyönetim sebebiyle görevde olan

Divan-ı Harb-i Örfi üyelerinden birisiyle görüşmüş olduğu gazetelerde kendine yer

buldu. Bu suretle Paşa’nın karara etki ettiği söylentileri çıktı. İttihatçı gazeteler ise yine

aynı günlerde bir bir kapatılmaya başlanmıştı. Tanin, kongrenin devam ettiği günlerde

belki de gözdağı amacıyla kapatıldı. O sıralarda henüz tutuklanmamış bulunan

Mehmed Cavid Bey, Cenin adıyla gazeteyi çıkarmaya devam etti. Bu gazetenin de

kapanmasının ardından bu kez Babanzade İsmail Hakkı Bey, Senin adıyla gazeteyi

neşretti. İttihatçıların önde gelen isimlerinin tutuklanmaları, İttihatçı basının

susturulması Cemiyet’i etkisizleştirmeye yönelik çabalardı. Ancak bu gayret ters

tepmek zorunda kalacak, bilhassa yeni gazetelerle yayına devam eden İttihatçı basın

Divan-ı Harb-i Örfi kararlarını şiddetle eleştirecek ve en sonunda Hükümet, 17

Eylül’de Tanin’in kendi ismiyle çıkmasına izin vermek zorunda kalacaktı.231

229 Mustafa Ragıp Esatlı, İttihat ve Terakki Tarihinde Esrar Perdesi, s. 250-261.

230 Mustafa Hayri Efendi’nin Günlükleri, s. 184-185.

231 Aykut Kansu, İttihadcıların Rejim ve İktidar Mücadelesi 1908-1913, s. 416-417.

61

Diğer taraftan güç mücadelesi esnasında İttihatçı devlet görevlilerinin Hürriyet

ve İtilaf Fırkası mensuplarının konferanslarını engellenmeye çalıştığı da görülüyordu.

1 Ekim 1912 tarihinde Ayaş’tan Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın Ankara murahhası

Hamid Subhi Bey tarafından Hürriyet ve İtilaf Fırkası Merkez-i Umumisine çekilen

telgraf devlet içerisindeki İttihatçı kadroların etkinliğini gözler önüne seriyordu:

“Kapalı mahaldeki konferansıma Ayaş Kaymakamı mani oluyor. Esasen

İttihatçı olan kaymakamın tarafgirliğini isbata lüzum yok. Teşebbüsatta bulunup

intihabatın bu gibi ellerden tahlisi cevab.”

Hürriyet ve İtilaf Genel Merkezi, kendisine gelen bu şikâyet telgrafını Dâhiliye

Nezareti’ne sitemkâr bir dille ileterek durumun hızla düzeltilmesini talep etti:

Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın Ankara murahhası Hamid Subhi Bey’den varid

olub bir sureti balaya ihrac olunan telgrafname meali hukuk-ı mukaddese-i milliyenin

elan duçar-ı eyadi-i tecavüz olmakta bulunduğunu gösterir. Calib-i dikkat ve

ehemmiyet bir vesika olduğundan mukteza-yı kanunisinin sürat-i icrası hususuna

müsaade-i celile-i nezaretpenahileri ehemmiyetle istirham olunur. Olbabda 232

Dâhiliye Nezareti’nin şikâyeti ilettiği Ankara Vilayetinden gelen 6 Ekim 1912

tarihli cevap ise anlamlıydı. Valilik, söz konusu iddiaları reddederek, Ayaş

kaymakamının sadece valiliği bilgilendirdiğini ve konferansın yapılmasına herhangi

bir yasal engel olmadığını açıklamıştı:

“Hakikat-i hal kanun-i mahsusunda sarahat bulunmamak mülabesesiyle

kapalı yerlerde ve kulüb ittihaz olunan mahallerde umuma mahsus içtimalar ve

konferanslar icra ve itası memnu olup olmadığında hasıl olan tereddüde binaen Ayaş

Kaymakamlığınca vilayetten istizah-ı keyfiyyet edilmesinden ibaret olub vilayetçe

mani-i kanuni olmadığına verilen cevab üzerine icabı ifa edilmiş olduğu maruzdur.

(Ankara) Vali Vekili Naib Halim”233

232 Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi, DH. SYS. 53/52 (Ayaş’tan Hürriyet ve İtilaf Fırkası Merkezi

Umumisine Varid Olan 18 Eylül 1328[1 Ekim 1912] tarihli telgraf sureti ve Hürriyet ve İtilaf Fırkası

Merkez-i Umumisi’nden Dâhiliye Nezareti’ne 19 Eylül 1328 [2 Ekim 1912] tarihli telgraf [Belge No:2];

Dâhiliye Nezareti’nden Ankara Vilayetine 22 Eylül 1328 [5 Ekim 1912] tarihli telgraf [Belge No:1]).

233 Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi, DH. SYS. 53/52 (Ankara Vilayeti’nden Dâhiliye Nezareti’ne

gönderilen 23 Eylül 1328 [6 Ekim 1912] tarihli cevabî telgraf [Belge No:3]).

62

Hem Hürriyet ve İtilafçıların başında olduğu Hükümet, hem de İttihat ve

Terakki Cemiyeti, güçlerini toplamaya ve vermiş olduğu siyasi mücadelede öne

geçmeye çabalıyordu. 1912 Mayıs’ından beri önce Arnavutluk’ta yaşanan isyan ile

başlayan süreç, Temmuz ortasında İttihatçı hükümetin istifasıyla sürmüştü. Hükümet

bunalımının yaşandığı günlerde ordu içinde İttihatçı karşıtı bir yapılanmanın olduğu,

dahası bu örgütün önde gelen İttihatçı isimlere ve Meclis-i Mebusan’ın kendisine

tehditler savurduğu ortaya çıkmıştı. Askeri cunta ve yeni kurulan kabinenin çabalarıyla

Meclis feshedilmiş, ardından seçimlerin hemen yenileneceği açıklanmıştı. İçeride

Kâmil Paşa ve Nâzım Paşa’nın, dışarıda da Halâskâr Zabitan Grubu’nun baskısı ve

etkisi altında bulunan Gazi Ahmed Muhtar Paşa Kabinesi, kaygan bir zeminde siyasi

hayatına devam ediyordu. Paşa’yı en çok zorlayan Arnavutluk meselesi ve İttihatçıları

tümden ezmeye hevesli siyasi iş birlikçileriydi. Arnavutluk konusunda genel affı da

içeren tavizler234 veren Hükümet, kendi içerisindeki buhranları çözememekteydi.

Nazırların istifaları ve bitmek bilmeyen siyasi entrikalarla zayıflayan Muhtar Paşa

Kabinesi, İttihat ve Terakki’nin de yeniden güçlenmesiyle çökmeye yüz tutmuştu.

Hükümet, o denli aciz durumdaydı ki Sadrazam Gazi Ahmed Muhtar Paşa, İttihatçı

memurların büyükelçiliklere yollanan emirleri kasten geciktirmesinden

şikâyetçiydi.235

234 Mustafa Ragıp Esatlı, İttihat ve Terakki Tarihinde Esrar Perdesi, s. 142.

235 Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, C. II/I, s. 302-303.

63

III. Bölüm: İktidarın El Değiştirmesi: Bab-ı Âli Baskını’na Giden Yol

3.1. Balkan Savaşları

3.1.1. Savaş Öncesi

Balkan Devletleri bir süredir teyakkuz halindeydi. İstanbul yönetiminin

Arnavutluk İsyanı sırasında ve Trablusgarp Savaşı’nda gösterdiği acizlik Makedonya

ve Rumeli’deki diğer Osmanlı topraklarına olan Slav iştahını arttırmıştı. 1912

Mart’ından beri dört büyük Balkan devleti ittifak arayışındaydı. İttifak haberleri

Avrupa basınında aylar öncesinde kendine yer bulmasına rağmen Bab-ı Âli bu duruma

kayıtsız kalmıştı.236

30 Eylül günü Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan askeri seferberlik ilan

etti.237 Bir gün sonra, 1 Ekim’de Osmanlı silahlı kuvvetleri de seferberlik haline geçti.

Sultan’ın savaş dönemlerindeki temsilciliğini üstlenen Başkumandanlık Vekâleti

makamına Harbiye Nazırı Nâzım Paşa getirildi.238

Askerî yetkililer, çıkacak olan bir savaşta en iyi düzenin savunma olduğu

fikrindeydi. Hükümete, 29 Eylül tarihinde Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Dairesi

tarafından sunulan rapor, askeri zayıflığı açıkça vurguluyordu.239 Kolordular

seferberlik durumuna geçmelerine rağmen ikmal hatlarındaki yavaşlık yüzünden pek

çoğu seferberliğini tamamlayamamış durumdaydı. İaşe, başlıca problem olarak öne

çıkmaktaydı. Ordunun levazımından sorumlu yüksek rütbeli subay savaş sırasında

görevden uzaklaştırılmıştı. Aynı subay daha sonra ordunun ikmaliyle ilgili olarak daha

önceden yapılmış olan plâna el sürülmediğini iddia etmekteydi.240 Henüz tam teçhizat

ve sayı ile savaş bölgesine intikal etmemiş birlikler olmasına rağmen iaşenin tedarik

236 Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, C. II/I, s. 273-274.

237 ‘‘On the Verge of War: Three Balkan States Mobilising’’, Guardian, 1 October (Ekim) 1912, s. 7.

238 Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi, İrade (İ.) Harbiye (HB.) 123/9 (18 Eylül 1328 [1 Ekim 1912]

tarihli irade-i seniyye).

239 M. Naim Turfan, Jön Türklerin Yükselişi: Siyaset, Askerler ve Osmanlı’nın Çöküşü, s. 324.

240 Hüseyin Cahid Yalçın, Talât Paşa, Haz. Göktürk Ömer Çakır, 2. Baskı, İstanbul, Ötüken Yayınları,

2018, s. 67.

64

edilmesi güç bir haldeydi. Bulgarlara karşı oluşturulan Doğu Ordusunun kumandanı

Korgeneral Abdullah [Kölemen] Paşa, 18 Ekim’de Başkomutanlık Vekâleti’ne

gönderdiği telgrafta bir haftalık yiyeceğin kaldığından şikâyet ediyordu.241 Osmanlı

silahlı kuvvetleriyle aynı zaman aralığında seferberliğe başlayan ve silahlı çatışmaların

başladığı 18 Ekim’e kadar seferberliklerini tamamlayan Sırbistan, Karadağ,

Yunanistan ve Bulgaristan için ise söz konusu seferberlik güçlü bir taarruz harekâtı

için yeterli hale gelmişti.242

Ordunun hazırlıksızlığı Hükümet’i şaşkınlığa uğratmıştı. Durum hakkındaki en

gerçekçi çıkarım Şeyhülislam Cemaleddin Efendi tarafından yapıldı. Cemaleddin

Efendi, ordunun partizan siyasete bulaşmakla askerlik kurumunun özü olan ast-üst

ilişkisinin zedelendiğini ifade ediyordu.243 Aynı çıkarım, Vardar Kolordusu

Kumandanı Birinci Ferik Zeki Paşa tarafından da ifade edilmekteydi. Zeki Paşa, emirkomuta

zincirindeki eksiklerin, subayların görevlerine karşı lakayt kalmalarının,

askerlik mesleği dışındaki uğraşların ordunun savaşma kapasitesi üzerindeki olumsuz

etkisinden bahsediyordu.244 İstanbul Şehremini Operatör Cemil Paşa ise ordunun savaş

gücüyle ilgili kuşkuluydu:

‘‘Biz harp edecek halde değiliz; evvelki sene Seyidlerle yapılan manevrada askerin

hâlini gördüm; bu askerle harb olmaz. Zât-ı şâhâneye söyleyin, muharebenin önünü

alsınlar.’’245

Doğu Ordusu Kumandanı Abdullah Paşa da savaşı önleme taraftarıydı.

Padişah’ın doğum günü sebebiyle yapmış olduğu saray ziyareti esnasında doğrudan

Sultan Reşad’a ordunun içinde bulunduğu içler acısı hali bildirmişti.246 Abdullah Paşa

241 Abdullah Paşa’nın Balkan Savaşı Hatıratı ve Mahmud Muhtar Paşa’nın Cevabı, Ed. Hülya

Toker, Sema Demirtaş, Mustafa Toker, İstanbul, Alfa Yayınları, 2012, s. 102-103. [bundan sonra,

Abdullah Paşa’nın Balkan Savaşı Hatıratı…]

242 Ernst Christian Helmreich, The Diplomacy of the Balkan Wars, Cambridge, Harvard University

Press, 1938, s. 161.

243 Cemaleddin Efendi, Şeyhülislam Merhum Cemaleddin Efendi Hazretlerinin Hâtırat-ı

Siyasîyesi: 1330 Senesinde Mısır’da Tahrir Eylemişlerdir, İstanbul, M. Huvagımiyan Matbaası,

1336, s. 43. [bundan sonra, Cemaleddin Efendi, Hâtırat-ı Siyasîye]

244 Birinci Ferik Zeki, 1912 Balkan Harbi’ne Aid Hâtıratım, İstanbul, Matbaa-ı Askeriye, 1337, s. 36.

245 Ali Fuad Türkgeldi, Görüp İşittiklerim, s. 66.

246 Abdullah Paşa’nın Balkan Savaşı Hatıratı…, s. 24.

65

henüz savaş başlamadan yaptığı bu serzenişe, dahası karamsar ve olumsuz düşünüş

tarzına rağmen ilginç bir şekilde Doğu Ordusu Kumandanlığı’na atandı.

Ordunun başlıca sorunu hazırlıksızlıktı, bunu eksik teçhizat, iaşe ve ikmal

sorunu takip ediyordu. Subay sınıfının taktik bilgisi ve kolordular arası iletişim

eksikliği de bir başka büyük sorundu. Stratejik harekât plânlarının yoksunluğu da söz

konusu savaşta ordunun savaşma becerisini etkileyen önemli bir etmendi.

Başkumandan Vekili Nâzım Paşa başta olmak üzere orduda harekât plânının nasıl

olması gerektiğini bilen yoktu.247 Bir diğer başlıca eksiklik ordunun nitelikli askerî

gücüydü. Savaş sırasında toplamda 12.024 subay birliklerde görev yapıyordu. Zabit

kadrosunun yüzde kırk beşlik kısmı boş kalmıştı.248

Siyasi çalkantılarla sarsılan İstanbul, seferberlik ilanlarıyla ve öncesinde verilen

notalarla bir anda sarsılmıştı. Osmanlı silahlı güçlerinin seferberlik ilan ettiği 1 Ekim

günü Sırp, Karadağ, Yunan ve Bulgar hükümetleri, Bab-ı Âli’ye üç günlük süre

zarfında Arnavutluk, Makedonya ve Girit’e özerklik verilmesini isteyen ortak bir nota

verdi. İttihat ve Terakki Cemiyeti, söz konusu notaya karşı çıktığını ve Balkan

devletleriyle çıkacak olan bir savaşa destek vereceğini kamuoyuna duyurdu. 4 Ekim

Cuma günü büyük bir protesto gösterisi düzenleyeceğini ayrıca ilan etti. Yirmi bin

kişinin katıldığı ‘‘Harb Mitingi’’, Sultanahmed Meydanı’nda yapıldı. Cemiyet’in

Merkez-i Umumi üyelerinden önde gelen isimler yaptıkları heyecanlı konuşmalarla

halkı galeyana getirmekteydi. Merkez-i Umumi üyesi Talât Paşa, Ömer Naci,

Emmanuel Emmanuelidis, Ubeydullah [Efendi] ayrıca İstanbul Barosu’ndan

Celaleddin Arif Bey, Meclis-i Ayan üyesi Beserya Efendi ve Yusuf [Akçura] mitinge

katılan önemli isimlerdendi.249 Söz konusu gösteri yalnız İttihatçı basının değil, İkdâm

gibi İtilâf Fırkası yanlısı basının da dikkatini çekmişti. 6 Ekim’de yayınlanan birinci

sayfa yazısında İkdâm, büyük mitinge yaptığı atıfla tüm Osmanlıları ‘‘vazife başına’’

çağırıyordu.250

247 Nâzım Paşa’nın harekât plânına dair soruya verdiği cevap bu konu hakkında bir fikir verebilir. Paşa,

soruya karşılık: ‘‘Mahmud Şevket Paşa zamanında birtakım plânlar yapılmış, getirtip tetkik edeceğim’’

der. Ali Fuad Türkgeldi, Görüp İşittiklerim, s. 68.

248 Adem Ölmez, Modern Osmanlı Ordusunda Alaylılar ve Mektepliler (1826-1918), s. 267.

249 Aykut Kansu, İttihadcıların Rejim ve İktidar Mücadelesi 1908-1913, s. 421.

250 ‘‘Vazife Başına’’, İkdâm, 6 Teşrin-i Evvel (Ekim) 1912, s. 1.

66

6 Ekim günü Kâmil Paşa ile Gabriel Noradunkyan İngiliz Büyükelçiliği’ne

giderek Sir Gerard Lowther ile iki ayrı görüşmede bulundu. Aynı gün İngiltere

Dışişleri Bakanı’nın Fransız ve Rus meslektaşlarıyla bir araya geldiği öğrenildi.251

Yapılan görüşmeler İttihatçı çevrelerde şiddetle eleştirildi. Fransız ve Rus

Büyükelçileri, İttihatçılar tarafından sert bir biçimde protesto edildi.252

7 Ekim günü İttihatçılar tarafından bir başka gösteri düzenlendi. Doktor Nazım,

Aka Gündüz gibi İttihatçı liderlerinin ve Dârülfünûn’dan iki yüz kadar öğrencinin

iştirak ettiği gösterilerde Hükümet aleyhinde sloganlar atıldı. Balkanlarda yapılacak

reforma karşı çıkan topluluk, Gazi Ahmed Muhtar Paşa’dan bir açıklama yapmasını

talep etmekteydi. Sadrazam, kalabalığa karşı yaptığı açıklamada Hükümet’in

kesinlikle Balkan devletlerine taviz vermeyeceğini ısrarla vurguluyordu.253

Hükümet, bu gösteriler ve protestolara karşı 8 Ekim’de bir bildiri yayınladı.

Bildiride özetle Balkan İttifakı’nın isteği olan Arnavutluk ve Makedonya ıslahatları

ele alınarak henüz kesin bir reformun yapılmadığı, yapılacak olan reformun Kanun-i

Esasi’ye uygun bir biçimde gerçekleştirileceği vurgulandı.254 Protestoları bertaraf

etmek isteyen Hükümet, gerçekte İttihatçıların kışkırtmalarının önünü almak istiyordu.

Hükümet, Tanin gazetesinin protesto gösterilerini yazmasını gerekçe göstererek

yayımlanmasını askıya aldı. Bunun üzerine gazete, yayın hayatına Cenin adıyla devam

etti.255

İstanbul’da protesto gösterileri devam ederken savaş kapıya dayanmaktaydı. 8

Ekim’de Karadağ Büyükelçisi Bab-ı Âli’ye sınır çatışmalarını gerekçe göstererek

Karadağ’ın Osmanlı Devleti’ne savaş ilan ettiğini bildirdi.256 15 Ekim’de Osmanlı

Devleti, Bulgaristan, Yunanistan ve Sırbistan ile diplomatik ilişkileri kesti. 17 Ekim’de

251 ‘‘Kiamil Pasha Working for Peace: Interviews with the Ambassador’’, Guardian, 7 October (Ekim)

1912, s. 9.

252 Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, C. II/I, s. 409.

253 ‘‘Osmanlı Dârülfünûn’u ve Dünkü Nümayiş’’, Tanin, 8 Teşrin-i Evvel (Ekim) 1912, s. 3.

254 Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, C. II/I, s. 410.

255 Aykut Kansu, İttihadcıların Rejim ve İktidar Mücadelesi 1908-1913, s. 425.

256 Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, C. II/I, s. 413.

67

Bulgaristan ve Sırbistan’a savaş ilan etti.257 18 Ekim günü ise Yunanistan ve

Bulgaristan, İstanbul’a bildirdikleri notayla savaş ilanında bulundu.258

3.1.2. Savaş ve Sonrası

Savaşın başında Osmanlı ordusu, Doğu ve Batı orduları olarak iki ayrı gruba

bölünmüştü. Doğu Ordusu’nu Abdullah [Kölemen] Paşa, Batı Ordusu’nu ise Ali Rıza

Paşa kumanda etmekteydi. Doğu Ordusu Bulgaristan’a karşı dört kolordudan

mürettepti. Batı Ordusu ise merkezi Selânik olmak üzere üç bağımsız gruba

ayrılmıştı.259 Ancak beş numaralı seferberlik plânına göre ordunun mevcudu

beklenenin hayli altındaydı.260

Doğu Ordusu, Bulgaristan’a karşı Ekim ayının başından beri seferberlikteydi.

Seferberlik ve hattın nerede teşkil edilmesi gerektiği konusunda Harbiye Nezareti ile

Abdullah Paşa arasında görüş ayrılığı mevcuttu. Abdullah Paşa, Ergene hattı üzerinde

orduyu toplamak isterken, Nâzım Paşa daha ileri bir hat olan Kırkkilise [Kırklareli]-

Hasköy arasında ısrarcıydı.261 Savaş boyunca gerek taarruz konusunda, gerekse lojistik

ve harekât plânı hakkında söz konusu görüş ayrılığı devam edecekti.

257 ‘‘Decision of Turkish Government: Diplomatic Relations Broken’’, The Times, 16 October (Ekim)

1912, s. 6; ‘‘Turkey Declares War Against Bulgaria and Serbia’’, Guardian, 18 October (Ekim) 1912,

s. 9.

258 ‘‘The Formal Opening of War: Text of the Declaration’’, The Times, 19 October (Ekim) 1912, s. 5.

259 Birinci grup: Tamamı rediflerden kurulu üç kolordudan oluşmak üzere Sırp-Bulgar sınırı olan

Üsküp-İştip hattındaydı. İkinci grup bir nizamiye ve iki redif tümeni olmak üzere İşkodra merkezliydi.

Üçüncü grup, Yanya ve Teselya’da, her biri iki nizamiye ve bir redif tümeninden oluşturulmuştu.

Gustav von Hochwächter, Balkan Savaşı Günlüğü Türklerle Cephede, çev. Sumru Toydemir, 4.

Baskı, İstanbul, İş Bankası Kültür Yayınları, 2015, s. 7.

260 Osmanlı Devleti’nin beş numaralı seferberlik plânına göre ordunun toplam mevcudunun 812.663

olması gerekiyordu. Ancak 22 Ekim’e gelindiğinde Doğu Ordusu 115.000, Batı Ordusu 175.000

askerden ibaretti. Plânlanın yarısı kadar bile bir askerî mevcut toplanamamıştı. Aynı günlerde

Osmanlı’ya karşı savaşan dört devletin ise toplam askeri gücü 482.000 kişiyi buluyordu. Reşat Hallı,

Balkan Harbi (1912-1913), C.I, Ankara, Genelkurmay Basımevi, 1970, s. 132-133.

261 12 Ekim tarihinde Başkumadanlık Vekâleti’nden gönderilen cevabî yazıda Nâzım Paşa, kolorduların

detaylı bir yerleşme plânını emir verirken kurulacak olan hattı Edirne’yi de savunmak amacını

gözeterek, Kırkkilise-Hasköy arasını sıklet merkezi Kırkkilise olmak üzere tertiplemişti. Abdullah Paşa,

hatıratında bu emre karşı düşüncelerini şu şekilde aktarıyordu: ‘‘Seferberliğin dördüncü günü toplanma

mıntıkasının Ergene hattına alınması hakkındaki kararımızın gerekçesi şuydu: Nakliyatın istenildiği

gibi olmamasından ve sefer plânındaki mürettep birliklerin kararlaştırılan zamana göre büyük

gecikmeler olmasından veya asla harekât bölgesine gelememesi yüzünden, Doğu Ordusu istenildiği

şekilde teşkil edilemeyecekti. Bu durumda Kırklareli-Hasköy hattında üstün düşman kuvvetleriyle

68

Seferberliğini tamamlayamayan Osmanlı Devleti, savaşın başından itibaren

taarruza zorlanıyordu. Bu koşullar altında, yetersiz subayların ve kötü hava

koşullarının etkisiyle 20-21 Ekim’de Kırkkilise’de Bulgarlara karşı bozguna uğrayan

ordu, ricat hareketiyle Lüleburgaz-Vize hattına çekilmek mecburiyetinde kaldı. 29

Ekim’de bu sefer Lüleburgaz’a on sekiz kilometre uzaklıktaki Karaağaç’ta Doğu

Ordusu’na bağlı II. Kolordu yenilgiye uğradı.262 Bulgar ordusunun sistemli ve

istikrarlı takibi olmamasından dolayı Türk ordusu çevrilmekten ve imha olmaktan

kurtuldu. Aynı gün Edirne’ye kuşatma harekâtında bulunan Sırp destekli Bulgar

ordusu bir haftalık kuşatmanın ardından ağır kayıplar vererek çekilmek durumunda

kaldı. Tekfurdağı [Tekirdağ] ise Bulgar hücumuna 10 Kasım’a kadar dayanabildi.263

Batı cephesinde ise durum en az Doğu’daki kadar vahim bir haldeydi. 30

Ekim’de Sırp ordusu, Prizren’e girdi. 31 Ekim’de İpek ve iki gün sonrasında Yakova,

Karadağlıların eline geçti. Kumanova’da yenilen Osmanlı kuvvetleri Manastır’a doğru

çekildi. Yunanlıların Selânik üzerine ilerleyişleri sürerken diğer taraftan Yunan

donanması da Taşoz ve Semadirek adalarını ele geçirdi.264

Art arda alınan yenilgiler ordunun moralini alt üst etmişti. Mahmud Muhtar

Paşa’nın mahiyetinde, Bulgarlara karşı oluşturulan III. Kolordu’da kurmay subay

olarak görevli Gustav von Hochwächter, ordunun manevi kuvvetinin tükenmişliğini

henüz savaşın başlarında açıklamaktaydı:

‘‘Herkesin morali, hava koşullarından, kötü giyecekten, özellikle berbat

ayakkabılardan ve günlerden beri süregelen açlıktan dolayı çökmüş durumda…Redifler tekrar

geri kaçmaya başladı. 11’de kumandan topçuların bir kısmını sağ kanadımız gerisindeki

tepede bulunan korunaklı mevziye yerleştirdi. Vakit daraldı. Kimsede dayanma gücü kalmadı.

Ne kadar yazık!’’265

savaşmak tehlikeli bir durum ortaya çıkarırdı. Hâlbuki Genel Karargâhtan gelen cevabî emir,

değerlendirmelerimize asla önem verilmediğini pekâlâ anlatıyordu. Sefer plânının tavsiye ettiği ihtiyatı

da unutarak toplanma hattının daha ileriye sürülmesini bile öneriyordu. Bu direktifin bazı maddeleri

saldırgan olduğu gibi bazı maddeleri de varsayım ve hayallere dayalıydı. Abdullah Paşa’nın Balkan

Savaşı Hatıratı…, s. 70-74.

262 Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, 3. Baskı, C. II/II, Ankara, Türk Tarih Kurumu

Basımevi, 1991, s. 39.

263 Aykut Kansu, İttihadcıların Rejim ve İktidar Mücadelesi 1908-1913, s. 434.

264 Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, C. II/II, s. 54.

265 Gustav von Hochwächter, Balkan Savaşı Günlüğü Türklerle Cephede, s. 24-25.

69

Aynı vurguyu savaşa zabit olarak katılan ve sonrasında esir düşen Ömer

Seyfettin de yapıyordu:

‘‘Cephaneler siperlerin içinde yerde kaldı. Herkes şaşırmış. Hâl ve mevki o kadar

tahammül olunmaz derecede ki…Şimdi Otuz Sekizinci Alay’dan Şevket Efendi isminde bir

yüzbaşının intihar ettiğini haber aldık. Hemen herkes intihar etmek istiyor.’’266

Moral üstünlüğünü kaybeden ordunun ‘‘kuvve-i maneviyesi’’ni sağlamak

adına bizzat Sultan Reşad devreye girdi. Henüz büyük çarpışmaların sürdüğü ve

ordunun manevi kuvvetinin yavaş yavaş tükendiği sırada Sultan Reşad, Başkumandan

Vekili Nâzım Paşa’ya gönderdiği fermanda Osmanlı ordusunun geçmiş başarılarını

vurguluyordu. Sultan, ordudan tüm dünyaya ne kadar kahraman olduklarını bir kez

daha ispat edecek sebat ve metaneti göstermelerini bekliyordu:

‘‘Devletimizin şu anda bulunduğu halin derece-i ehemmiyeti malumunuzdur. Osmanlı

Devleti’nin altı yüz senelik şan ve şerefinin ve vatan-ı mukaddesimizin muhafazası için

ordumuzun şecaat ve hamiyetine mevdu’ ve bütün enzar-ı cihan ordumuza matuftur.

Binaenaleyh ordumuzun kuvve-i maneviyesini takviye ile intizamını temine bütün

mevcudiyetinizle sarf-ı mesai edeceğinizi ümid eyler ve bilumum erkan ve ümera ve zabitan ve

efrad-ı askeriyemizin dahi nusret-i hamidaniye istinaden şanlı ecdadımızın kahraman evladı

olduklarını nazar-ı alemde bir kere daha isbat edecek surette şecaat ve besalet ve meydan-ı

muharebede sebat ve metanet göstermelerini hamiyet-i vatanperveranelerinden intizar

ederim.’’267

Ordunun moralsizliği, şüphesiz yenilgi ve savaş alanında yaşanan sefalet ve

açlıktan kaynaklıydı. Tüm bunların üzerine subay takımının kabiliyetsizliği ve komuta

kademesinde yaşanan anlaşmazlıklar eklenmişti. 1912’nin yaz aylarında yaşanan

iktidar değişimi, ordunun subay yapısını da etkilemiş, İttihatçılara yakın subaylar

yüksek komuta kademesinden bir bir tasfiye edilmişti. II. Meşrutiyet sonrası Erkân-ı

Harbiye-i Umumiye Riyaseti’ne atanmış Mareşal Ahmed İzzet [Furgaç] Paşa’nın

266 Ömer Seyfettin, Balkan Harbi Hatıraları, Haz. Tahsin Yıldırım, 3. Baskı, DBY Yayınları, İstanbul,

2016, s. 131.

267 Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi, BEO. 4140/310487 (Sadaret’ten Başkumandan Vekili’ne

gönderilen 15 Teşrin-i Evvel 1328 [28 Ekim 1912] tarihli telgraf). [vurgular bana ait] (bkz. Ek-8.)

70

görevden azli sonrası Von der Goltz ile müşterek olarak hazırladığı savaş plânları ise

rafa kaldırılmıştı.268

3.1.3. Kâmil Paşa’nın Sadareti

28-29 Ekim günlerinde, Lüleburgaz’da çarpışmalar sürerken İstanbul’da

önemli siyasi gelişmeler yaşanıyordu. 29 Ekim akşamı, sadaret görevini, Gazi Ahmed

Muhtar Paşa’dan devralan Kâmil Paşa olmuştu. Bu değişikliği Gazi Ahmed Muhtar

Paşa’nın ısrarla istediği söyleniyordu.269 Kâmil Paşa’nın sadaretinde Dâhiliye

Nezareti’ne ateşli bir Cemiyet muhalifi olan Ahmed Reşid Bey, geçmişti. Harbiye

Nazırı Nâzım Paşa ile Hariciye Nazırı Gabriel Noradunkyan ise kabinedeki

koltuklarını korumuşlardı.270 Kâmil Paşa’nın sadarete geçmesini isteyen yalnızca Gazi

Ahmed Muhtar değildi. Sarayın veliahtlarından Vahdettin Efendi ile Mecit Efendi’nin

de Sultan Reşad’a ısrarlı telkinlerde bulunduğu, memleketi mahvolmaktan ancak

Kâmil Paşa’nın kurtarabileceği fikrini Padişah’a kabul ettirdikleri anlaşılıyordu.271

İttihatçı karşıtı muhalefetin de Kâmil Paşa’nın sadaretiyle ilgili ümitler beslediği

görülmekteydi.272

Kâmil Paşa, seksenli yaşlarında, tecrübeli ve İngiliz yanlısı bir siyasiydi. Tüm

bunlardan öte İttihatçı karşıtlığıyla biliniyordu. Seneler içerisinde Cemiyet ile pek çok

kez karşı karşıya gelmiş, hatta Cemiyet, 1912 yazında Kâmil Paşa’nın sadarete

geçmesi fikrini iç savaşa kadar varan tehditlerle savuşturmuştu. Kâmil Paşa, bunun

yanında ne siyasi tabanı ne bürokratik desteği olan, arkasında yalnızca İngiliz elçisinin

ikiyüzlü desteğinden başka dayanacak gücü kalmamış bir sadrazamdı. Hâlihazırda

Cemiyet’in ve hatta İtilâf Fırkası’nın desteğinden mahrum olduğunu biliyordu. Bu

268 Aykut Kansu, İttihadcıların Rejim ve İktidar Mücadelesi 1908-1913, s. 432.

269 Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, C. II/II, s. 36.

270 Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi, İ. DUİT. 8/72 (17 Teşrin-i Evvel 1328 [30 Ekim 1912] tarihli

irade-i seniyye).

271 Mustafa Hayri Efendi’nin Günlükleri, s. 269-270.

272 Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi, Muhalefetin İflası, s. 56.

71

sebepten sadarete geçişinin hemen ardından genel seçimlerin belirsiz bir tarihe kadar

ertelendiğini duyurdu.273

Hükümet değişikliğinin olduğu sıralarda Osmanlı ordusu, Lüleburgaz

mağlubiyetinin ardından son savunma hattı olan Çatalca’ya çekiliyordu. Çatalca,

İstanbul’a altmış beş kilometre uzaklıktaki ormanlık ve engebeli bir bölgeydi. Savaşın

başından beri çok mühimmat kaybettiği bilinen Doğu Ordusu’nun ne derece

mukavemet göstereceği kestirilemiyordu. Nâzım Paşa, Bab-ı Âli’ye bir an önce

ateşkes ve barış anlaşması yoluyla savaşı bitirmesini tavsiye ediyordu.274 31 Ekim

günü Kâmil Paşa, bu amaçla İngiliz elçisi Sir Gerard Lowther ile barış şartlarını

görüşmek için bir araya geldi. Boşa akan kanın ancak ‘‘büyük güçler’’ tarafından

engellenebileceği ifade ediliyordu. Paşa, Lowther’ın ardından Avusturya-Macaristan

Büyükelçisi Marquis Johann von Pallavicini’yle görüştü.275 Hükümet, Avusturya-

Macaristan’ın ‘‘barışı yeniden tesisi’’ için Viyana’ya iki özel delege gönderdi.276

3 Kasım günü Kâmil Paşa Hükümeti, elçiliklere gönderdiği yazı ile

bulundukları ülkelere ateşkes için başvurmalarını emreden bir genelge yolladı.

Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünün korunması şart olmak üzere Düvel-i

Muazzama’nın barış şartlarını belirlemesi isteniyordu.277 Ancak dönemin Büyük

Güçleri, söz konusu başvuruları tarafsızlık ilkesinin ihlalini gerekçe göstererek

reddetti. Büyük Güçler, Osmanlı Devleti, koşulsuz bir başvuruda bulunursa

arabuluculuk edebileceklerini açıkladı.278 Büyük Güçler’den yalnızca Almanya

Osmanlı Devleti için harekete geçebileceğini iletti. Rusya ise kendisine diğer Büyük

Güçler tarafından tam yetki verilmesi halinde Büyük Güçler arasında iş birliğini

sağlayabileceğini bildirdi.279 4 Kasım’da Hükümet, başta Fransa ve İngiltere olmak

üzere, Büyük Güçler’e teşekkürlerini iletti. Hemen ardından ‘‘çarpışmaların son

bulması’’ ve ‘‘barış koşullarının yeniden düzenlenmesi’’ için Büyük Güçler’in ortak

273 ‘‘İntihabatın Tehiri’’, İkdâm, 31 Teşrin-i Evvel (Ekim) 1912, s. 4.

274 Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, C. II/II, s. 72-73.

275 ‘‘Turkey and Peace: Kiamil Pasha Confers with Sir G. Lowther’’, Guardian, 1 November (Kasım)

1912, s. 16.

276 ‘‘Intervention Not Welcome’’, Guardian, 2 November (Kasım) 1912, s. 10.

277 Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, C. II/II, s. 60.

278 ‘‘Turkish Appeal to the Powers: Unfavourable Reception’’, The Times, 5 November (Kasım) 1912,

s. 8.

279 ‘‘The Porte’s Appeal to the Powers: Replies From Austria, Russia & Germany: If the Other Powers

Agree’’ Guardian, 6 November (Kasım) 1912, s. 10.

72

aracılığına sığındı. 5 Kasım’da Paris Büyükelçisi Rifat Paşa, Fransız Hükümeti’nden

arabuluculuk talep etmekteydi. Kâmil Paşa, ipleri tamamen Büyük Güçler’e

bırakmaya hazırdı. Hâlihazırda bunun farkında olan Büyük Güçler, 7 Kasım’da,

büyükelçilikleri aracılığıyla Bab-ı Âli’ye, kendilerine kayıtsız şartsız güvenmeleri ve

barış koşullarını bizzat kendilerinin belirlemesini şart koşarak savaşı

durdurabileceklerini iletti.280 Bu, koşulsuz şartsız bir itaat demekti aynı zamanda.

Büyük Güçler’in bu isteği İstanbul’un içine düştüğü aciz durumdan yararlanmaya

çalışmaktı. Rus Dışişleri bakanı Sergey Sazonov, kendisine başvuruda bulunan Saint

Petersburg Büyükelçisi Turhan Paşa’yı aşağılayarak Osmanlı toprak bütünlüğü sözünü

ağzına almaması gerektiğini söylüyordu.281

6 Kasım günü akşam saatlerinde, Kâmil Paşa, sadarette otuz yüksek rütbeli

subayla toplantı halindeydi.282 Kâmil Paşa, Nâzım Paşa’nın bir gün öncesinde yazmış

olduğu raporu ve Hariciye Nazırı Noradunkyan’ın sadarete gönderdiği bir başka

raporu emekli ve muvazzaf subaylardan oluşan kurula sundu. Kuruldan Çatalca

Hattı’nın müdafaası ve hattın yetenekli subaylar, teçhizat ve toplar ile iaşe bakımından

güçlendirilmesi kararı çıktı. Karar, aynı gün Hadımköy’de bulunan Nâzım Paşa’ya

iletildi. Nâzım Paşa, söz konusu direniş kararına ise hayli karamsar bir karşılık

vermekteydi. Paşa, ‘‘askerin kuvve-i maneviyesi’’nin bozulmuş olduğunu, dizanteri

ve bir dizi başka hastalığın ordunun durumunu mahvettiğini, ‘‘Çatalca Hattı’nın

müdafaasına gayret olunmakla beraber burada verilecek muharebenin neticesi’’nin

şüpheli olduğunu sadarete bildirdi. Paşa’nın ısrarla vurguladığı şey askeri neticelerden

değil siyasi çözümlerden medet ummak gerektiğiydi.283 Ancak ordu içerisinde

teslimiyetçi tavırlara ve ülkeyi kötü duruma düşürecek bir barış anlaşmasına karşı

çıkan subaylar vardı.284

Nâzım Paşa’nın çizdiği karamsar tablo Hükümet’i de etkilemişti. Ordunun,

İstanbul üzerine yapılacak taarruz harekâtını durduramayacağı yönündeki endişeler

280 Aykut Kansu, İttihadcıların Rejim ve İktidar Mücadelesi 1908-1913, s. 438-439.

281 Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, C. II/II, s. 68.

282 ‘‘Council Summoned by the Grand Vizier: Precautions in the Capital’, The Times, 7 (November)

Kasım 1912, s. 6.

283 Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, C. II/II, s. 78-82.

284 ‘‘A Weak Government: Grave Situation in Constantinople’’, Guardian, 12 November (Kasım)

1912, s. 11.

73

Kâmil Paşa kabinesine de sirayet etmişti. Kâmil Paşa, Büyük Güçler’e yaptığı

tehditkâr açıklamalarla, İstanbul’un düşmesi halinde şehirde bulunan yabancı

devletlerin tebaasını koruyamayacağını ifade ediyordu. Paşa, yaptığı açıklamayla

Padişah ve nazırların görevleri başlarındayken ölmeye hazır olduklarını, kendisinin de

düşmanı İstanbul’da bekleyeceğini vurguluyordu. Kâmil Paşa eğer Bulgarlar şehre

girerse Büyük Güçler’in elçileri dâhil şehirdeki gayr-i müslim unsurları

koruyamayacağını, bu sebeple Büyük Güçler’in derhâl harekete geçmeleri gerektiğini

açıklıyordu. Kâmil Paşa, boğazların Büyük Güçler’in donanmalarına açılacağını da

sözlerine ekliyordu.285

3.2. Hükümet Darbesine Doğru

3.2.1. İttihatçıların Tutuklanması

Hükümet’in durumu günden güne kötüleşmekteydi. Bir kere Büyük Güçler’e

önemli tavizler içeren bir barış anlaşması yapmak istediğini öteden beri

dillendiriyordu. Nâzım Paşa’nın sadarete bildirdiği raporda, askerî tablo iç açıcı

değildi. Teçhizat ve ikmal sıkıntısının yanında donanım olarak da Bulgar ordusuna

karşı Çatalca Hattı’nda tutunmanın zor olduğu Nâzım Paşa tarafından defaatle

vurgulanıyordu. Hâlbuki Mahmud Şevket Paşa, savaş öncesinde Edirne-İstanbul

arasındaki top sayısının Bulgar toplarına denk olduğunu iddia etmekteydi.286

İttihatçılar ise Hükümet’in pasif durumunu şiddetle eleştiriyordu. İttihatçı

basın, teslimiyete karşı çıkarken Hükümet, gazetelere karşı sansür ve baskıyı

arttırıyordu. Yeni Gazete ve Tanin gazetelerinin basımı Hükümet tarafından yeniden

durduruldu.287

285 Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, C. II/II, s. 83-84.

286 Hüseyin Cahit Yalçın, Talât Paşa, s. 64.

287 ‘‘A Weak Government: Grave Situation in Constantinople’’, Guardian, 12 November (Kasım)

1912, s. 11.

74

Aynı günlerde Talât Bey, Sadrazam Kâmil Paşa ile bir görüşme gerçekleştirdi.

Talât Bey, Kâmil Paşa’ya, Cemiyet’in daima Hükümet’e yardımcı olmak istediğini

ancak askerî durumlardaki vahametin acilen giderilmesi gerektiğini açıklıyordu. Talât

Bey, askerî değişikliklerin olması halinde savaşın olumlu sonuçlar doğurabileceğini

ifade ederken, Mahmud Şevket ve Tatar Osman paşalardan birinin Başkumandanlık

Vekâleti’ne geçmeleri halinde ordunun moralinin yükseleceğini vurguluyordu. Kâmil

Paşa, bu teklifi olumlu karşılamazken, savaş sırasında yapılacak böyle bir

değişikliğinin uygun olmadığını öne sürmekteydi.288

7 Kasım’da Sultan Reşad, tanınmış İttihatçılardan eski Şeyhülislâm Musa

Kâzım Efendi ve eski Dâhiliye Nazırı Hacı Âdil Bey ile görüştü. Yapılan görüşmede,

Cemiyet’in önde gelen iki ismi, Padişah’ı Mahmud Şevket Paşa’yı ordunun başına

geçirmesi için ikna etmeye çabalıyordu. Paşa’nın ‘Müfettiş-i Umumi’ unvanıyla cephe

hattındaki askerleri denetlemesi bu toplantı sonucunda karara bağlandı. Aynı gün,

Mahmud Şevket Paşa ve Kâmil Paşa bir araya gelerek Çatalca’daki savunmanın

durumu hakkında konuştular. Mahmud Şevket Paşa, iki günlüğüne ihtiyat birliklerini

denetlemek üzere yola çıktı. Mahmud Şevket Paşa’nın sadrazam olacağı söylentileri

basın tarafından dillendirilse bile bu iddialar resmen yalanlandı. 289

İçeride İttihatçı muhalefet, dışarıda ise savaş ve diplomatik başarısızlıklarla

boğuşan Hükümet, artık daha ciddi tedbirler almakta gecikmedi. Dâhiliye Nazırı

Ahmed Reşid Bey, Rize’deki İttihat ve Terakki şubesi tarafından Merkez-i Umumi’ye

gönderilmek üzere hükümet aleyhine ihtilal yapma hazırlıklarını içeren bir mektubu

ele geçirdi. Dâhiliye Nezareti’nden, tüm vilayetlere telgraf yoluyla, İttihat ve Terakki

şubelerinin kapatılması ve ele geçirilecek evrakın mühürlü torbalarla nezarete

gönderilmesini emreden yazılı bir emir gönderdi.290 Ahmed Reşid Bey, söz konusu

kararın öncesinde Talât Bey ile görüşmüştü. 9 Kasım’da gerçekleşen görüşmede Talât

Bey, Dâhiliye Nazırı Ahmed Reşid Bey’den basın aracılığıyla, Cemiyet üzerine

yapılan haksız itham ve suçlamaların durdurulmasını rica etmekteydi. Talât Bey,

ayrıca hükümet toplantılarına Cemiyet’in de temsilcilerinin katılmalarını talep

288 Mustafa Hayri Efendi’nin Günlükleri, s. 204-205.

289 Aykut Kansu, İttihadcıların Rejim ve İktidar Mücadelesi 1908-1913, s. 442-443.

290 Ahmed Reşid Rey, Gördüklerim Yaptıklarım, s. 272-273.

75

ediyordu. Dâhiliye Nazırı, bu teklife karşı çıkmakla kalmayıp memleketin bu duruma

gelmesinde doğrudan Cemiyet’i suçlamaktaydı. Tartışma, o derece şiddetlenmişti ki

çıkmak üzere olan kavga, Nezaret’te bulunan memurlar tarafından önlenmişti.291

İttihatçı kulüp ve şubelere yönelik kapatma kararının öncesinde böyle bir

görüşmenin gerçekleşmesi, söz konusu kapatma kararının nedenlerine yönelik bazı

noktaları aydınlatmaktaydı. Ahmed Reşid Bey’in Dâhiliye Nezareti’ne geçişinden

itibaren İttihatçı basına yönelik sansür ve baskı uygulamaları artmıştı. Kâmil Paşa’nın

kabine içerisindeki en iyi destekçisi olan Ahmed Reşid Bey, İttihat ve Terakki’nin

eleştiri dozunu yükselttiği, dahası bürokratik ve askerî mekanizmaları etkilemeye

yönelik kulis faaliyetlerinde bulunduğu bir dönemde, Talât Bey ile olan tartışmanın

ardından söz konusu kapatma kararını almış bulunuyordu.

Cemiyet’e karşı olan baskı, İttihat ve Terakki kulüp ve şubelerinin

kapatılmasıyla sınırlı değildi. Kâmil Paşa Hükümeti içeride ve dışarıda sıkışmış ve

manevra kabiliyeti hayli daralmış bir durumdaydı. Paşa’nın ‘‘alâmet-i fârikası’’ olan,

aynı zamanda Paşa’ya yakın gazetelerde bolca dile getirilen İngiliz desteği de bir türlü

gelememişti. Büyük Güçler’e her türlü tavizleri vermeye hazır görünen Kâmil Paşa,

kamuoyunun dikkatini dağıtmak ve barış görüşmelerinde fazla tepki görmemek için,

Çatalca Hattı’nda yaşanacak bir felaket halinde oluşacak kamuoyu baskısının da

önünü almak düşüncesiyle İttihatçı liderleri, ordu mensuplarını ve gazetecileri de

kapsayacak biçimde bir tutuklama dalgası başlattı.292

Tutuklamaların başladığı tarihlerde bazı önde gelen İttihatçıların Cenevre’ye

geçtikleri yazılmıştı. 13 Kasım’dan itibaren başlayan tutuklama dalgasında, İzmit eski

mebusu İsmail Canbulat Bey, Edirne eski mebusu Faik [Kaltakkıran], eski Nafia

Nazırı Bedros Hallaçyan, eski Dâhiliye Nazırı Hacı Âdil [Arda], eski Maarif Nazırı

Emrullah Efendi, eski Evkaf Nazırı Ürgüplü Mustafa Hayri Efendi ve eski vali

Süleyman Nazif tutuklananlar arasındaydı. Ayrıca İzmir eski mebusu Yahudi

cemaatinin önde gelen isimlerinden Nesim Masliah ve kardeşi ile Selânik eski mebusu

291 ‘‘Strife at the Porte: Conflict between Statesmen’’, The Observer, 10 November (Kasım) 1912, s.

11.

292 Hüseyin Kâzım Kadri, Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e Hatıralarım, s. 134-135.

76

Emmanuel Karasso da tutuklanmıştı. Emmanuel Karasso’nun salıverilmesi için yerli

ve yabancı çevreler tarafından yapılan tüm girişimler sonuçsuz kalmıştı.

Tutuklamalar yalnızca siyasi İttihatçıları kapsamıyordu. Hak gazetesi

yazarlarından Abdullah Cevdet ve Salah Cimcoz da tutuklanmıştı. Tanin gazetesinin

yazı işleri müdürü Muhiddin [Birgen], gazetenin yazarlarından Hakkı Cemil Bey ve

Aka Gündüz de tevkif edilenler arasındaydı. 25 Kasım günü yapılan tutuklamalarda

Darülfünun Müdür-i Umumisi Süleymanpaşazade Mehmed Sami Bey de gözaltına

alınmıştı.

Kâmil Paşa Hükümeti’nin tutuklama dalgasında hapse gönderilenler kadar bir

türlü tutuklanamayan İttihatçılar da mevcuttu. Son kongrede Cemiyet’in Kâtib-i

Umumisi olarak seçilen Said Halim Paşa, göz hapsine alınmıştı. Hatta tutuklu

İttihatçıları ziyaret etmesine bile göz yumuluyordu. Talât Bey de tutuklanamayan

İttihatçılardandı. Tutuklanma emri 14 Kasım’da İkdâm gazetesinde yayınlanmasına

rağmen kendisi Beyoğlu’nda sivil kıyafetlerle dolaşmaktaydı. Hüseyin Cahid [Yalçın]

ve Mehmed Cavid Bey de yurtdışına kaçarak tutuklanmaktan kurtulmuşlardı.

Tutuklama dalgasının başladığı 13 Kasım’dan itibaren adı sürekli tutuklananlar

arasında gösterilenlerden biri de Mahmud Şevket Paşa idi. 16 Kasım’da Paşa’nın

yaveriyle birlikte gözaltına alındığı, ancak sonrasında salıverilerek göz hapsinde

tutulduğu söylenmekteydi. Aynı gün yapılan resmi açıklamalarda ise söz konusu

tutuklama haberi yalanlanmaktaydı. Yabancı basın tarafından abartıldığı belli olan

haberlere göre Mahmud Şevket Paşa, İttihatçılarla birlikte ülkede cumhuriyet rejimi

ilan ederek iktidara geçmeyi plânlıyordu.293

3.2.2. İttihatçılara Yönelik Suçlamalar ve Savunmalar

Kasım sonlarına doğru, Divan-ı Harbi-i Örfi, tutuklamalarla ilgili olarak

hazırlanan iddianameyi resmen duyurdu. İddianame kapsamında esas suç unsuru

293 Tutuklamalara ilişkin yabancı ve yerli basından derlenen geniş bilgiler için: Aykut Kansu,

İttihadcıların Rejim ve İktidar Mücadelesi 1908-1913, s. 448-451; Hayri Efendi’nin tutuklanması ve

tutukluğu sırasındaki izlenimleri için: Mustafa Hayri Efendi’nin Günlükleri, s. 212-236.

77

olarak öne çıkan eylemin 7 Ekim günü, Darülfünun öğrencilerinin de katılımıyla Babı

Âli önünde gerçekleştirilen ‘‘Harb Mitingi’’ olduğu söylenmekteydi. Gösteriye

katılanların çoğunluğunun öğrencilerden çok, içinde İttihatçılar ve sivil giyimli

subaylardan oluşan bir gruptan oluştuğu söyleniyordu. ‘‘Memleketi sattınız’’

sloganları eşliğinde sadaret önünde yapılan gösterinin gerçek amacının Hükümet’i

düşürmek olduğu iddia ediliyordu. Balkan Savaşı sırasında cepheye gönderilen

askerlere İttihatçılar tarafından satılmış bir Hükümet için savaşmamalarını telkin eden

propagandalar yapıldığı yine iddianamede yer alıyordu. İttihatçıların komplo kurarak

Padişah, Kâmil Paşa ve Nâzım Paşa’ya bombalı suikast düzenleyecekleri dahi iddialar

arasındaydı.294

Bedros Hallaçyan, Harbiye Nezareti’nde tutuklu haldeyken Saint Petersburg

merkezli Retsch gazetesine verdiği mülakatta, söz konusu suçlamaları reddederek

Divan-ı Harbi-i Örfi’nin iddianamesinde geçen komplo ve suikast iddialarının temelsiz

olduğunu savunuyordu. Hallaçyan, Divan-ı Harbi-i Örfi’nin tüm üyelerinin 1912

yazında İttihatçı Hükümet’e karşı yapılan komplonun faillerinden olan Halaskâr

Zabitan Grubu’na mensup olduklarını vurguluyordu. Cavid Bey de benzer

açıklamaları yine yabancı basına yapmıştı. Pester Lloyd’un İstanbul muhabiri Felix

Valyi’ye verdiği mülakatta, Türk askerinin durumunun iyi olduğunu, Bulgarlara karşı

alınan mağlubiyette askerin bir suçu bulunmadığını, ordunun başarısızlığının ve ordu

içerisindeki karışıklıklarının sorumlusunun aslında Nâzım Paşa olduğunu

vurguluyordu. İttihatçıların son bir umutla Mahmud Şevket Paşa’yı başa geçirme

çabası olumsuz sonuçlanmış ve savaş Osmanlı’nın aleyhine gelişmişti.295 Hâlbuki

birkaç ay öncesinde Mahmud Şevket Paşa’yı Harbiye Nezareti’nden düşüren yine

İttihatçılar olmuştu.

İttihatçıların, baskı ve sindirme politikasına karşı tepkisi yok oluşa doğru giden

bir siyasi teşebbüsten çok, gücünü korumaya ve doğru zamanda iktidar mevkiini

yeniden ele geçirmeye hazırlanan bir siyasi oluşuma benziyordu. Nitekim kendi

içlerinde dahi bu yönde birbirlerini teskin etmekteydiler.296 Talât Bey ve Said Halim

294 Aykut Kansu, İttihadcıların Rejim ve İktidar Mücadelesi 1908-1913, s. 453-454.

295 A.e., s. 455-457.

296 Celal Bayar’ın bu konudaki ifadesi: ‘‘Müşterek tehlike karşısında samimi fikir arkadaşlarımızın,

gayreti, cesaretleri artmıştı. Birbirimize daha yakındık. Zayıf kalpli veya sade şahsını düşünen

78

Paşa istisna olmak üzere önde gelen İttihatçılar ya tutuklanmış ya da yurtdışına

kaçmıştı. Cemiyet’in siyasetini İstanbul’da tek başına göğüsleyip tatbik etmek Talât

Bey’e kalmıştı. Nitekim devlet erkânı ile kendi başına görüşmelere giriyor, hemen

hemen saklanmaya bile lüzum görmüyordu.297

3.2.3. Mütareke ve Barış Görüşmeleri

Bulgar ordusu, Çatalca Hattı’na kadar çekilmiş olan Türk ordusuna karşı

neredeyse bir aydır hareketsiz vaziyetteydi. 17-18 Kasım’da başlayan Bulgar saldırısı,

Türk ordusunun hazırlıklı olması, cephe hattını iyi tahkim etmesinden dolayı tam bir

başarısızlığa uğradı.298 Aynı günlerde Büyük Güçler’e ait donanma da İstanbul’da

demirleyerek kente çıkarmada bulundu. Kâmil Paşa’nın öncesinde Büyük Güçler’e

yaptığı yabancı unsurların can güvenliğiyle ilgili çağrıyı dikkate alan Avrupalı

Devletler, kendi maiyetlerindeki elçilik, konsolosluk, okul, hastane, banka ve diğer

kurumlara iki binden fazla asker yerleştirdi. İngiliz Başbakanı Asquith, Avam

Kamarası’nda yaptığı bir konuşmada, Osmanlı Hükümeti’nin desteği ve iş birliği

sayesinde beş yüze yakın İngiliz askerinin yabancıları korumak maksadıyla karada

konuşlandığını açıklıyordu.299

Büyük Güçler’in asker çıkarmaları, şehir üzerindeki nüfuzlarını bölgelere

ayırarak gerçekleştirildi. Buna göre Yeni Köprü’den Eski Köprü’ye kadar olan bölge

Fransızlara, Eski Köprü’den Kasımpaşa’ya kadar olan bölge ise Avusturya-Macaristan

ile İspanyol ve Romen askerler tarafından denetleniyordu. Ruslar Salıpazarı’ndan

Yeni Köprü’ye kadar olan kısma hâkimdi. İtalyanlar Tophane-Galatasaray arasını

kontrol ederken, Almanya ve Hollanda askerleri Taksim Kışlası’ndan Pertevniyal

Valide Sultan Camii’ne kadar olan kısma hâkimdi. İngiliz Büyükelçiliği ile Taksim

Kışlası arasını dört yüzden fazla İngiliz askeri koruyordu. Fransızlar ayrıca Şişli,

dostlarımızın çoğu da yanımıza uğramaz olmuşlardı.’’, Celal Bayar, Ben de Yazdım Milli Mücadeleye

Gidiş, C.III, İstanbul, Sabah Kitapçılık, 1997, s. 151.

297 Hüseyin Cahid Yalçın, Talât Paşa, s. 90-91.

298 Ernst Christian Helmreich, The Diplomacy of the Balkan Wars, s. 201-203.

299 ‘‘The Position at Constantinople: Prime Minister’s Statesment’’, Guardian, 20 November (Kasım)

1912, s. 10.

79

Karaköy ve Nişantaşı taraflarındaki Fransız okul ve hastanelerini koruma altına

almışlardı. İngiliz savaş gemisi Weymouth Samatya açıklarında demirlerken,

Amerikan savaş gemisi Scorpion Karadeniz’e yakın kısımları kontrol etmekteydi.

Aksi bir durum olması halinde Rus savaş gemisi Kubanetz de Patrikhane’yi korumak

üzere Haliç’e girecekti. Moda ve Haydarpaşa taraflarında ise Alman, Fransız ve

İtalyan savaş gemileri bulunuyordu. Her elçilik ve konsolosluk binası kente çıkan

askerlerin ait oldukları ülkelerce korunacaktı.300

Yabancı askerî unsurlar Heyet-i Vükela’da tartışmalara neden olmuştu.

Sunulan raporda, yabancı askerlerin taşıdıkları ağır silah ve toplar yüzünden halkta bir

galeyan halinin ortaya çıkabileceği vurgulanıyordu. Bilhassa Galata’da bulunan

Wiener Bank’ın çatısına yerleştirilen top ve mitralyözler halkta gözle görülür bir

tedirginliğe yol açmıştı. Hükümet, gerilimin artmasından ve yabancı askerler ile halk

arasında çıkabilecek gerginlik ve çatışmalardan endişeliydi. Hariciye Nezareti, 19

Kasım’da yabancı elçiliklere, karaya çıkan askerlerin güven ve itimat temin etmekten

çok anarşiye neden olabileceğini, söz konusu askerlerin geri çekilmesini, oluşabilecek

sorunlardan Osmanlı Hükümeti’nin mesul tutulamayacağını içeren bir nota gönderdi.

Polis müdüriyeti ve İstanbul muhafızlığı, yabancı askerlerin meyhaneler ve umuma

açık mekânlardaki taşkınlık ve tacizlerinden sürekli şikâyet etmekteydi.301

Bulgar saldırısı, 17-18 Kasım’da kesin bir başarısızlığa uğradığından Bulgarlar,

ateşkes için masaya oturmak zorunda kalmıştı. Aynı tarihlerde Hükümet, öncesinde

baskı altına aldığı, çoğunluğunu tutukladığı İttihatçıları salıvermeye başladı. Uzlaşma

zemini aradığı belli olan Hükümet’in, barış müzakerelerinin başlayacağı sırada

böylesine bir hamlede bulunması Avrupalı devletlere olumlu bir intiba bırakma

isteğinin göstergesiydi. Hükümet, bununla da yetinmeyerek Halaskârlardan oluşan

Divan-ı Harb-i Örfi’nin başkan ve üyelerini değiştirdi. Hatta İttihatçı olduğu bilinen

bazı subayları taktik ve stratejik öneme haiz görevlere atadı. Erkân-ı Harp Binbaşısı

Mustafa Kemal Bey, 21 Kasım’da Gelibolu Bolayır’daki harekât şube komutanlığına

atandı. Aynı şubede, Mustafa Kemal Bey’in yakın arkadaşı olan Ali Fethi [Okyar] Bey

ise kurmay başkanı olarak görevlendirildi. Erkân-ı Harp Miralayı Cemal Bey 26

300 ‘‘Embassies Protected by Naval Guards’’, The Times, 19 November (Kasım) 1912, s. 8.

301 Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, C. II/II, s. 125-126.

80

Aralık’ta Çatalca ordularının menzil müfettişliği görevine getirildi. Trablusgarp’tan

henüz dönmüş Erkân-ı Harp Kaymakamı Enver Bey ise X. Kolordu Kurmay

Başkanlığı’na atanmıştı.302 Nâzım Paşa, Cemiyet’e yakın subaylardan özellikle Enver

ve Cemal Beylere güven duymaktaydı.303

Ateşkes görüşmeleri ise sürünceme halinde devam ediyordu. 19 Kasım’da

Bulgar Hükümeti, İstanbul’da bulunan Rus Büyükelçisi aracılığıyla ateşkes şartlarını

Bab-ı Âli’ye bildirdi.304 Sırp ve Yunan devletlerinin de ateşkes şartlarını içeren bu

ortak notada; Edirne, içerisindeki askerî kuvvetler dâhil olmak üzere Bulgaristan’a,

İşkodra Karadağ’a, Yanya ise Yunanistan’a bırakılacaktı. Karadeniz’deki Bulgar

limanlarına yapılan abluka kaldırılacaktı. Çatalca’nın ötesinde kalan tüm Rumeli

toprakları boşaltılacak ve buralara yeninden hiçbir Osmanlı askerî unsuru

giremeyecekti.305

Söz konusu mütareke şartları oldukça ağırdı. Hükümet’e yakın basın bile

durumu kabullenmekte zorlanıyordu. 21 Kasım’da İkdâm Hükümet’in söz konusu

şartları kabul etmediğini duyuruyordu. Gazete 28 Kasım tarihli sayısında ise var olan

şartlarda yalnızca İstanbul’un Osmanlı Devleti’nde kaldığını vurgulayarak ağır

şartların kabul edilemez olduğunu, bu sebepten savaşa devam edilmesi gerektiğini

yazmaktaydı.306

28 Kasım’da, Bulgar tarafı ile olan ateşkes görüşmeleri devam etmekteydi.

Bab-ı Âli’nin Edirne’den vazgeçmesinde ısrar eden Bulgarlar ayrıca Karadeniz’deki

Bulgar şehirlerine Türk donanması tarafından uygulanan kuşatmanın da kaldırılmasını

istiyordu. Çatalca’da bulunan Bulgar ordusuna Edirne üzerinden geçerek ikmal

yapılabilmesi yine Bulgarlar tarafından istenmekteydi. Kâmil Paşa Hükümeti,

Karadeniz’deki ablukanın kalkmasına bağlı olarak Ege’deki Yunan ablukasının

kalkmasını, ayrıca İstanbul üzerinden Edirne’ye ikmal yapılmasını öneren bir tasarı

hazırladı. Ertesi gün Bulgar tarafı, Osmanlı delegelerinin yapmış olduğu teklifi kabule

302 M. Naim Turfan, Jön Türklerin Yükselişi: Siyaset, Askerler ve Osmanlı’nın Çöküşü, s. 338-339.

303 Ahmed Reşid Rey, Gördüklerim Yaptıklarım, s. 261.

304 ‘‘The Request for an Armistice: A Joint Reply’’, The Times, 20 November (Kasım) 1912, s. 8.

305 Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, C. II/II, s. 127.

306 ‘‘Sulha Doğru’’, İkdâm, 21 Teşrin-i Sani (Kasım) 1912, s. 1; ‘‘Mütareke ve Musalaha Şeraiti’’

İkdâm, 28 Teşrin-i Sani (Kasım) 1912, s. 1.

81

yanaşmakla birlikte Yunan delegelerin de ateşkes metnini görmesi gerektiğini öne

sürerek görüşmelerin iki gün sonraya ertelenmesi teklifinde bulundu.307 Sonraki

görüşmelerde Bulgar elçisi Danev, Osmanlı’nın Edirne’yi boşaltmasını, şehirdeki

askerlerin tahliye edilmesini istedi. Bulgarların iki günlük aradan ve Türk tarafıyla

varılan anlaşmadan sonra yeniden Edirne’yi istemesi üzerine Osmanlı delegeleri

Nâzım ve Mustafa Reşid paşalar söz konusu teklife karşı çıktılar. Bulgarlar daha sonra

Edirne’den vazgeçmekle birlikte on gün sonra Çatalca Hattı’nı ikmal etme hakkını

ateşkes metnine eklediler. Türk tarafı için ise Edirne’yi herhangi bir şekilde ikmal etme

şansı yoktu. Tasarı son şekliyle Türk tarafınca imzalandı, bunda Nâzım Paşa’nın

Mustafa Reşid Paşa’ya telkinleri etkiliydi. Nâzım Paşa, ateşkesi imzalamada

sorumluluğun Hükümet’e ait olacağını, kötü koşullarda olsa bile ateşkes yapılması

gerektiğini ve Edirne’nin ancak siyaseten kurtarılabileceğini söylüyordu. Nâzım Paşa,

kendi aleyhine olabilecek politik tehlikeleri de düşünerek bir an önce İstanbul’a

dönmeyi plânlıyordu. Bu sebepten ateşkes metnindeki aleyhte olan birçok maddeye

karşın mütarekenin bir an önce akdedilmesinden yanaydı. Kâmil Paşa, Nâzım Paşa’yı

dayandığı askerî güç sebebiyle kendi kabinesinde istemiyordu.308

Osmanlı Devleti ile Bulgaristan ve Bulgaristan tarafından temsil edilen

Karadağ ve Sırbistan arasında 3 Aralık akşamı Çatalca’da ateşkes ilan edildi.309

Anlaşmanın detayları ertesi gün tüm Avrupa basınında yer aldı. İmzalanan ateşkese

göre, savaş boyunca işgal edilen yerler elde kalacaktı. Osmanlı Devleti,

Karadeniz’deki donanma ablukasını kaldıracaktı. Kuşatma altında bulunan hiçbir

Osmanlı şehrine ilaç, mühimmat ve askeri malzeme de dâhil olmak üzere hiçbir

şekilde ikmal yapılamayacaktı. Bulgar ordusu ise denizden ya da demiryoluyla

karadan istediği her şekilde Çatalca Hattı’nda bulunan birliklerine malzeme

götürebilecekti. Bulgarlar, ateşkes anlaşmasının imzalanmasından on gün sonra

ikmale başlayabilecekti. Anlaşma’nın son maddesi, barış müzakerelerinin 13 Aralık’ta

Londra’da başlayacağını duyuruyordu.310

307 Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, C. II/II, s. 131-132.

308 Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, C. II/II, s. 137-139; Celal Bayar, Ben de Yazdım Milli

Mücadeleye Gidiş, C.III, s. 158.

309 ‘‘The Armistice’’, Guardian, 5 December (Aralık) 1912, s. 9.

310 Aykut Kansu, İttihadcıların Rejim ve İktidar Mücadelesi 1908-1913, s. 474.

82

Kâmil Paşa, 4 Aralık akşamı yaptığı resmî açıklamayla ateşkesin imzalanmış

olduğunu Osmanlı kamuoyuna ilan ediyordu. Açıklamada, Osmanlı Devleti ile

Bulgaristan, Karadağ ve Sırbistan arasında silahlı çatışmaların durduğu, yalnızca

henüz ateşkes imzalanmamış olan Yunanistan ile savaş halinin devam ettiği

bildiriliyordu. Ateşkes şartlarından yalnızca her ülkenin işgal ettiği bölgelerde

kalacağı ve barış müzakerelerinin çok yakında başlayacağı açıklanmıştı. Hükümet,

kamuoyuna yaptığı açıklamada İşkodra ve Edirne’nin ikmal edileceğini söylüyordu.

Hâlbuki anlaşma metninde böyle bir madde mevcut değildi. Hükümet tarafından

çıkmasına izin verilen Yeni Gazete, İkdâm, Sabah gibi gazeteler dahi sonraki günlerde

benzer iddiaları dile getirmekteydi.311

Ateşkes metninin gerçek içeriğini yalnızca Kâmil Paşa kabinesi biliyordu.

Nâzım Paşa’dan sonra Osmanlı ordusunun en yetkili kişisi Ahmed İzzet [Furgaç] dahi

mütareke görüşmelerinin içeriğinden haberdar değildi. Ahmed İzzet Paşa, Çatalca’da

yapılan ilk görüşmelerde Türk tarafını temsilen katılan Nâzım Paşa, Ticaret Nazırı

Reşid Paşa ve Kurmay Albay Ali Rıza Bey’in görüşmelerden oldukça ümitli

döndüğünü, Bulgarlarla birlikte diğer Balkan devletlerine karşı ittifak için olumlu bir

zemin bulunduğunu açıklıyordu. Ancak daha sonraki görüşmelerden hiçbir şekilde

haberinin olmadığı, Edirne ve İşkodra’ya hiçbir şekilde ikmal yapılamayacağını

öğrenmesinden anlaşılıyor.312

16 Aralık günü Saint James Barış Konferansı, Londra’da İngiltere Dışişleri

Bakanı Sir Edward Grey’in başkanlığında toplandı.313 Üçlü İtilaf, savaş öncesi

statükonun korunmasına yönelik olan politik duruşunu ve söylemlerini değiştirmişti.

Savaşın Türkler aleyhine çarçabuk gelişmesi ve ağır askeri yenilgiler bunda etkiliydi.

Dahası konferans sırasında da bu tavır Üçlü İtilaf tarafından sürdürülüyordu. Üçlü

İtilaf devletlerinden Rusya’nın İstanbul’da bulunan elçisi Michael Nikolaevich de

Giers, 19 Aralık günü Hariciye Nazırı Gabriel Noradunkyan ile görüştü. Elçi,

görüşmesinde Rus devletinin görüşünü bildiriyordu. Rus elçi, Noradunkyan’a yaptığı

açıklamada Rusya’nın Osmanlı’ya karşı olan barışçıl politikasının sürmesi için

311 A.e.

312 Ahmed İzzet Furgaç, Feryadım, C.I, Nehir Yayınları, İstanbul,1992, s. 138.

313 İsmail Hami Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, C.IV, 2. Baskı, Doğu Kütüphanesi

Yayınları, İstanbul, 2011, s. 540. [bundan sonra, İsmail Hami Danişmend, Kronoloji]

83

Edirne’nin Bulgaristan’a bırakılmasının şart olduğunu ileri sürüyordu.314 23 Aralık’ta

Noradunkyan ile tekrar görüşen Rus elçi, savaşın tekrar başlaması halinde Rusya’nın

tarafsız kalmayacağını açıkça ifade ediyordu. Rus tehditleri yalnızca bununla sınırlı

değildi. Rus elçisi de Giers, Paris elçisi Alexander Izvolsky’e yaptığı açıklamada

savaşın yeniden başlaması halinde Rusya’nın kendi sınırına yakın bölgelerde sert

tedbirler alacağını, hatta bu bölgelerde bulunan Kürt ve Ermeni unsurları da

ayaklanmaya teşvik edeceğini bildirmişti.315

Almanya’nın İstanbul’da bulunan elçisi Baron Hans von Wangenheim, 20

Aralık günü Hariciye Nazırı Gabriel Noradunkyan ile görüştü. Wangenheim,

görüşmede Osmanlı’nın, Edirne için ısrar etmemesini vurguluyordu. Wangenheim,

sınır hattının belirlenmesinden sonra Osmanlı Devleti’nin tek komşusu olarak

Bulgaristan’ın kalacağını, Bab-ı Âli’nin Sofya ile bu sebepten iyi geçinmesi

gerektiğini ifade ediyordu. Alman elçi, İstanbul yönetiminin Edirne’nin terk

edilmemesi konusunda fazla ısrarcı olmamasını tavsiye ediyordu.316

Fransa ise İstanbul’daki elçisi Maurice Bompard aracılığıyla Bab-ı Âli’yi baskı

altına almaya çalışıyordu. 20 Aralık’ta, Wangenheim’ın görüşmesinden önce

Noradunkyan ile görüşen Bompard, Edirne’nin terk edilmemesi durumunda büyük bir

ihtimalle savaşın tekrar başlayacağını vurguladı. Bompard, bu durumda Osmanlı’nın

şimdikinden daha zor bir pozisyona düşeceğini söyleyerek Anadolu’da dahi

karışıklıklar çıkabileceğini ima etti. Söz konusu karışıkların da Büyük Güçler’in

müdahalesine yol açabileceğini söyleyen Fransız elçi, Anadolu’da çıkacak

karışıklıkların Osmanlı’nın içişlerine karışılmasının önünü açacağını söylüyordu.317

Aynı gün İngiliz Büyükelçi Sir Gerard Lowther ile Noradunkyan arasında da

bir görüşme gerçekleşti. İngiliz elçi, Osmanlı delegelerinin Londra’daki demeçlerinin

iyi bir etki bırakmadığını söyleyerek Türk tarafının daha uysal davranması gerektiğini

öğütlüyordu.. Noradunkyan, Edirne’nin terki meselesini Londra’da toplanacak olan

Büyükelçiler Konferansı tarafından karara bağlanması gerektiğini ileri sürmekteydi.

Sir Gerard Lowther, bu fikrin Hükümet’in Edirne’yi doğrudan terk etme

314 Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, C. II/II, s. 190.

315 A.e., s. 198-199.

316 A.e., s. 191-192.

317 A.e., s. 191.

84

sorumluluğundan kaçınmak için Noradunkyan tarafından özel olarak düşünülmüş bir

kaçamak yol olduğunu anlamakta gecikmedi. Hükümet, bu yolla Edirne’yi terk

etmekteki siyasal sorumluluğu üstünden atacak, bu zor kararı Büyük Güçler’in baskısı

altında vermiş gibi görünecek, böylelikle siyasi hayatını kurtarmış olacaktı. 318

23 Aralık’ta Balkan İttifakı’nın barış şartları Osmanlı delegelerine sunuldu. Bu

şartlara göre Osmanlı Devleti, Gelibolu ve Çanakkale Boğazı’da dahil, Midye’nin

doğusundaki Malatra Körfezi’nden Çorlu dahil olmak üzere Tekfurdağı’nın

[Tekirdağ] doğusuna kadar olan hatta kalan işgal edilmemiş topraklara sahip olacak,

bu hattın kuzey ve batısında kalan tüm Osmanlı topraklarını ise terk edecekti. Edirne,

İşkodra ve Yanya bu şartlara göre teslim edilecekti. Osmanlı Devleti, ayrıca Ege

adalarını Yunanistan’a bırakarak Girit üzerindeki tüm haklarından da

vazgeçmeliydi.319

28 Aralık’ta Londra Konferansı’nın altıncı oturumunda Reşid Paşa, Osmanlı

Devleti’nin karşı önerilerini sundu. Edirne’nin doğrudan Osmanlı egemenliğinde

kalması sunulan şartların ilkiydi. Makedonya bölgesi ise başkenti Selânik olmak üzere

Balkan İttifakı’nın aday gösterip Padişah’ın tasdik edeceği, tercihen Protestan bir

prens tarafından yönetilecekti. Arnavutluk ise özerk bir yönetime kavuşacak, Osmanlı

hanedanından bir şehzadenin beş yıllığına Arnavutluk’un başında bulunması

sağlanacaktı. Beş yılın ardından bu süre tekrar yenilenebilecekti. Ege adalarının ise

Anadolu’nun ayrılmaz bir parçası olduğunu savunan Osmanlı delegeleri, mutlak

surette adaların Osmanlı yönetiminde kalması gerektiğini söylüyordu. Balkan İttifakı

aynı gün söz konusu Osmanlı önerilerini reddetti.320

Türk tarafının önerilerine karşılık İngiltere, barış görüşmelerinin kesilmemesini

tavsiye ediyordu. 28 Aralık’ta Osmanlı delegelerinin önerilerini sunmasının ardından

İngiliz Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Sir Arthur Nicolson, Tevfik Paşa’ya ordunun

devleti kurtaracak durumda olmadığını, mali açıdan Osmanlı hazinesinin sıkıntılar

yaşadığını, eğer savaş yeniden başlarsa Doğu Anadolu ve Suriye üzerinden çıkabilecek

olaylar neticesinde Anadolu’daki Osmanlı varlığının da tehlikeye düşebileceğini

318 A.e., s. 193-194.

319 Aykut Kansu, İttihadcıların Rejim ve İktidar Mücadelesi 1908-1913, s. 489.

320 Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, C. II/II, s. 208-209.

85

iletti.321 İngiltere, tıpkı müttefiki Rusya gibi Anadolu’daki Ermeni ve Kürt unsurların

savaşın yeniden başlaması halinde kışkırtılabileceğini ima ediyordu.

Kâmil Paşa Hükümeti, Büyük Güçler’in baskılarına direnmeye çaba gösterecek

durumda değildi. Edirne’nin ikmali meselesi konferans başladığından beri Osmanlı

delegeleri tarafından dillendirilmiş, ancak daha sonra bu meselenin üstü örtülmüştü.

Osmanlı ordusunun Çatalca Hattı’ndaki direniş gücü kuşkuluydu. Eğer Osmanlı hattın

gerisinde güçlü olsaydı, Edirne’nin ikmalinden büyük bir ihtimalle

vazgeçmeyecekti.322

29 Aralık’ta akşam saatlerine kadar süren Heyet-i Vükela toplantısında

Hükümet, barış müzakerelerindeki Arnavutluk, Girit ve Ege adaları gibi tartışmalı

konuların Büyükelçiler Konferansı’na havale edilmesine karar verdi.323 30 Aralık’taki

Londra Konferansı’nın yedinci oturumunda Osmanlı delegeleri Hükümet kararını

tatbik ederek bazı sorunlu konuların Büyük Güçler’in inisiyatifine bırakılmasını talep

etti.324 Hükümet’e yakın gazeteler kararı Osmanlı yönetiminin barış taraftarı olmasını

ispat ettiği değerlendirmesinde bulunuyordu. Hükümet’in Büyük Güçler’e duyduğu

itimat da ayrıca vurgulanıyordu.325

3 Ocak 1913 tarihli oturumda Osmanlı delegeleri, birçok toprak talebinden

vazgeçtiklerini açıkladı. Trakya’nın batısındaki topraklardan bütünüyle vazgeçen

Osmanlı Devleti, eğer Ege adaları Türk tarafına verilirse Girit üzerindeki egemenlik

hakkından da vazgeçileceğini duyurdu. Balkan İttifakı, aynı gün Türk tarafını savaşın

sonuçlarını göz ardı etmekle ve barış görüşmelerini kesmek için meşruiyet aramakla

suçladı. 6 Ocak tarihine kadar Edirne ve Ege adaları üzerindeki haklarından

vazgeçmemesi halinde görüşmelerin kesintiye uğrayacağını ilan etti. Balkan İttifakı,

böylelikle Osmanlı Devleti’ne ültimatom vermiş oluyordu.326

321 A.e., s. 209.

322 ‘‘Peace and Alternative’’, The Observer, 29 December (Aralık) 1912, s. 6.

323 ‘‘Impossibility of Ceding Adrianople’’, Guardian, 30 December (Aralık) 1912, s. 7.

324 ‘‘The Conference: To Day’s Meeting’’, Guardian, 31 December (Aralık) 1912, s. 8.

325 ‘‘Müzekerat-ı Sulhiye Hakkında: Bab-ı Âli’nin Yeni Kararı’’, İkdâm, 2 Kanun-i Sani (Ocak) 1913,

s. 1.

326 ‘‘Another Turkish Offer: Crete Now Given Up’’, Guardian, 4 January (Ocak) 1913, s. 9; ‘‘Turkey’s

Offer’’, Guardian, 4 January (Ocak) 1913, s. 9.

86

6 Ocak 1913 tarihli onuncu oturumda, Mustafa Reşid Paşa, Osmanlı Devleti’nin

Edirne ve Ege adaları dışındaki tüm toprak taleplerinden vazgeçtiğini duyuran bir

teklif sundu. Balkan İttifakı, söz konusu teklifi yetersiz bularak görüşmelerin askıya

alındığını duyurdu. Bunun üzerine Türk tarafı ‘‘askıya alınma’’nın ne olduğunu

sorarak toplantı başkanını protesto etti. Balkan İttifakı, yaptığı açıklamada

müzakerelerin geçici bir süreyle ertelendiğini ancak kesilmediğini, Osmanlı delegeleri

tatmin edici bir teklifle gelmediği müddetçe yeni bir görüşme yapılamayacağını ilan

etti.327

Büyük Güçler ve Balkan İttifakı’nın uzlaşmasının ardından 17 Ocak’ta Büyük

Güçler, İstanbul’da bulunan en kıdemli elçi olmasından dolayı Avusturya-Macaristan

elçisi Marquis Johann von Pallavicini aracılığıyla Bab-ı Âli’ye Edirne ve Ege

adalarının derhâl terk edilmesini içeren ortak bir nota verdi.328

3.3. Kâmil Paşa Hükümeti’nin Sonu: Bab-ı Âli Baskını

3.3.1. İttihatçıların Hükümet Darbesi Hazırlığı

Büyük Güçler’in ortak notası, Edirne’yi terk etmeye razı olan Kâmil Paşa için

önemli bir mazeretti. Ancak ordu içerisindeki muhalefet ve İttihatçıların göstereceği

tepki sebebiyle, sadece böylesine bir gerekçeyle bunu yapabileceğinin farkında olan

Kâmil Paşa, durumun vahametini biliyordu. Edirne’nin terk edilmesi durumunda

ülkede iç savaş tehlikesiyle karşı karşıya kalınabileceğini İngiliz elçisi Sir Gerard

Lowther’a açıklamıştı. Paşa, bu durumda şehrin içerisinde bulunan Osmanlı ordusuna

askerî tören yapılarak kentin boşaltılabileceğini ima ediyordu. Kamuoyunun tepkisini

önlemek amacıyla Edirne’nin Büyük Güçler tarafından belirlenen Müslüman bir vali

aracılığıyla serbest bir kent haline gelmesini ise kabul etmeye hazırdı.329

327 ‘‘Peace Conference: ‘Suspended’ by the Allies’’, Guardian, 7 January (Ocak) 1913, s. 9; ‘‘Turkish

Delegates Excited’’, Guardian, 7 January (Ocak) 1913, s. 9.

328 ‘‘Müdahale Dün Oldu’’, Tercüman-ı Hakikat, 18 Kanun-i Sani (Ocak) 1913, s. 1.

329 Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, C. II/II, s. 244.

87

İttihatçılar ordu içerisinde propaganda faaliyetlerine çoktan girişmişlerdi.

Ordudaki subaylara İttihat ve Terakki Cemiyeti mührünü taşıyan bildiriler

dağıtılmaktaydı. Bildiride Edirne’nin terk edilmesine karşı çıkılarak ne olursa olsun

savaşa devam edilmesi gerektiği söyleniyordu.330 İstanbul’da bulunan İngiliz askeri

ataşesi, Sir Gerard Lowther’a sunduğu raporda çoğu subayın Edirne’yi terk etmektense

savaşa devam edilmesini tercih ettiğini belirtiyordu.331 Birçok subay, 1912 yazında

gerçekleşen hükümet değişikliğini savaşın esas nedeni olarak görüyordu. Eğer

İttihatçılar başta olsaydı savaşın önlenebileceğini düşünen subayların sayısı

azımsanmayacak kadar çoktu.332

1912 Kasım ayında gerçekleşen görüşmede Kâmil Paşa, Cemiyet ile uzlaşmayı

reddetmişti. Talât Bey, Brüksel’de bulunan Cemiyet mensuplarına yazdığı 14 Ocak

1913 tarihli mektupta, bir darbe yapmaya karar verdiklerini ifade ediyordu. Mektupta

Kasım ayının ortasından itibaren geçen iki aylık sürede İttihatçıların faaliyetleri

anlatılıyor ve bir darbe plânının genel stratejisi ve yapılış şeklinden bahsediliyordu.

Kasım ayının ortalarından itibaren alınan zaman çizelgesi ise Kâmil Paşa ile olan

görüşmeyle örtüşmekteydi. Mektupta zaman belirtilmeksizin toplantılar yapıldığı ve

bu toplantılar sonrasında darbeye karar verildiği aktarılıyordu.333 Talât Bey’in

mektubunda bahsettiği toplantı 25 Aralık 1912 tarihinde Beşezade Emin Bey’in

Vefa’daki evinde gizlilikle yapılmıştı. Toplantıda Prens Said Halim Paşa, Ziya

[Gökalp] Bey, Binbaşı İsmail Hakkı, Ali Fethi [Okyar] ve Mithat Şükrü Bey ile Cemal

Bey, Doktor Nâzım ve Kara Kemal gibi önde gelen Cemiyet üyeleri hazır bulundu.

Kâmil Paşa Hükümeti’ni devirmenin tartışıldığı toplantı sonuçsuz kaldı. Ali Fethi

[Okyar] Bey’in itirazları sonucu etkili bir karar alınamadı. On gün sonra yapılan ikinci

toplantıda Enver Bey katılımcıları ikna ederek Hükümet’i devirme kararı verdi. Bu

toplantıda Ali Fethi Bey bulunmuyordu.334

330 ‘‘Powers to Advice to the Porte’’, Guardian, 31 December (Aralık) 1912, s. 9.

331 Glen Wilfred Swanson, ‘‘Mahmud Şevket Paşa and the Defense of the Ottoman Empire: A Study of

War and Revolution during the Young Turk Period’’, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Indiana University

,1970, s. 170. [bundan sonra, Swanson, Mahmud Şevket Paşa and the Defense of the Ottoman Empire]

332 ‘‘Kiamil and the War’’, Guardian, 10 January (Ocak) 1913, s. 10.

333 Feroz Ahmad, İttihat ve Terakki 1908-1914, s. 147-148.

334 Ziya Şakir Soko, Yakın Tarihin Üç Büyük Adamı Talat-Enver-Cemal Paşalar, İstanbul, Akıl

Fikir Yayınları, 2011, s. 56-57; [bundan sonra, Ziya Şakir Soko, Talat-Enver-Cemal Paşalar], Mustafa

Ragıp Esatlı, İttihat ve Terakki Tarihinde Esrar Perdesi…, s. 315-318; Şevket Süreyya Aydemir,

Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa, C.II, s. 380-381.

88

Dâhiliye Nazırı Ahmed Reşid Bey söz konusu toplantılardan haberdar olmuştu.

Günü ve saatine kadar detaylı olan darbe ihbarını haber almıştı. Büyük bir ihtimalle

Halaskâr Zabitan Grubu’na bağlı subaylardan söz konusu müdahalenin istihbaratını

edinmişti.335 Bu sebeple, 13 Ocak’tan itibaren Beyoğlu’ndaki Cadde-i Kebir, Harbiye

Nezareti ve diğer önemli bölgelere konuşlandırılmış polis sayısı arttırılmış, caddelerde

süvari birlikleri dolaşmaya başlamıştı. İttihatçılığından şüphelenilen tüm asker ve

siviller ise polis tarafından devamlı takibat altında tutuluyordu.336

Aynı günlerde Halaskâr Zabitan Grubu’na mensup subaylar da benzer

hazırlıklar yapmaktaydı. Talât Bey’in hükümeti etkilemeye yönelik çabalarından

rahatsız olan grup, Talât Bey’e suikast düzenlemek istiyordu. Yerebatan’daki evinden

her akşam Cemiyet Merkez-i Umumisi’ne yaptığı yolculuğu takip eden gruba bağlı

subaylar söz konusu suikast planını Prens Sabahaddin’e bildirmiş, Prens’in şiddetli

itirazları sonucu bu tertipten vazgeçmişlerdi.337

Enver Bey, 4 Ocak 1913 tarihinde Alman bir arkadaşına yazmış olduğu

mektubunda, Hükümet’in şerefli olmayan bir barışa doğru gittiğinden bahsederek

yakında ‘‘içerde birbirimizi boğacağız’’ diyordu. Aynı mektupta darbe plânından da

bahseden Enver Bey, başarılı olmaları halinde şerefli olmayan bu barıştan

sakınılabileceğini söylüyordu.338 Enver Bey, Trablusgarp’tan Kasım sonlarına doğru

dönmüş, Nâzım Paşa’nın sayesinde X. Kolordu Kurmay Başkanlığı’na atanmıştı.

Çatalca Hattı’nı bizzat ziyaret etmiş, subaylara hitaben fikir ayrılıklarına son verilerek

vatan için bir araya gelinmesi gerektiği üzerine heyecanlı bir konuşma yapmıştı.339

Fikir ayrılıklarını bir kenara bırakmayı öneren Enver Bey, 10 Ocak tarihli mektubunda

ise bu kez Hükümet’i devirmeyi ve yerine güçlü bir Heyet-i Vükela geçirmenin

gereğini vurguluyordu. Enver Bey bu iş için Nâzım Paşa’yı uygun görüyor, onun

enerjik ve dürüst olduğunu savunuyordu. Aynı mektupta Sultan Reşad ile de

335 Ahmed Reşid Rey, Gördüklerim Yaptıklarım, s. 274-275; Şevket Süreyya Aydemir,

Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa, C.II, s. 369.

336 Aykut Kansu, İttihadcıların Rejim ve İktidar Mücadelesi 1908-1913, s. 513-514.

337 Hasan Amca, Doğmayan Hürriyet Yarıda Kalan İhtilal&Tehcirin İç Yüzü&Nizamiye

Kapısı&Prens Sabahaddin ve Taklib-i Hükümet, İstanbul, Alfa Yayınları, 2013, s. 250-251. [bundan

sonra Hasan Amca, Doğmayan Hürriyet Yarıda Kalan İhtilal…]

338 M. Şükrü Hanioğlu, Kendi Mektuplarında Enver Paşa, İstanbul, Der Yayınları, 1989, s. 218-219.

339 ‘‘The Allies Demands: Indignation in Turkey’’, Guardian, 26 December (Aralık) 1912, s. 5.

89

görüştüğünü ifade eden Enver Bey Sultan’ın tereddüt göstermekle birlikte hükümet

değişiminin gerekliliğine inandığını aktarmaktaydı.340

Gerçekte Sultan Reşad İttihatçıların Hükümet’e darbe yapacağından

haberdardı. Enver Bey’in mektubunda bahsettiği görüşme bir hükümet değişikliği

önerisiydi. Gerçek darbe plânı ise Talât Bey aracılığıyla Saray’a bildirilmişti. Talât

Bey, baskından birkaç gün önce Saray görevlilerinden Sabit Bey ile görüşmüş, darbe

plânını ona detaylı bir şekilde aktarmıştı.341

Nâzım Paşa, hem Hürriyet ve İtilâf Fırkası temsilcileriyle, hem de Cemiyet ile

temas halindeydi. Gümülcineli İsmail önderliğindeki İtilâf Fırkası, Kâmil Paşa

Hükümeti’ni düşürmek için Nâzım Paşa’yı sadaret makamına getirmeyi

amaçlıyordu.342 Paşa’nın İtilâf Fırkası ile olan görüşmelerinin ayrıntısı bilinmemekle

beraber hem İttihatçıların hem İtilafçıların aynı zaman aralıklarında Nâzım Paşa’yı bir

hükümet değişikliği için ikna etmeye çalıştığı anlaşılıyordu. Nâzım Paşa, girmiş

olduğu pazarlıklar sonucunda 4 Ocak 1913’te bir istifa mektubu dahi kaleme almıştı.

Paşa, istifa sebebi olarak kendisine gösterilen muamele ve güvensizliği gerekçe

gösteriyordu.343 Paşa’nın kabineden istifasıyla Sadrazam Kâmil Paşa’nın düşüşü

sağlanacaktı. Bu mektup büyük bir ihtimalle Enver Bey’in telkinleri sonucu yazılmıştı.

Enver Bey bir süredir Nâzım Paşa ile görüşüyor, savaşçı politikalar için kendisinden

destek istiyordu. Enver Bey, 10 Ocak tarihli aynı mektubunda şöyle diyordu:

‘‘…bugün ilk defa onunla siyasetten konuşurken, kendini savaştan yana, Heyet-i Vükela’ya

karşı ilân etmesini teklif ettim, böylece ordunun ve halkın sempatisini kazanacaktır.’’344

Bir başka teklif Aralık sonlarında, Muharrem ayının onuncu gününde,

Muharrem tebriki vesilesiyle Prens Said Halim Paşa tarafından eski dostu olan Nâzım

Paşa’ya yapılmıştı. Yapılan görüşmede Said Halim Paşa, Nâzım Paşa’ya hükümetten

istifa ederek kabineyi düşürmeyi ve İttihat ve Terakki’nin kuracağı kabinenin başına

geçmeyi teklif etti. Said Halim Paşa aynı zamanda Nâzım Paşa’yı yaşanan askerî

340 M. Şükrü Hanioğlu, Kendi Mektuplarında Enver Paşa, s. 220.

341 Mustafa Hayri Efendi’nin Günlükleri, s. 351-352.

342 Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi, Muhalefetin İflası, s. 73.

343 Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi, Yıldız (Y.) Kâmil Paşa Evrakı (EE. KP.) 35/3496 (Harbiye

Nazırı Nazım Paşa'nın 22 Kanun-i Evvel 1328 [4 Ocak 1913] tarihli istifa yazısı).

344 M. Şükrü Hanioğlu, Kendi Mektuplarında Enver Paşa, s. 220.

90

bozgunları gerekçe göstererek üstü kapalı tehdit de etmişti. Said Halim Paşa, bir

anlamda teklifin kabul edilmemesi halinde yaşanabilecek tehlikelere işaret

ediyordu.345 Benzer bir bilgi Alman Büyükelçi Wangenheim’ın 6 Ocak tarihli

raporunda da vardı. İttihatçılarla yapmış olduğu görüşmeyi Alman Dışişleri’ne aktaran

Wangenheim, raporda Cemiyet’in çok yakında iktidarı ele geçireceğini, kurulacak

olan kabinenin başında Nâzım Paşa’nın olacağını, Başkumandanlık Vekâleti’nin ise

Ahmed İzzet Paşa’ya verileceğini bildiriyordu. Wangenheim birkaç gün sonra

Mahmud Şevket Paşa ile de görüşmüş, Paşa’dan hükümetin kesin olarak

düşürüleceğini haber almıştı. Wangenheim aynı görüşmede Mahmud Şevket Paşa’ya

uyarılarda bulunarak hükümete yapılacak müdahalenin yol açabileceği tehlikelerden

söz etmişti.346

17 Ocak 1913 tarihinde Büyük Güçler’in söz konusu notası İttihatçı zabitler

başta olmak üzere Cemiyet’i harekete geçirmeye teşvik etti. Bir süredir plânlanan

darbe için son bir görüşme gerçekleştiren Said Halim Paşa, Ahmed İzzet Paşa, eski

sadrazam Hakkı Paşa ve Talât Bey, 21 Ocak günü Prens Said Halim Paşa’nın

Yeniköy’deki yalısında toplandı. Toplantıdan, Hükümet eğer Büyük Güçler’e vereceği

cevabî notayla Edirne’nin terk edilmesini kabul ederse, Kâmil Paşa Hükümeti’ne

müdahale ederek onu devirmekten başka bir yol olmadığı yolunda karar çıktı.

Toplantıda müdahaleden sonra yeniden kurulacak olan kabinede sadrazamlığa

Mahmud Şevket Paşa’nın geçirilmesinde mutabık kalındı.347

Aynı toplantıda Kâmil Paşa’yı savaşa zorlamak için ikna edilmesi, o da olmazsa

istifa için baskı yapılması kararlaştırıldı. Meclis-i Âyan üyesi bir İttihatçı, Tercümanı

Hakikat gazetesinde de yayınlanmış olan bu talepleri Kâmil Paşa’ya iletti. Paşa bu

görüşmede İttihatçıların tüm tekliflerini reddetti.348

Sadrazam Kâmil Paşa, Büyük Güçler’in Edirne’yi terkine dair notasını

görüşmek üzere bir saltanat şurası topladı. Öneri Şeyhülislam Cemaleddin Efendi’den

gelmişti. Bu toplantıda verilecek cevabî nota ile ilgili müzakereler yapılacak, devletin

üst düzey bürokratları, subayları, devlet adamları ve ulema toplantıda hazır

345 Mustafa Ragıp Esatlı, İttihat ve Terakki Tarihinde Esrar Perdesi…, s. 371-374.

346 Swanson, ‘‘Mahmud Şevket Paşa and the Defense of the Ottoman Empire’’, s. 173-174.

347 Aykut Kansu, İttihadcıların Rejim ve İktidar Mücadelesi 1908-1913, s. 524-525.

348 A.e., s. 525.

91

bulunacaktı. Kabine içerisinde ültimatomun tamamen reddedilmesi olanaksız

görülüyordu. Ancak bazı maddeler üzerinde değişiklik yapılabilirdi.349 Kabine’nin bu

sorumluluğu tek başına alması siyasi intiharla eş değer olacağından, bir saltanat şurası

toplamak suretiyle en azından siyasi sorumluluk paylaşılmış olacaktı.

Şura-yı Saltanat 22 Ocak günü Dolmabahçe Sarayı’nda toplandı. Toplantıya

Mahmud Şevket Paşa ve Aristidis Paşa haricinde İttihat ve Terakki’yle yakın olan

hiçbir devlet görevlisi davet edilmemişti. Mahmud Şevket Paşa ise toplantıya

çağrılmasına rağmen gelmedi.350 Büyük bir ihtimalle Mahmud Şevket Paşa,

toplantıdan notayı kabule dair tavsiye kararı çıkacağının farkındaydı. Toplantının

başlamasından önce Sultan Reşad, Veliaht Yusuf İzzeddin, Şehzade Vahdettin ve

Abülmecid Efendi’yi ağırladı. Sonrasında Şeyhülislam Cemaleddin Efendi ve Kâmil

Paşa ile görüştü. Sultan Reşad adına oturumu Kâmil Paşa açarak bir konuşma yaptı.

Konuşmasında şuranın görev ve yetkilerini açıkladı. Buna göre şuranın yetkisi

danışma meclisinden öteye gitmiyordu, oturum sonunda oylama dahi yapılmayacaktı.

Sonrasında Büyük Güçler’in vermiş olduğu notanın Türkçe çevirisi okundu. Hemen

ardından Harbiye Nazırı Nâzım Paşa, ordunun durumunu özetleyerek yeni bir savaşa

girmeye ordunun gücünün yetmeyeceğini ifade etti. Daha sonra mali durumun

tartışıldığı şurâda barış için şartsız destek istendi.351 Toplantının sonunda Büyük

Güçler’in ortak notasındaki koşullar şurâya katılanların çoğunluğunca kabul edildi.352

Yalnızca İstanbul Baş Müdde-i Umumisi İsmail Hakkı Bey ve onu destekleyen üç dört

kişi savaşın devamından yanaydı.353

Cevabî notada Edirne şehrinin etrafıyla beraber tarafsız ve bağımsız bir şehir

haline getirilmesi düşünülüyordu. Şehrin idaresi Büyük Güçler tarafından belirlenecek

olan Müslüman bir vali tarafından deruhte edilecekti. Valinin başkanlığında

toplanacak olan mecliste her dinin ruhani önderleri yer alacak, meclisin başkan

yardımcısı ise şehre atanan kadı tarafından gerçekleştirilecekti. Şehirde ihtiyaç

349 Cemaleddin Efendi, Hâtırat-ı Siyasîye, s. 50.

350 ‘‘The Grand Council Meets’’, Guardian, 23 January (Ocak) 1913, s. 9.

351 ‘‘Turkish Decisions: Official Statement’’, The Times, 23 January (Ocak) 1913, s. 6; ‘‘The Porte’s

Surrender’’, Guardian, 23 January (Ocak) 1913, s. 9; ‘‘The Grand Council Meets’’, Guardian, 23

January (Ocak) 1913, s. 9.

352 ‘‘Turkey Decides for Peace: Powers Advice to be Accepted’’, Guardian, 23 January (Ocak) 1913,

s. 9.

353 Cemaleddin Efendi, Hâtırat-ı Siyasîye, s. 51.

92

ölçüsünde polis ve jandarma birlikleri bulunacak, kolluk güçleri dâhil olmak üzere tüm

memurların maaşları yerel gelirlerden karşılanacaktı. Osmanlı askeri silah ve

mühimmatıyla beraber şehri boşalttıktan sonra, şehirdeki gereksiz tahkimatlar

yıkılacaktı.354

3.3.2. Hükümet Darbesi: Bab-ı Âli Baskını

Şura-yı Saltanat’ın ertesinde 23 Ocak günü sabah saat on birde Talât Bey son

kez Kâmil Paşa ile görüşerek teslimiyeti içeren notaya verilecek cevabı ertelemeyi

denedi ve Paşa’yı istifaya davet etti. Kâmil Paşa, istifa etmeyi reddetti. Kabine aynı

gün cevabî notanın Türkçe metni ve Fransızca taslağı üzerine çalışmaya başladı.

Öğleden sonra saat üç civarında Cağaloğlu yokuşundan Erkân-ı Harp Kaymakamı

Enver Bey kır at üzerinde sadaret binasına geldi. Yanında Cemiyet mensubu

silahşorlardan mürettep birkaç subayla beraber sadaret binasına girdi. Talât Bey ise

önceden topladığı birkaç subay ve hocayla birlikte Bab-ı Âli’de bulunuyordu. Başta

Enver ve Talât beyler olmak üzere sonradan dahil olan sivillerle birlikte oluşan

kalabalık sadaret kapısını zorlamaya başladı. Bu sırada kabine içeride toplantı

halindeydi. Ali Fuad [Türkgeldi] Bey, Kâmil Paşa’ya dönerek bugün miting olup

olmadığını sordu. Paşa “yok öyle bir şey diyerek” cevap verdi. Ali Fuad Bey’in

kalabalığın parmaklıkları aşarak sadaret binasına girmekte olduğuna yönelik ikazının

ardından Paşa, “haber veriniz de kapıları kapatsınlar” diyerek toplantıya devam

etmeye çalışıyordu. Ancak İttihatçılar, Bab-ı Âli Merkez Taburu Kumandanı’nı

baskından önce değiştirmiş, yerine İttihatçı bir subayı getirmişlerdi. Bu sırada

Kaymakam Enver Bey ve Talât Bey sadaret binasına girmiş, camlar parçalanmış,

silahlar atılmaya başlanmıştı. Harbiye Nazırı Nâzım Paşa bu sırada oturduğu yerden

hiddetle fırlayarak büyük sofaya yöneldi. Sofada gördüğü Enver Bey’e doğru dönerek:

‘‘Siz beni aldattınız! Bana verdiğiniz söz böyle miydi?’’ diye bağırıyordu. Cemiyet’in

önde gelen silahşorlarından Yakub Cemil Bey, o esnada silahını Nâzım Paşa’ya

doğrultarak ateşledi. Paşa’nın vurulmasının ardından Enver Bey, beraberindeki

354 Ali Fuad Türkgeldi, Görüp İşittiklerim, s. 109.

93

subaylar ve Talât Bey, Kâmil Paşa’nın yanına giderek ondan istifasını istedi. Kâmil

Paşa, memleketin içinde bulunduğu durumu hatırlatarak, bilhassa Büyük Güçler’in

ortak notasını ima ederek böylesine bir hareketin olası kötü sonuçlarını anlatmaya

çalışıyordu. Talât Bey o sırada Paşa’nın sözünü keserek istifa etmesi gerektiğini ısrarla

yineledi. Kâmil Paşa istifa mektubunu yazmaya başladı. Mektuba ‘‘cihet-i askeriyeden

vuku bulan teklif üzerine’’ diyerek başladı. Talât Bey araya girerek ‘‘ahali’’

sözcüğünü en başa eklemesi gerektiğini söyledi. Talât Bey, şüphesiz “ahali”

sözcüğünü istifa mektubuna ekleyerek Cemiyet’in yalnız askerî kanadının değil, sivil

temsilcilerinin de hükümet darbesine iştirak ettiği gerçeğini açıklıyordu. Böylelikle

istifa ‘‘ahali ve cihet-i askeriyeden vuku bulan teklif üzerine’’ gerçekleşmiş oldu.

Baskın sırasında çıkan çatışmalarda ise Nâzım Paşa’nın yaveri Kıbrıslı Tevfik Bey,

Kâmil Paşa’nın yaveri Nafiz Bey, baskıncılardan Mustafa Necip Bey, iki nöbetçi asker

ve adı bilinmeyen altı kişi daha yaşamını yitirdi.355

Nâzım Paşa, çıkan çatışmada yaşamını yitirmişti. Hâlbuki Cemiyet ile olan

pazarlıklarında Nâzım Paşa’nın sadaretin başına geçirilmesi plânlanıyordu. Ancak 21

Ocak’ta yapılan toplantıda Mahmud Şevket Paşa’nın adı öne çıkmaktaydı. Nâzım

Paşa’nın, Cemiyet içerisindeki hizip mücadelesi sonucu mu yoksa Enver Bey’in

söylediği gibi bir yanlışlık eseri olarak mı öldürülmüş olduğu belirsizdi.356 Cemiyet,

baskından önce sadaret için önce Ahmed İzzet Paşa’yı düşünmüş, ancak Paşa’dan

olumsuz cevap aldıktan sonra teklifi Mahmud Şevket Paşa’ya götürmüştü. Mahmud

Şevket Paşa ise sadaret teklifine tereddütlü yaklaşmakla birlikte olumlu bakmıştı.357

Cemiyet’in aynı anda birkaç kişiyle birden sadaret pazarlığı yapmış olması ilginçtir.

355 İsmail Hami Danişmend, Kronoloji, s. 551-554; Ali Fuad Türkgeldi, Görüp İşittiklerim, s. 86-91;

M. Naim Turfan, Jön Türklerin Yükselişi: Siyaset, Askerler ve Osmanlı’nın Çöküşü, s. 351-364;

Hasan Amca, Doğmayan Hürriyet Yarıda Kalan İhtilal…, s. 264-267; Şevket Süreyya Aydemir,

Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa, C.II, s. 384-385; Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı

Tarihi, C. II/II, s. 269; Mustafa Ragıp Esatlı, İttihat ve Terakki Tarihinde Esrar Perdesi, s. 319-344.

Ayrıca bkz., ‘‘The Coup d’Êtat’’, The Times, 24 January (Ocak) 1913, s. 6; ‘‘Kiamil’s Downfall’’, The

Times, 24 January (Ocak) 1913, s. 7; ‘‘The Revolution at Constantinople: Fighting Reported

‘Commander in Chief Killed’ ’’, Guardian, 25 January (Ocak) 1913, s. 11.

356 Enver Bey, Ali Fuad [Türkgeldi] Bey’e yapmış olduğu açıklamada Nâzım Paşa’nın bir yanlışlık

neticesi olarak vurulduğunu ifade ediyordu. Bkz. Ali Fuad Türkgeldi, Görüp İşittiklerim, s. 89. Enver

Bey, Nâzım Paşa’nın ölmesine yol açan çatışmayı şöyle aktarıyordu: ‘‘Resmi işler tamamlandı. Darbe

çeyrek saatte olup bitti…Kâmil’in yaverlerinden birinin ateş etmesi üzerine, karşılıklı birkaç kurşun

atıldı, iki yaver bir sivil polis ve maalesef olay yerinde bulunan dostum Nâzım yere düştü.’’, bkz. M.

Şükrü Hanioğlu, Kendi Mektuplarında Enver Paşa, s. 225.

357 Ziya Şakir Soko, Mahmud Şevket Paşa, Haz. Serkan Erdal, İstanbul, Akıl Fikir Yayınları, 2011, s.

151-153; Mithat Şükrü Bleda, İmparatorluğun Çöküşü, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1979, s. 74-75.

94

Herhalde Nâzım Paşa yaşamış olsaydı bile Cemiyet, kendisine sadaret görevini

bırakmayacaktı. Bunun en önemli sebebi Cemiyet mensubu subayların, Nâzım Paşa’ya

pek olumlu bakmamalarıydı. Paşa, Halaskâr Zabitan hareketinin koruyucusu olarak

görülüyordu. Balkan Savaşı’nda yaşanan facianın ise baş sorumlusuydu. Cemiyet

mensubu subaylar, öteden beri Nâzım Paşa’ya bu gerekçelerle düşmanlık

beslemekteydi.358 Paşa’nın o zamana kadar hiçbir işe yaramamış olan ölçüsüz hücum

stratejisi ise zabitanları usandırmıştı. Bu açıdan bakıldığında Nâzım Paşa cinayeti,

Yakub Cemil’in anlık bir dürtüsüyle gerçekleştirmiş olduğu kişisel bir cezadan çok

plânlı bir ortadan kaldırma hareketine yakınsıyordu.359 Her ne olursa olsun İttihatçılar

bir darbenin teknik açıdan başarıya ulaşmasını sağlayacak ilk ve en önemli

amaçlarından biri olan olası bir mukavemetin lideri pozisyonundaki ismi ekarte etmiş

oldu.360

Enver Bey, istifa mektubunu Sultan Reşad’a iletmek üzere Dolmabahçe

Sarayı’na gitti. Akşam saatlerinde Başkâtip Ali Fuad [Türkgeldi] Bey, Enver Bey ve

Mahmud Şevket Paşa hep birlikte Bab-ı Âli önüne geldi. Burada toplanan kalabalığa

kısa bir konuşma yapan Mahmud Şevket Paşa, müşkül şartlar altında görevi kabul

ettiğini, vatan için elinden gelen her şeyi yapacağını vurguluyordu. Konuşmanın

ardından İttihat ve Terakki Cemiyeti adına Bab-ı Âli önünde toplanmış olan halka

olayların gelişimi ve nedenini açıklayan bir bildiri dağıtıldı. Bildiride, yaz başında

Arnavutluk’ta çıkmış olan isyan hareketi irdelenerek ordunun isyana müdahalesindeki

yanlışlıklar ve ordu içerisindeki disiplinsizlik vurgulanıyordu. Bildirinin devamında

Said Paşa kabinesinin düşürülerek yerine Gazi Ahmed Muhtar Hükümeti’nin geçişi

anlatılıyor, bu hükümetin Balkan politikalarındaki hataları açıklanıyordu. İlk hata

Arnavutluk’ta çıkan isyana gösterilen yumuşak müdahale ve verilen tavizler olarak

sıralanıyordu. Bu tavizler diğer Balkan ülkelerini cesaretlendirerek Osmanlı’ya savaş

açmasını sağlamıştı. Bu koşullar altında Gazi Ahmed Muhtar Paşa Kabinesi’nin savaş

358 Talât Bey, Brüksel’e gönderdiği mektubunda bu durumdan bahsetmektedir: ‘‘Netice-i musalahada

ordu bittabi ahvalin müsebbiplerinin cezasını talep edecek ki (bu da hazırlanmıştır) o da kabine

demektir.’’: Şevket Süreyya Aydemir, Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa, C.III, İstanbul,

Remzi Kitabevi, 1972, s. 59.

359 Nâzım Paşa suikastı ve Paşa’nın hayatı hakkında geniş bilgi için: Ender Korkmaz, ‘‘Harbiye Nazırı

Nâzım Paşa'nın Hayatı ve Faaliyetleri’’, Yayınlanmamış Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal

Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2017.

360 M. Naim Turfan, Jön Türklerin Yükselişi: Siyaset, Askerler ve Osmanlı’nın Çöküşü, s. 361-362.

95

öncesinde on binlerce askeri terhis etmesi sert sözlerle eleştiriliyordu. Gazi Ahmed

Muhtar Paşa, Makedonya’da çıkacak olan savaşı görmezden geldiği için ve önceden

yapılmış savaş plânlarını uygulamamakla suçlanıyordu. Gazi Ahmed Muhtar Paşa,

bildiriye göre orduyu beceriksiz subayların eline bırakmıştı. Hükümet değişikliği

sonrası sadarete gelen Kâmil Paşa da Cemiyet’in hedefindeki isimdi. Kâmil Paşa

Hükümeti, ilk yenilgilerin ardından toparlanmakta olan ordunun iyi durumunu göz ardı

ederek sürekli barış istemekle itham ediliyordu. Hükümet’in bu zayıflığını gören

Balkan İttifakı, Edirne ve Ege adalarını istemişti. İttifak, Büyük Güçler’i yanına

çekerek Edirne ve adaların teslimini sağlamayı istiyordu. Kâmil Paşa tüm bu olanlara

sadece seyirci kalmıştı. Hükümet, Edirne’yi Bulgarlara ve Ege adalarını Büyük

Güçler’e terk etmek üzere bir Şura-yı Saltanat toplamış, 22 Ocak’ta toplanan bu şura

Hükümet’in tavizlerine iştirak ederek memlekete ihanet etmişti. Osmanlı milleti

vatana ihanet eden böyle bir hükümeti asla kabul edemezdi. Osmanlı, Avrupa’daki

haklarından vazgeçmeyecekti. Millet, vatanının varlığını tehlikede görerek Kâmil

Paşa’yı ve hükümetini devirmişti.361

Bildiri, hükümet darbesini meşrulaştırmanın bir aracıydı. Bildiride vurgulanan

noktalar bir darbenin hazırlanma nedenlerini açıklaması bakımından önemliydi.

Teknik açıdan bir hükümet darbesi için iki neden gerekliydi. Bunlardan ilki, darbenin

üzerine oturacağı psikolojik zemindi. Bir diğeri ise hükümeti devralmak için ortaya

atılacak meşru bir gerekçeydi. Balkan faciasından sonra Osmanlı kamuoyu yenilgi

psikolojisini derinden hissetmişti. Sokakta kalmış, yarı çıplak, yaralı ve salgın

hastalıklardan bitap düşmüş binlerce asker başkent İstanbul’un caddelerinde

görünüyordu. Trakya’dan İstanbul’a kadar her yerde binlerce mülteci ve evsiz barksız

insan yığını vardı. Yenilginin acı yüzü pâyitahtın her yerinde kendini

hissettiriyordu.362 Diğer bir neden böylesine keskin ve kararlı bir eylemi açıklayacak

meşru bir gerekçeydi. Cemiyet, bildiride özellikle bunu vurguluyordu. Edirne’yi terk

etmeye hazırlanan, “vatan hainlerinden” oluşan böyle bir hükümeti Osmanlı milleti

kabul edemezdi. Cemiyet’in meşru gerekçesi, bir barış anlaşması imzalamak üzere

olan hükümet değil, vatana ihanet içerisinde bulunan kabinenin kendisiydi.

361 Bildirinin Avrupa gazetelerinden derlenen geniş özeti için: Aykut Kansu, İttihadcıların Rejim ve

İktidar Mücadelesi 1908-1913, s. 531-532.

362 Murat Belge, Militarist Modernleşme Almanya, Japonya ve Türkiye, s. 586.

96

Müdahaleye yol açan esas neden Edirne’nin terki değil, vatana ihanetti.363 Cemiyet’i

harekete geçiren, bozulmuş bir psikolojik zemin üzerine inşa edilen acil sorunlar

bütününe derhâl çözüm bulma arzusuydu. Bunun somutlaşmış hali ise tarihe ‘Bab-ı

Âli Baskını’ olarak geçen 23 Ocak 1913’teki hükümet darbesi olmuştu. Bu çözüm

bulma arzusu Cemiyet’in askerî yanıtı olacak eylemler dizisinin ilk halkasıydı. Ocak

1913’ten sonra Cemiyet, hızla sivil yönetim ilkelerinin etkisinden uzaklaşarak

askerîleşti. Meşruti monarşinin en önemli enstrümanı olan meclis dahi 1914’e kadar

yeniden açılamadı. Savaş ortamının gerektirdiği askerî politika yapma güdüsü subay

sınıfının siyasal olarak yönetime ortak olmasını sağladı. II. Abdülhamid sonrası ortaya

çıkan iktidar boşluğu Cemiyet’in yardımıyla askerî sınıfın eline geçmişti. Artık devlet

politikalarında temkinli olarak sürdürülen diplomasinin yerini kararlı askerî eylemcilik

almış oluyordu.364

363 İstanbul Muhafızı Cemal Bey’in Yahya Kemal’e yaptığı açıklama subay sınıfının düşünce yapısını

yansıtması bakımından önemlidir. Cemal Bey, vatanı kat’i bir tehlikede gördükleri için tıpkı II.

Meşrutiyet’in ilanında olduğu gibi kendilerini feda ederek söz konusu hükümet darbesini

gerçekleştirdiklerini ifade ediyordu: Yahya Kemal Beyatlı, Siyasî ve Edebî Porteler, 6. Baskı, İstanbul,

İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, 2018, s. 125.

364 Mustafa Aksakal, Harb-i Umumi Eşiğinde Osmanlı Devleti Son Savaşına Nasıl Girdi, İstanbul,

İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2010, s. 89.

97

IV. Bölüm: Maktul Sadrazam: Mahmud Şevket Paşa’nın Sadareti

4.1. Yeni Kabine, Cevabî Nota ve Yeniden Başlayan Savaş

Mahmud Şevket Paşa’nın sadrazamlığının ilan edilmesinin ardından yeni

kabine oluşturuldu. Yeni Heyet-i Vükela’da Said Halim Paşa Şura-yı Devlet Reisi,

Hacı Âdil Bey Dâhiliye Nazırı, eski Atina büyükelçisi Muhtar Bey Hariciye Nazırı

vekili, Çürüksulu Mahmud Paşa Bahriye Nazırı, eski İstanbul valisi İbrahim Bey

Adliye Nazırı, Ürgüplü Hayri Bey Evkaf Nazırı, Celal Bey Ziraat ve Ticaret Nazırı,

Şükrü Bey Maarif Nazırı, Oskan Efendi Posta ve Telgraf Nazırı, Rıfat Bey Maliye

Nazırı, Besarya Efendi Nafia Nazırı oldu. Mahmud Şevket Paşa hem Sadrazam hem

de Harbiye Nazırı’ydı.365 Yeni kabinede doğrudan İttihatçılarla bağlantılı yalnızca üç

nazır bulunuyordu. Önemli nazırlıklar doğrudan Cemiyet Merkez-i Umumisi’ne yakın

isimlerce doldurulmuştu. Ürgüplü Hayri Bey, Said Halim Paşa ve Hacı Âdil Bey bu

isimlerdendi. Said Halim Paşa kısa bir süre sonra Hariciye Nazırlığı görevini de

üstlenecekti. Başkumandanlık Vekâleti’ne ise Ahmed İzzet Paşa getirilmiş ancak

iradenin Enver Bey gibi kendisinin astı olan bir subay tarafından getirilmesine

sinirlenen Paşa söz konusu teklifi şiddetle reddetmişti. Ahmed İzzet Paşa ancak birkaç

gün sonra ikna edilerek söz konusu göreve getirilmeyi kabul etti.366

30 Ocak’ta yeni kabine Edirne’nin terkine dair verilen ortak notayı cevapladı.

Avusturya-Macaristan elçisi Pallavicini aracılığıyla verilen notada Türk tarafı itidalli

bir üslup kullanmayı yeğlemişti. Bab-ı Âli, Edirne’nin Osmanlı yönetiminde

kalmasına karşılık, Meriç’in batısında kalan topraklarından vazgeçiyordu. Edirne’nin

eski başkent olması sebebiyle önem arz ettiği, terkedilmesi halinde kamuoyunda infial

yaratacağı ifade edilmekteydi. Ege adalarındaki Türk hâkimiyeti için ise direnilmekle

beraber Büyük Güçler tarafından çözüm bulunmasına da sıcak bakılıyordu. Nota, bazı

365 Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi, BEO. 4136/310183 (Sadaret’ten vilayet ve sancaklara

gönderilen 11 Kanun-i Sani 1328 [24 Ocak 1913] tarihli telgraf); ‘‘The New Cabinet’’, The Times, 25

January (Ocak) 1913, s. 8. 24 Ocak 1913 tarihli telgraf için bkz. Ek-5.

366 Ziya Şakir Soko, Talat-Enver-Cemal Paşalar, s. 141-142.

98

ekonomik özgürlükler talep etmekte ve kapitülasyonların kaldırılacağına dair Büyük

Güçler’den taahhüt istemekteydi.367

Notanın Büyük Güçler’e tesliminin yapıldığı 30 Ocak günü, Bulgar ordusunun

başkomutanı General Savof, 30 Ocak itibariyle ateşkesin sona erdirileceğini ve ateşkes

anlaşması uyarınca çatışmaların 3 Şubat günü yeniden başlayacağını Osmanlı

Başkumandanlığı’na bildirdi.368 Savaşın yeniden başlamasının ardından İngiltere

Sefiri olarak görevde bulunan Tevfik Paşa İngiliz Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Sir

Arthur Nicolson’a Büyük Güçler’e barış için müdahale etmelerini öneren başvuruda

bulundu. Buna göre Osmanlı Devleti’nin vekili gibi hareket edecek olan Büyük

Güçler, barış şartlarını belirleyerek Balkan İttifakı’na sunacaklardı. Kâmil Paşa

Hükümeti zamanında gerçekleşen arabuluculuk teklifinin bir benzerini Mahmud

Şevket Paşa gerçekleştirmiş oluyordu. İngiltere Dışişleri Bakanı Sir Edward Grey, bu

teklifin önce Balkan devletleri tarafından kabul edilmesi gerektiğini öne sürüyordu.369

Kararlı askerî eylemcilik artık kendisini göstermekteydi. Genç subaylar karar

alıcı mekanizmaları göz ardı ederek askerî ve bürokratik hiyerarşilere bağlı kalmadan

taarruz harekâtı istemekteydi. 4-5 Şubat 1913 tarihinde Boğazlar Mürettep

Kolordusu’na bağlı kurmay subaylar, Binbaşı Mustafa Kemal ve Binbaşı Ali Fethi

beyler, Harbiye Nazırı unvanına sahip Mahmud Şevket Paşa’ya doğrudan bir rapor

gönderdiler. Raporda Bab-ı Âli Baskını’ndan beri yaşanan siyasal gelişmeler

irdelenerek hükümet darbesini gerçekleştirenler adeta yerilmekteydi. Bab-ı Âli önünde

toplanan kalabalığın söz konusu hareketi gerçekleştirenler olarak ön plâna çıkarıldığı

raporda nazırların tehditle istifa ettirildiği, Harbiye Nazırı’nın öldürüldüğü ve tüm

bunları yapanların cezasız bırakıldığı açıkça ifade ediliyordu. Bu eylemlerin iktidara

gelen yeni hükümet ile baskıncılar arasında iş birliği bulunduğuna dalalet ettiği

belirtiliyordu. Raporun sonraki kısımları ise Çatalca Hattı’nı yarmak için Bolayır ve

Şarköy’den eşgüdümlü olarak bir taarruz harekâtının ayrıntılarını anlatmaktaydı.

Raporda taarruzun bir an bile ertelenmesinin doğru olmadığı, Gelibolu limanında

367 ‘‘Delivery to Reply’’, The Times, 31 January (Ocak) 1913, s. 6; ‘‘Turkish Reply to Powers’’, The

Times, 31 January (Ocak) 1913, s. 6; Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, C. II/II, s. 280-281;

Fahir Armaoğlu, 19. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1789-1914), s. 678.

368 Mahmud Şevket Paşa’nın Sadaret Günlüğü, Haz. Murat Bardakçı, 2. Baskı, İstanbul, İş Bankası

Kültür Yayınları, 2014, s. 47.

369 Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, C. II/II, s. 284.

99

bulunan kuvvetlerin süratle Çatalca’ya hareket ettirilmeleri ve Gelibolu’da kalacak

askerle beraber Çatalca Hattı’ndaki birliklerin eşzamanlı olarak saldırıya geçmeleri

öneriliyordu.370

Plânlanan saldırı harekâtı 8 Şubat’ta icra edildi. Taktiksel olarak hem deniz hem

de karadan yapılması plânlanan harekât, komuta kademesindeki koordinasyon

eksikliğinden dolayı başarısız oldu. Şarköy’e denizden çıkarılacak olan birlikler ile

eşzamanlı olarak Bolayır üzerinden Bulgar cephesine taarruz düşünülüyordu. Bu

taarruz harekâtıyla Çatalca Hattı’nda bekleyen düşmanın cephe gerisine sarkarak

Bulgar ordusu sıkıştırılacak ve imha edilecekti. Ancak birbirlerinden habersiz birlikler

ayrı zamanlarda saldırıya başlamış ve başarısız olmuşlardı.371

Başarısız harekât ordu içerisinde de tartışmaları beraberinde getirmişti.

Şarköy’deki saldırıya öncülük eden Enver Bey ile Bolayır’da bulunan Mürettep

Kolordu’nun subayları Binbaşı Mustafa Kemal ve Binbaşı Ali Fethi beylerin arası

açılmıştı. Enver Bey, iki binbaşıyı cezalandırmak istiyor, bu sebeple Çanakkale’de

bulunan Erkân-ı Harp heyetlerinin değişmesini talep ediyordu. Binbaşı Mustafa Kemal

ve Binbaşı Ali Fethi beyler Enver Bey’in suçlamalarını şiddetle reddederek derhâl

istifa ettiler.372 Durum Mahmud Şevket Paşa’yı tedirgin etmekteydi. Subay sınıfının

kendi içerisinde girmiş olduğu tartışma özellikle savaşın yeniden başladığı bu kritik

zaman diliminde zafiyete sebep olabilirdi.

370 Rapor, 4-5 Şubat 1328 tarihlidir. Raporun doğru tarihini delilleriyle ortaya koyan Naim Turfan söz

konusu raporun Bolayır-Şarköy harekâtı öncesinde yazıldığını vurguluyor. Gerçekte 4-5 Şubat 1328

tarihli olan rapor aradaki 13 günlük zaman dilimini atlamış ve sehven 4-5 Şubat 1328 tarih olarak

atılmıştır. Raporda doğrudan 4-5 Şubat 1913 tarihine kadar olan olaylar özetlenmektedir. 13 günlük

zaman aralığında meydan gelen Bolayır saldırısından ise hiç bahsedilmemektedir. 18-19 Şubat 1913

tarihine tekabül eden 4-5 Şubat 1328 tarihli raporun aradaki önemli askerî gelişmeleri atlaması ve

bundan hiç bahsetmemesi bu bakımdan anlamsız olacağından raporun doğru tarihi 4-5 Şubat 1913

olmalıdır. Belgeyi yorumlayan ve tarih yanlışını düzelterek aktaran: M. Naim Turfan, Jön Türklerin

Yükselişi: Siyaset, Askerler ve Osmanlı’nın Çöküşü, s. 379-384. Ayrıca bkz., Şevket Süreyya

Aydemir, Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa, C.II, s. 388-389; Belgeyi olduğu gibi aktaran:

Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, C.I, 18. Baskı, İstanbul, Remzi Kitabevi, 1999, s. 162-165.

371 Mahmud Şevket Paşa günlüğüne şu notu düşüyor: ‘‘Bolayır’dan çıkan iki fırka (Fahri Paşa

kumandasında – Erkân-ı Harbiye Reisi Fethi Bey) Şarköy’den hareket edecek koldan evvel …..’daki

düşmana hücum etmiş ve fakat bu hücumda muvaffak olamayarak mevcudunun nısfi ile on cebel topu

ve bir mitralyöz zayi etmiş idi.’’, Mahmud Şevket Paşa’nın Sadaret Günlüğü, s. 49; Yusuf Hikmet

Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, C. II/II, s. 285.

372 Ziya Şakir Soko, Mahmud Şevket Paşa, s. 181.

100

19 Şubat akşamı Mahmud Şevket Paşa saltanat yatı Ertuğrul ile Gelibolu’ya

geçti. Ziyaretinin resmi gerekçesi Şarköy-Bolayır saldırısının başarısız olmasından

sonra Çanakkale ‘‘Mürettep’’ Kolordusu kumandanları ile X. Kolordu arasında

(Enver, Mustafa Kemal ve Ali Fethi beyler arasında) çıkan ihtilafı çözmekti. 20

Şubat’ta Gelibolu’ya çıkan Mahmud Şevket Paşa, birlikleri teftişin ardından Bolayır’a

hareket etti. Ali Fethi ve Mustafa Kemal beyler, Fahri Paşa ve Enver Bey’in cephenin

başka bir hattına naklini istiyorlardı. Mahmud Şevket Paşa bunun üzerine X.

Kolordu’yu bütünüyle İstanbul’a nakletmeye, gerçekte ise Enver Bey ile Fahri Paşa’yı

Gelibolu’dan uzaklaştırmaya karar verdi. Bu amaçla Hurşid Paşa ve Enver Bey’i

çağırıp bilgilendirdi. Bu atamalarla hem Ali Fethi ve Mustafa Kemal beylerin isteği

olacak, hem de ordu içerisindeki ihtilaf çözülecekti.373

Mahmud Şevket Paşa, Gelibolu ziyaretinin ardından İstanbul’a döndü. 22

Şubat’ta kabine, savaşın devamına yönelik tartışmalara çözüm bulmak amacıyla

toplandı. Mahmud Şevket Paşa, Bahriye Nazırı Çürüksulu Mahmud Paşa,

Başkumandan Vekili Ahmed İzzet Paşa ve bir Alman askeri yetkilinin ayrı ayrı

hazırladığı raporları okudu. Raporlarda ordunun saldırı gücü hakkında olumsuz

görüşlere yer verilmiş olup Edirne’nin düşmesini beklemeden barış anlaşmasının

imzalanması tavsiye edilmekteydi. Başkumandan Vekili Ahmed İzzet Paşa, barış

anlaşmasının imzalanmaması halinde görevinden azledilmesini rica ediyordu.

Dâhiliye Nazırı Hacı Âdil Bey ile Maarif Nazırı Şükrü Bey Edirne’yi terk etmeyi

içeren her türlü barış teklifine şiddetle karşıydılar. Mahmud Şevket Paşa, bunun

üzerine kabine üyelerine, aslında savaş yanlısı İttihatçı nazırlara durumu açıklayan bir

konuşma yaptı. Edirne ile Büyük Güçler’in belirleyeceği sınır hattının arasında birkaç

yüz kilometrelik fark olduğunu vurgulayan Paşa, bu konuda ısrar edilmesi halinde elde

yarım bir Edirne’den başka ciddi savaş tehlikeleri de olacağını söylüyordu.374

İttihatçılar Bulgarların Edirne’yi almasını içeren barışa açıkça karşıydılar.

Mahmud Şevket Paşa tıpkı ardılı olduğu Kâmil Paşa gibi iç siyasette sıkışmış

durumdaydı. Genç zabitan ve İttihatçılar savaşın devamından yana olmakla birlikte

‘onursuz’ bir barış anlaşmasına taraftar değildi. Paşa, bir dizi siyasi olayın neticesinde

373 M. Naim Turfan, Jön Türklerin Yükselişi: Siyaset, Askerler ve Osmanlı’nın Çöküşü, s. 407-409.

374 Mahmud Şevket Paşa’nın Sadaret Günlüğü, s. 64-65.

101

Cemiyet tarafından sadaret koltuğuna oturtulmuştu, ancak şimdi Cemiyet’in muhalif

olduğu bir barışa yanaşmaktaydı. Hükümet darbesinin gerekçesi olan Edirne’nin

terkine yönelmeye eğilimliydi. Bu, İttihatçı önderleri ve genç subayları rahatsız

ediyordu. Enver Bey, Mahmud Şevket Paşa’yı korkaklıkla suçlamaktaydı.375

23 Şubat’ta Mahmud Şevket Paşa barış anlaşması karşılığında Edirne’den

vazgeçmeyi kabineye kabul ettirdi. Tevfik Paşa aracılığıyla Londra’ya gönderilen

telgrafta Büyük Güçler’den barış için aracılık yapmaları isteniyordu. Kararın en büyük

gerekçesi ise Edirne’de yalnızca on beş günlük yiyeceğin kalmasıydı.376 Büyük

Güçler, Bab- Âli’nin söz konusu müdahale isteğini kabul ederek 4-5 Mart’ta Balkan

İttifakı’nı bilgilendirdi. Fakat Balkan İttifakı adına herhangi bir yanıt verilmeden önce

6 Mart’ta Yunan kuvvetleri Yanya’ya girdi.377

Balkan İttifakı’nın Büyük Güçler’in arabuluculuk teklifini kabul etmesi için

bazı şartları vardı. Bu şartlar, nihayetinde Sadrazam Mahmud Şevket Paşa’nın

arzulamış olduğu barış şartları ile oldukça ters düşmekteydi. Nihayetinde Balkan

devletleri savaş tazminatı ve Ege adalarının tamamen teslimini içeren oldukça ağır

şartlar sıralamıştı. Bulgar sınırı ise yine Bab-ı Âli’nin cevabî notasındaki sınır hattı ile

bağdaşmıyordu.378 Sadrazam Mahmud Şevket Paşa, bu şartlar altında barış

anlaşmasını imzalayamayacağını idrak etmişti. Bu açıdan Sadrazam ile savaş yanlısı

genç subaylar arasında bir anlaşmaya varıldı. Genç subaylar öteden beri Osmanlı’nın

yaşam haklarına saygılı bir barışın ancak askerî eylemlerle tesis edilebileceğini

savunuyordu. Bir grup subay 16 Mart’ta Sadrazam’a devletin konumunun

kurtarılabilmesi için neden hiçbir şeyin yapılmadığını soruyordu. Aynı subaylar

vatanın çıkarlarının bir futbol topuna dönüşmesine izin vermeyeceklerini ilan ediyor

ve Mahmud Şevket Paşa’dan istifa etmesini talep ediyordu.379

Sonuç olarak subaylar ile Sadrazam arasında keşf-i taarruz harekâtı konusunda

anlaşmaya varıldı. 18 Mart’ta Çatalca Hattı’nda bizzat Başkumandan Vekili Ahmed

375 M. Şükrü Hanioğlu, Kendi Mektuplarında Enver Paşa, s. 228.

376 Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, C. II/II, s. 291-292.

377 A.e., s. 296.

378 A.e., s. 296-297.

379 Swanson, ‘‘Mahmud Şevket Paşa and the Defense of the Ottoman Empire’’, s. 205-206; Mahmud

Şevket Paşa Neue Frei Press gazetesinde yayınlanan bu olayı reddediyor: Mahmud Şevket Paşa’nın

Sadaret Günlüğü, s. 109.

102

İzzet Paşa tarafından icra edilen harekât üç gün içinde başarısızlığa uğradı. Bu

başarısızlık Bab-ı Âli’ye Büyük Güçler’in aracılık şartlarını kabul etmesinden başka

çare bırakmıyordu. 30 Mart’ta Büyük Güçler’in arabuluculuk önerileri kabul edildi

ancak öncesinde 26 Mart’ta Edirne birleşik Yunan ve Sırp kuvvetlerine teslim olmak

zorunda kaldı.380

31 Mart günü öğleden sonra Büyük Güçler tarafından arabuluculuk koşulları

resmen bildirildi. 7 Nisan’da ise Balkan İttifakı’nın barış görüşmeleri için öne sürdüğü

şartlar belirginleşmişti. Buna göre Balkan devletleri Ege adalarının tesliminde ve savaş

tazminatında diretiyorlardı. Bir önceki koşullardan farklı olarak Balkan İttifakı, eğer

Türk tarafı söz konusu ön şartları kabul ederse çatışmaların hemen duracağını taahhüt

ediyordu.381

Bulgaristan, tek taraflı olarak Osmanlı ile çatışmaları durdurma arzusundaydı.

Makedonya’da yaşanan gelişmeler Bulgarları Türk tarafıyla barışa zorluyordu. Mart

ortasında Selânik’te bulunan Bulgar birlikleri Yunanlılar tarafından kuşatılmış,

Nigrita’da iki müttefik arasında çatışmalar yaşanmıştı.382 8 Nisan’da Rusya dışişleri

aracılığıyla General Savof ile yapılan yazışmalar neticesinde ateşkes konusunda

mutabakata varıldı.383 13 Nisan’da Mahmud Şevket Paşa, Başkumandan Vekili

Ahmed İzzet Paşa’dan Bulgar ordularıyla tüm cephelerde çatışmaların durduğu,

ateşkes yapılmasına dair Osmanlı ve Bulgar cephe kumandanlıklarında anlaşmaya

varıldığına dair telgraf aldı.384 16 Nisan’da doğrudan görüşmeler sonucunda iki devlet

arasındaki çatışmalar on günlüğüne durdu.385 Sonraki günlerde çatışmalar fiilen

bitmişti. Ateşkes, barış anlaşmasının imzalanacağı vakte kadar devam etti. Eylül

1911’den beri fiilen savaş durumunda olan Osmanlı Devleti için çatışmasızlık

başlamıştı. Ancak bu durum iç siyasette hareketli günleri tetikleyecekti. Bab-ı Âli

Baskını’yla fiilen mağlup olan İttihatçı karşıtları artık harekete geçmiş bulunuyordu.

380 M. Naim Turfan, Jön Türklerin Yükselişi: Siyaset, Askerler ve Osmanlı’nın Çöküşü, s. 421.

381 ‘‘Allies and the Powers Peace Proposals: A Series of Stipulations’’, Guardian, 7 April (Nisan) 1913,

s. 7.

382 Ernst Christian Helmreich, The Diplomacy of the Balkan Wars, s. 308.

383 Mahmud Şevket Paşa’nın Sadaret Günlüğü, s. 145-148.

384 Swanson, ‘‘Mahmud Şevket Paşa and the Defense of the Ottoman Empire…’’, s. 215.

385 Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, C. II/II, s. 308-309.

103

4.2. Hükümet Darbesi Girişimleri ve Mahmud Şevket Paşa’ya Suikast

Hazırlıkları

4.2.1. Prens Sabahaddin Komplosu

23 Ocak’taki hükümet darbesi, Osmanlı’daki iktidar mücadelesinin yürütülüş

biçimini tamamen değiştirmiş oldu. İttihatçıların hayatta kalma adına attıkları bu

kararlı adım muhalifleri de bu yola girmeye zorladı. Zira baskından sonra görece

yumuşak da olsa muhalifleri sindirmeye yönelik bir tutuklama dalgası başlamıştı.

Cemiyet’in ateşli muhaliflerinden İfham başyazarı Ali Kemal Bey, Hürriyet ve İtilâf

Fırkası’ndan Rıza Nur ve Gümülcineli İsmail gibi isimler tutuklanmış, Kâmil Paşa,

eski Dâhiliye Nazırı Ahmed Reşid Bey, eski Maliye Nazırı Abdurrahman Bey,

Şeyhülislam Cemaleddin Efendi gibi eski kabinenin önemli isimleri yurtdışına

çıkarılmıştı.386

İç siyasal çekişmelerin yeni boyutu hükümet devirme komplolarıydı. Bu

komplolar 1912 yazında olanla kıyaslandığında, askerî nitelikteki baskı ve tehdit

unsurunu aşan özelliklere haizdi. Hükümeti kaybetmenin hemen hemen her şeyi

kaybetmek anlamına geldiği bir siyasi zeminde, iktidar gücünden uzaklaşanlar

birbirlerinden hayli uzak merkezlerde iktidarı kanlı bir şekilde devralmanın hesaplarını

yapıyordu. Paris, Kahire ve İstanbul’da birbiriyle az çok irtibatlı şekilde İttihatçıları

devirmeye yönelik farklı teşebbüsler hazırlanmaktaydı.387

Hürriyet ve İtilâf Fırkası’ndan Gümülcineli İsmail Bey, Miralay Sadık Bey ve

Damat Salih Paşa’yla ittifak halindeydi. Prens Sabahaddin Bey ise bu grupla irtibatlı

olmak üzere Dr. Nihad Reşad ve Satvet Lûtfi Bey’le beraber hareket ediyordu. Gizli

toplantılarla farklı grupları bir araya getirerek, aralarındaki haberleşmeyi ise Ahmet

Bedevi [Kuran] sağlıyordu.388

İlk olarak Prens Sabahaddin’in komplosu açığa çıkarıldı. 2 Mart 1913’te

yayınlanan bildiri Prens Sabahaddin Bey’in komplosu hakkında detaylı bilgiler

386 İsmail Hami Danişmend, Kronoloji, s. 554.

387 Feroz Ahmad, İttihat ve Terakki 1908-1914, s. 157.

388 Ahmet Bedevi Kuran, Osmanlı İmparatorluğunda İnkılâp Hareketleri ve Millî Mücadele, s. 595.

104

sağlıyordu. Prens’in özel kâtibi Satvet Lûtfi Bey’in propagandasıyla bir hükümet

darbesi tasarlanmıştı. Buna göre Bab-ı Âli önünde ve etrafında büyük bir gösteri

düzenlenecek, Saray’a gidilerek Mahmud Şevket Paşa Hükümet’i azledilecek, kabine

üyeleri Divan-ı Âli’ye sevk edilerek yargılanacaktı. Yeni hükümet ise Prens

Sabahaddin Bey’in sadaretinde adem-i merkeziyetçi bir hüviyette kurulacaktı. İttihat

ve Terakki’nin önde gelen isimleri ise tutuklanarak sürgün edilecekti. Darbe günü

dağıtılmak üzere hazırlanan ‘‘Osmanlı milletine ve ordusuna hitab’’ başlığını taşıyan

bildiri hazırlanmıştı.389 Beyoğlu’nda bu bildiriler basılırken komplo açığa çıkmış,

Serdar Sadık isimli Prens Sabahaddin Grubu’na bağlı kişi, basımı yapılan bildirilerle

beraber yakalanmıştı. Prens’in maiyetindeki Satvet Lûtfi Bey ise Avusturya-

Macaristan Büyükelçiliği tercümanlarından Lazar’ın evinde yakalandı. İstanbul

Muhafızı Cemal Bey, kapitülasyonlar hukukuna aykırı olarak, diplomatik

dokunulmazlığı olan elçiliğe bağlı birinin evini zorla aramış, içerideki kişiyi

tutuklamıştı. Cemal Bey, Mahmud Şevket Paşa’nın isteğiyle birkaç gün sonra izahat

vermek üzere Avusturya-Macaristan Büyükelçiliği’ne gitmek zorunda kaldı.390 Satvet

Lûtfi ise bir süre sonra Avusturya-Macaristan’ın araya girmesiyle salıverilerek

yurtdışına çıkarıldı.391

Prens Sabahaddin’e bağlı olarak kurulan komplonun akamete uğraması sonrası

ilk yargılamalar yapıldı. Binbaşı Nafiz Bey başkanlığında kurulan Divan-ı Harb-i Örfi

mahkûmlara farklı cezalar verdi. Ahmet Bedevi [Kuran] Bey ile mülazım Lütfü Bey

ve Satvet Lûtfi müebbet kürek cezasına çarptırıldı. Diğer mahkûmlar ise onar yıl hapis

ayrıca Sinop ve Bodrum vilayetlerine sürgün cezalarına çarptırıldılar.392 Yargılamalar

esnasında İstanbul Muhafızı Cemal Bey tüm mahkûmların idama mahkûmiyeti ve

Prens Sabahaddin’in cezalandırılması için teşebbüste bulunmuştu. Araya giren

Mahmud Şevket Paşa, cezaları hafifleterek Prens üzerindeki tutuklama kararını

engellemişti.393 Cemal Bey, bunun üzerine Prens Sabahaddin üzerindeki baskıyı

389 Sina Akşin, Jön Türkler ve İttihat ve Terakki, s. 362.

390 Cemal Paşa, Anılarım 1913-1922, Haz. Fahri Parin, Paraf Yayınları, İstanbul, 2010, s. 26.

391 Sina Akşin, Jön Türkler ve İttihat ve Terakki, s. 363; Ziya Şakir Soko, Mahmud Şevket Paşa, s.

226.

392 Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi, DH. SYS. 119/3 (Belge No:1) (İstanbul Muhafızlığı’ndan

Dâhiliye Nezareti’ne gönderilen 10 Temmuz 1329 [23 Temmuz 1913] tarihli yazı).

393 Ahmet Bedevi Kuran, Osmanlı İmparatorluğunda İnkılâp Hareketleri ve Millî Mücadele, s. 600-

601.

105

arttırdı. Paşa, Prens ile komplo arasındaki bağlantıyı ispat edecek maddi kanıtlar

aramaya başlamıştı. Sabahaddin’in adamlarından Dr. Nihad Reşad, bir taraftan Talât

Bey ve diğer İttihatçı liderlerle görüşerek Prens ile Cemiyet arasında uzlaşma zemini

arıyor, diğer taraftan ise Cemiyet’in önde gelen erkânına suikast hazırlıkları tertip

ediyordu. Cemal Bey, izlemeler esnasında suikastçılar ve Dr. Nihad Reşad bağlantısını

tespit etmiş ancak Talât Bey’i duruma inandıramamıştı. Talât Bey, Cemal Bey’in

faaliyetlerini Prens Sabahaddin’e bildirerek onun resmi İngiliz kurumlarından birine

sığınmasını sağlamış, sonrasında yurtdışına çıkışına olanak vermişti.394

Ordu içerisinde, kurulan komplonun büyüklüğü kestirilememekteydi. Prens

Sabahaddin’e bağlı grup, Çatalca Kumandanı Abuk Ahmed Paşa’yı da darbe

teşebbüsüne dâhil etmiş görünüyordu.395 Mahmud Şevket Paşa, komplonun ortaya

çıkmasıyla ordu içerisindeki durumdan tedirgin olmuştu. Enver Bey ile bir görüşme

yapan Paşa, kendisinden X. Kolordu’yu içerisindeki subaylarla birlikte İstanbul’a

yaklaştırmasını ve tedbirli davranmasını rica etti.396 Sadrazam sonraki günlerde

Prens’in ve komplo içerisinde yer alan Miralay Sadık’ın manevi koruyucusu Şehzade

Vahdettin Efendi ile bir araya geldi. Sadrazam, Vahdettin Efendi’ye komplo içerisinde

bulunan isimlerle olan görüşmelerini sordu. Miralay Sadık ve Şaban Efendi ile

görüşmemesini, Sabahaddin Bey ile irtibat kurmamasını ve siyaset ile iştigal

etmemesini salık verdi.397

Prens Sabahaddin’in komplosu kendisine model olarak Bab-ı Âli Baskını’nı

almıştı. Darbenin yapılış şekli baskın ile pek çok benzerlik gösteriyordu. Prens,

Osmanlı Devleti’nin son yıllarına komplolarla damga vurmuş bir kişilikti. Muhalifler

arasında daha 1902’de adem-i merkeziyet fikri yüzünden Cemiyet ile ters düşmüş bu

liberal politikacı, 1909’da 31 Mart Vakası’na ve 1912 yazındaki Halâskâr Zabitan

hareketine maddi ve manevi destek vermişti. Prens, birçok muhalif arasından 23

Ocak’taki ani hükümet darbesinden sonra ilk harekete geçen olmuştu. Yeri ve zamanı

yanlış olan bu komplo, başarıya ulaşmak için psikolojik zemin ve meşru gerekçeden

yoksundu. Zira henüz Edirne düşmüş değildi. Her ne kadar Şubat ortasından itibaren

394 Cemal Paşa, Anılarım 1913-1922, s. 27-28.

395 A.e., s. 31.

396 Mahmud Şevket Paşa’nın Sadaret Günlüğü, s. 75.

397 A.e., s. 83-84.

106

İttihatçılar Edirne’yi kısmen vermeye razı oldularsa da kamuoyu bu bilgiden

yoksundu. Prens Sabahaddin diğer muhalif gruplardan önce harekete geçerek büyük

bir ihtimalle onlardan önce iktidarı eline almak istedi.398 Ancak yer, zaman ve meşru

gerekçeden yoksun bu hareketin başarı ihtimali aslında yoktu. İttihatçılar tarafından

darbe hazırlıkları anbean takip edilmekteydi. Cemal Bey’in casusları komplo içerisine

sızmıştı, elde ettikleri her bilgiyi İstanbul Muhafızlığı’na raporluyordu.399 Başarı

şansından yoksun komplonun açığa çıkması ise diğer kızgın muhaliflerin sert

eylemlerinin gözlenmesini zorlaştırmış oldu. Prens Sabahaddin Bey’in grubunun

dışında kalan bu eylemciler, darbe hazırlıklarındaki görüş farklılıkları nedeniyle

Prens’le ters düşmüştü. Bu sebeple Prens ile olan bağlantıları keşfedilememiş,

hareketlerine hedef küçülterek devam etmişlerdi. Prens ile onun grubuna bağlı

komploya odaklanılması, hükümet üzerine farklı plânlar kurmaya çalışan öteki

muhalif unsurların ortaya çıkarılması için gerekli zaman ve çabanın harcanmasını

engellemiş oldu.400 Balkan Savaşı’nın durduğu, barış müzakerelerinin sürdüğü sırada

başkent İstanbul’daki iktidar mücadelesini kökünden etkileyecek iki farklı suikast

gerçekleşti.

398 Sina Akşin, Jön Türkler ve İttihat ve Terakki, s. 363.

399 Ahmet Bedevi Kuran, Osmanlı İmparatorluğunda İnkılâp Hareketleri ve Millî Mücadele, s. 597.

400 M. Naim Turfan, Jön Türklerin Yükselişi: Siyaset, Askerler ve Osmanlı’nın Çöküşü, s. 418.

107

4.2.2. Hürriyet Kahramanı’na Veda: Resneli Niyazi Bey Suikastı

Niyazi Bey, Enver Bey’le birlikte II. Meşrutiyet’in en önemli iki figüründen

biriydi. Niyazi Bey, Arnavut bir ailenin toprak sahibi oğlu olarak Manastır ve Ohri

arasında kalan Resne’de doğdu. 1897’deki Yunan Savaşı’nda büyük kahramanlıklar

göstermesinin ardından Arnavutluk’a döndü ve meşrutiyetin yeniden ilan edileceği

1908’e kadar eşkıya çeteleriyle çetin mücadeleler verdi. Bu sıralarda İttihat ve Terakki

Cemiyeti’nin dikkatini çekerek Cemiyet ile irtibatı sağlandı. Cemiyet, kendisini

Kolağası olarak Resne’ye atamış, burada meşrutiyetin yeniden tesisini sağlayacak olan

bir ayaklandırma başlatmasını sağlamıştı. Niyazi Bey, kendi inisiyatifiyle bölgede

yaşayan Müslümanlardan ve yüze yakın askerden oluşan bir grupla 3 Temmuz

1908’de dağa çıktı.401 Abdülhamid yönetimi, bir süre sonra askerî nitelikli bu isyanı

bastıramayacağını anladı ve II. Meşrutiyet’in ilanı böylece sağlanmış oldu. Niyazi ve

Enver beyler artık hürriyet kahramanlarıydı.

Niyazi ve Enver beylerin şöhreti imparatorluğun coğrafi sınırlarını aşan

boyutlardaydı. Bu iki isim, eski rejimin ölümünün ve meşrutiyetin zaferinin birer

temsilcisi haline gelen popüler figürlerdi. Eski rejimi yok eden, yeni meşrutiyeti temsil

eden bu isimler artık Osmanlı’nın milli kahramanlarıydı.402 Niyazi Bey’in şan ve

şöhreti II. Meşrutiyet’in ilk günlerinde kendisini açıkça hissettirecek kadar yüksekti.

Meşrutiyet’in önce İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından Rumeli vilayetlerinde ilan

edildiği sırada Manastır’da bulunan Niyazi Bey, memurlara, mülki idare yetkililerine,

Hristiyan ve Müslümanlardan oluşan yerel halka, hatta ayaklanmayı bastırmak için

İzmir’den Manastır’a sevk edilen taburlara ateşli bir konuşma yaparak anayasal düzen

içinde özgürlük ve kardeşliğin yeniden tesisini ilan ediyordu.403

1908’deki Cemiyet liderleri popüler bir siyasal ikon haline gelen Enver ve

Niyazi beylerdi. II. Meşrutiyet’ten hemen sonra Kolağası Niyazi Bey, aktif siyasal

yaşama katılmamış, Cemiyet’in genç liderlerinden Enver Bey ise önde gelen pek çok

401 Aykut Kansu, 1908 Devrimi, s. 120-122.

402 Bedross Der Matossıan, Parçalanan Devrim Düşleri Osmanlı İmparatorluğu'nun Son

Döneminde Hürriyetten Şiddete, s. 69.

403 Aykut Kansu, 1908 Devrimi, s. 133.

108

askerî ve siyasi olayın başkahramanı olmuştu.404 Resne’ye dönen Niyazi Bey, 31 Mart

ayaklanmasında Hareket Ordusu’yla beraber İstanbul’da bulundu.405 Daha sonra

yeniden Resne’ye döndü. Cemiyet’in Balkan halklarına yönelik propaganda

faaliyetleri kapsamında Sultan Reşad’ın Haziran 1911’de gerçekleştirmiş olduğu

Makedonya ve Kosova ziyaretlerine refakat etti.406 Balkan Savaşı’nın çıkması üzerine

askerlikten emekli olmasına rağmen Resne’de bulunan iki yüz kadar gönüllünün

eşliğinde savaşa katıldı.407 Bulgaristan ile olan ateşkes görüşmeleri esnasında fiilen

bitmiş olan Balkan Savaşı’na müteakip Niyazi Bey, Avlonya’dan İstanbul’a dönmeye

karar verdi. 17 Nisan 1913’te sabah saatlerinde Avlonya limanına giden Niyazi Bey,

vapur saatini beklediği esnada kalabalık bir grubun içinden açılan ateş sonucu sırtına

ve başına aldığı kurşunlarla yaşamını yitirdi.408

Cinayet, birçok açıdan tartışmalara neden olacak çetrefillikteydi. Bir kere

Niyazi Bey’in Cemiyet’in önemli isimleriyle arası bozulmuştu. Askerlikten ve siyasi

yaşamdan el çeken Niyazi Bey’in İstanbul’a dönmek üzereyken kendisine sağlanan

korumalara rağmen öldürülmesi Cemiyet’i bu cinayetin baş sorumlusu gibi

gösteriyordu. Ancak cinayetin baş sorumlusu Arnavutluk’taki radikal milliyetçilerdi.

Arnavut milliyetçileri Resneli Niyazi Bey’e iş birliği teklif etmişti. Umum Jandarma

Kumandanı ve Manastır firarisi Tayyar, eski Ergiri mebusu Müfit, Tayyar ve Hamdi

isimli radikal milliyetçiler Niyazi Bey’e Osmanlı Devleti’ne ihanet anlamına gelen bir

teklif götürmüşler ancak Niyazi Bey’den olumsuz cevap almışlardı. Bunun üzerine

suikast gerçekleşmişti.409

Niyazi Bey’in ölümüyle alakalı bir başka önemli iddia daha mevcuttu. İddiaya

göre cinayetin faili Arnavutluk’un hürriyet savaşçısı İsa Bolatin’di. İsa Bolatin, Şemsi

Paşa’nın kan kardeşiydi. Arnavut Şemsi Paşa’nın II. Meşrutiyet’e giden süreçte

öldürülmesinin intikamını almak için oğullarına Resneli Niyazi’yi öldürtmüştü.

404 Feroz Ahmad, İttihat ve Terakki 1908-1914, s. 193.

405 İsmail Hakkı Sunata, İstibdattan Meşrutiyete Çocukluktan Gençliğe, İş Bankası Kültür Yayınları,

İstanbul, 2006, s. 274.

406 Erık Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye'nin Tarihi, s. 161.

407 Ahmet Cemaleddin Saraçoğlu, Unutulan Meşhurlarımız -2- Resneli Niyazi, Haz. İsmail

Dervişoğlu, Şema Yayınları, İstanbul, 2006, s. 181.

408 A.e., 203.

409 ‘‘Resneli Niyazi Bey’in Katilleri Kimlerdir’’, Tanin, 22 Mayıs 1913, s. 1.

109

Niyazi, Şemsi Paşa cinayetinin baş sorumlusu görülüyordu.410 Gerçekte kahraman-ı

hürriyet Niyazi Bey, Arnavutluk’ta baş gösteren siyasi mücadeleler sonucu öldürüldü.

Suikastın mahiyetiyle alakalı en makul ve geçerli çıkarım Niyazi Bey’in henüz yeni

kurulmuş bir devletin, Arnavutluk’un geleceği için gerçekleşen iktidar savaşına

kurban gittiğidir.

Niyazi Bey suikastı ile Osmanlı’daki siyasi mücadelenin belki de seyri değişmiş

oldu. Eğer Niyazi Bey, suikasta uğramasaydı İstanbul’a dönecekti. Kendisinin

İttihatçılarla arası açık olmasına rağmen halktan ve ordudan itibar görüyordu. Ordu

içerisinde Enver ve Niyazi beyler dışında tanınır subay bulmak çok zordu.411

İstanbul’daki siyasi mücadelede parlak genç subay olarak öne çıkan Enver Bey’e en

yakın rakip olarak öne çıkabilecek tek isim Niyazi Bey’di. Öteden beri Türk siyasal

hayatındaki asker-siyaset ilişkilerinin girift hali, Enver Bey’in öncülüğünde subayların

başat siyasa yapıcılar olarak yönetici bir rol üstlenmesiyle sonuçlandı. Enver Bey’in

siyasi ve askerî rolüne karşı çıkabilecek kişi, hem kendisiyle benzer bir geçmişe sahip,

hem de kendisi gibi hürriyet kahramanı olarak ünlenmiş Niyazi Bey’di. Bu açıdan

İttihatçılar, suikastı bizzat tertip etmeseler bile suikast Cemiyet ve bilhassa Enver Bey

için yararlı oldu. Enver Bey’in tarihin akışındaki kurtarıcı rol modeli, kendisine rakip

olacak kimsenin bulunmaması ve şahsi girişimlerindeki cesaretin bir ürünüydü.

4.3. Mahmud Şevket Paşa’ya Suikast

4.3.1. Suikast Hazırlıkları

Prens Sabahaddin’in hükümeti devirme girişimi açığa çıkmış olmasına rağmen

İttihatçı karşıtlarını sindirmek mümkün olmamıştı. O sıralarda Prens ile de görüşen

eski subay sınıfı mensubu ve yeni rejimin memnuniyetsizleri olarak kodlanabilecek

410 Avlonyalı Ekrem Bey, Osmanlı Arnavutluk'undan Anılar (1885-1912), İletişim Yayınları,

İstanbul, 2006, s. 232.

411 Tevfik Paşa’nın kâtibi Ali Şevki Bey Hareket Ordusu’nda bulunan Arnavut bir askere Hüseyin

Hüsnü Paşa’nın emrinde olup olmadığını sorarken askerin kendisine büyük bir azametle verdiği yanıt

Enver ve Niyazi beylerden başkasını tanımadığı olmuştu: İsmail Hami Danişmend, Sadrazam Tevfik

Paşa’nın Dosyasındaki Resmî ve Hususî Vesikalara Göre 31 Mart Vak’ası, İstanbul, İstanbul

Kitabevi, 1961, s. 106-107.

110

suikastçılar çalışmalarına daha gizli ve titiz devam etmeye kararlılardı. Prens

Sabahaddin, Çerkez Kâzım ile olan görüşmesinde onu reddetmiş, daha makul ve tutarlı

bir yolla hükümeti devralmaları gerektiğini ifade etmişti. Çerkez Kâzım daha sonra

suikasta maddi destek sağlamak için Şerif Paşa’ya başvurmaya karar verdi.412 Başta

Çerkez Kâzım olmak üzere Şerif Paşa, sonraları Damat Salih Paşa ve komplonun diğer

iştirakçilerinin ortak özellikleri İttihat ve Terakki yönetici kadrosuyla sorunlu

olmalarıydı. İktidar savaşını 23 Ocak’ta kaybeden muhalifler için bu ölüm-kalım

oyununu sürdürmenin tek meşru yolu ne olursa olsun hükümeti devralma düşüncesi

olarak belirginleşmişti.

Tertibin içinde yer alanlar Beyoğlu’ndaki Glavani [şimdiki adı Kallavi]

Sokağı’nda Pertev Tevfik Bey’in evinde düzenli toplantılar düzenlemekteydi. Bu

toplantılara Prens Sabahaddin’in maiyetindeki adamlarından Kemal Midhat [Fenmen]

Bey, Polis Müdüriyeti eski Kısm-ı Siyasi Amiri Muhib Bey, Rıza Paşazade Mehmed

Ali ve Gümülcineli İsmail beyler iştirak ediyordu. Suikastın baş tertipçilerinden Şerif

Paşa ise bu toplantılara maddi destek sağlıyordu. İstanbul Muhafızı Cemal Bey ve

Polis Başmüdürü Azmi Bey’in çabaları sonucu ev açığa çıkmış, toplantılar Beyoğlu

Pire Mehmed Sokağı 1 numaralı evde devam etmişti. Buradaki toplantılarda ise

suikastı bizzat icra edecek Yüzbaşı Çerkez Kâzım, Topal Tevfik, Çerkez Ziya, Ragıp,

Nazmi, Paşazade Abdurrahman ve Hakkı bulunuyordu.413 Cemal Bey’in ajanları tıpkı

Sabahaddin Bey’in komplosunda olduğu gibi yeni suikast tertibinin de içindeydi.414

Ancak komplocuların gizliliğe verdiği önem suikastın gerçekleşmesini önleyecek

derinlikte bir istihbarat ağının kurulmasını engelledi.

Mayıs sonlarında Mahmud Şevket Paşa ve hükümetinin durumu belirsizdi.

Bulgaristan ile olan barış müzakereleri nihayete ermiş ve 30 Mayıs’ta barış anlaşması

imzalanmıştı.415 Anlaşmaya göre Edirne dâhil olmak üzere Osmanlı Devleti Balkan

İttifakı’nın işgal ettiği tüm yerlerdeki hakkından vazgeçiyordu. Girit’teki haklarından

feragat eden Türk tarafının barış müzakerelerinde ısrarla savunduğu Ege adalarının

412 Ziya Şakir Soko, Mahmud Şevket Paşa, s. 233.

413 Mustafa Ragıp Esatlı, İttihat ve Terakki Tarihinde Esrar Perdesi, s. 88-89.

414 Cemal Paşa, Anılarım 1913-1922, s. 31-32.

415 ‘‘Unterzeichnung Des Präliminarfrieden’’, 31 Mai (Mayıs) 1913, Neue Freie Presse, sabah baskısı,

s. 3.

111

kaderi ise Büyük Güçler’e bırakıldı.416 Edirne’nin terki şüphesiz ayaklanmaya askerî

nitelik kazandırmak isteyen muhalif güçlerin tam da aradıkları meşru gerekçeyi

sağlıyordu. Gümülcineli İsmail Bey ordu ile temas halindeydi. Çatalca Hattı’nın

kumandanlarından Ahmed Abuk Paşa, Prens Sabahaddin ve Damad Salih Paşa ile

anlaşarak suikast sonrasında İstanbul’a yürüyecek ve hükümeti devralacaktı.417

Muhalifler ordu kuvvetine dayanmayan her ihtilal hareketinin başarısızlığa

uğrayacağının farkındaydı. Aynı sıralarda devrik sadrazam Kâmil Paşa da yurda

döndü. Kâmil Paşa’nın dönüşü yaklaşmakta olan tertibin ayak seslerini haber

veriyordu. İstanbul Muhafızı Cemal Bey, bu ziyareti pek yakında gerçekleşecek

hükümet darbesine bir hazırlık olarak görüyordu. Cemal Bey, Mahmud Şevket Paşa’yı

durumdan haberdar ederek, eski sadrazamın derhâl İstanbul’u terk etmesi gerektiğini

ifade etti. Mahmud Şevket Paşa bunun üzerine Cemal Bey’den Kâmil Paşa’nın

konağına yönelik polis ablukasını kaldırmasını söyleyerek Paşa’nın yurt dışına

çıkarılmasını sağlayacağına dair güvence verdi. 29 Mayıs’ta Kâmil Paşa’nın oğlu

Abdullah Bey ile görüşen Mahmud Şevket Paşa durumu izah ederek eski sadrazamın

sınır dışı edilmesi gerekliliğini açıkladı. Kâmil Paşa, birkaç gün İstanbul’da kaldıktan

sonra şehirden ayrılmaya zorlandı.418

Sadrazam, Haziran ayında Alman askeri yetkililerin görev ve yetkilendirmesi

konularıyla meşguldü. Sadrazam, Almanya’ya bağlı yüksek rütbeli bir generali

Osmanlı ordusunun en yetkili makamı olan Başkumandanlık Vekaleti’ne getirmeyi

düşünüyordu. Sadrazam’ın bu düşüncesine Başkumandan Vekili Ahmed İzzet Paşa

karşı çıkmaktaydı. Ahmed İzzet Paşa kırk Alman subay ve askerî yetkilinin özellikle

eğitim, öğretim ve iaşe konularında orduya yardımcı olmalarını ve bu subayların yeni

oluşturulacak bir kolordu ile tümen kumandanlığını, ayrıyeten her müfettişlik

bölgesinde bir örnek tabur ve alayın komutasını almalarını önermekteydi. Mahmud

Şevket Paşa ise bu fikre karşı çıkmakla beraber Ahmed İzzet Paşa ile açıktan bir

tartışmaya girmiyordu. 6 Haziran’da Berlin’den içerisinde general de bulunan bir

416 ‘‘Text of the Treaty’’, Guardian, 31 May (Mayıs) 1913, s. 11.

417 İsmail Hami Danişmend, Kronoloji, s. 556.

418 Mahmud Şevket Paşa’nın Sadaret Günlüğü, s. 277-279; Feroz Ahmad, İttihat ve Terakki 1908-

1914, s. 160-161.

112

Alman askerî heyetinin atanmasına karar verildiği öğrenildi. Sadrazam bu konularla

meşgulken 11 Haziran sabahı elim suikast gerçekleşti.419

4.3.2. Suikast

11 Haziran 1913 Çarşamba günü sabah saatlerinde İstanbul Muhafızı Cemal

Bey, Harbiye Nezareti’nde Mahmud Şevket Paşa ile görüştü. Görüşmesinde Paşa’dan

bugünlerde yaşanabilecek suikast girişimlerine karşı tedbirli olmasını istiyordu. Cemal

Bey’in düşüncesine göre birkaç gün içinde bu girişimde yer alacak muhalifler

tutuklanacaktı.420 Mahmud Şevket Paşa, bu görüşmeye ve Cemal Bey’in ısrarlarına

rağmen hiçbir özel tedbire başvurmadı.421 İstanbul Muhafizlığı’na dönen Cemal

Bey’in ardından Mahmud Şevket Paşa saat 11:00 sularında makam arabasıyla Harbiye

Nezareti’nden Cağaloğlu’ndaki Bab-ı Âli’ye dönmek üzere yola çıktı. Araç Divan

Yolu’na geldiği esnada Saka çeşmesinin yakınından geçen cenaze sebebiyle durmak

zorunda kaldı. Beyazıt Meydanı’ndan geçen bu cenaze alayı suikastçılara yardımcı

olarak gereken zamanı kazandırmış oldu.422 Suikastçılar, Mahmud Şevket Paşa’nın

aracının hemen ilerisinde, bozuk olan aracı tamir etmekle uğraşıyor görünerek cinayet

için fırsat kollamaktaydı. Cenaze sebebiyle bir süre durmak zorunda kalan araca

tetikçiler on el ateş etti.423 Mahmud Şevket Paşa’nın yaveri İbrahim Bey çatışmanın

henüz başında vurularak öldürüldü. Diğer yaverlerden Kâzım Ağa ise yaralandı, aracın

şoförü İsmail Bey ve yine araçta bulunan Eşref Bey ise olaydan yara almadan

kurtuldu.424

Mahmud Şevket Paşa, suikastın hemen ardından henüz can vermemişken

Harbiye Nezareti’ne götürüldü ancak yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı.

Paşa’ya isabet eden kurşunlardan biri sağ şakağından girmiş, sol şakağından çıkmıştı.

419 M. Naim Turfan, Jön Türklerin Yükselişi: Siyaset, Askerler ve Osmanlı’nın Çöküşü, s. 472-474.

420 Cemal Paşa, Anılarım 1913-1922, s. 45.

421 ‘‘Suikast Malum İmiş’’, İkdâm¸13 Haziran 1913, s. 2.

422 ‘‘Tahkikat ve Takibat’’, Tanin, 13 Haziran 1913, s. 2.

423 ‘‘An Official Account’’, Guardian, 12 June (Haziran) 1913, s. 9.

424 İsmail Hami Danişmend, Kronoloji, s. 557; ‘‘Die Ermordung Mahmud Schefket Pascha’’, Pester

Lloyd, 12 Juni (Haziran) 1913, sabah baskısı, s. 2. 12 Haziran tarihli haber için bkz. Ek-13.

113

Beyni parçalanmış bir halde, sağ gözünün etrafı morarmış ve yüzü bembeyaz bir

çehreye bürünmüştü.425

Faillerden Topal Tevfik tramvay caddesinden Gedikpaşa istikametine kaçmış,

orada bulunan bir hana saklanmıştı. Polisin ısrarlı takibinin sonucu olarak Topal

Tevfik, Gedikpaşa’da bir han içerisinde bulunan tuvalette üzerinde revolver model

silah ve bir bıçakla birlikte yakalandı. Olay yerinde bulunan bazı görgü tanıkları Topal

Tevfik’i teşhis ederek Tevfik’in olay yerinde Mahmud Şevket Paşa’ya ateş ettiğini ve

kaçtığını doğruladı. Diğer failler Nazmi, Bahriyeli Şevki ve şoförleri Cevad isimli

şahıslar suikastta kullandıkları araçla Aksaray, Topkapı istikametini kullanarak

Eyüb’e doğru kaçtılar. Aracın şoförü olan Cevad’ın yüzü, Silahdarağa yolu üzerinde

araca su eklemek isterken, su deposunun ağızlığını açtığı sırada su buharının şiddetiyle

yanmıştı. Yapılan uzun ve etraflı soruşturma sonucunda Abdürrahman’a ait olan ve

içerisinde Kumarbaz Ziya ve bir başka suikastçıyı daha taşıyan otomobil, Beyazıt’ta

Osman Bey Gazinosu’nun karşısındaki garajda ele geçirildi. Abdürrahman ve Cevad

ise olay yerinden kaçmakla birlikte çok geçmeden yakalandılar. Yapılan

sorgulamalarda olayı inkâr etseler de Cevad’ın yüzündeki yanıklık onları ele vermişti.

Cevad ve Abdürrahman çok geçmeden olaya ilişkin detayları itiraf ettiler. Suikastın

üzerinden henüz iki saat geçmesine rağmen İstanbul Muhafızlığı, Polis Müdüriyeti

eski Kısm-ı Siyasi Amiri Muhib Bey, Abdullah Safa ve Miralay Fuad gibi suikastın

tertipçilerden birçok kişiyi soruşturmalar neticesinde tutukladı. Muhib Bey ifadesinde

Damad Salih Paşa’nın suikastın azmettiricisi olduğunu itiraf ediyordu.426

Cemal Bey’in durumu idare ediş şekli muhalifler için tam bir hayal

kırıklığıydı.427 Zamanında gösterdiği tepki kanun ve nizamın bozulmasını engelledi.

Cemal Bey, henüz suikastın üzerinden yarım saat geçmeden harekete geçmesiyle hem

425 Mustafa Hayri Efendi’nin Günlükleri, s. 316.

426 Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi, DH. SYS. 119-1/3 (Belge No:6) (İstanbul Polis Müdir-i

Umumisi tarafından Dâhiliye Nezareti’ne gönderilen 30-31 Mayıs 1329 [12-13 Haziran 1913] tarihli

yazı); ‘‘Das Offizielle Communiqué’’, Neue Freie Presse, 12 Juni (Haziran) 1913, sabah baskısı, s. 2;

Mustafa Ragıp Esatlı, İttihat ve Terakki Tarihinde Esrar Perdesi, s. 56. (İstanbul Polis Müdür-i

Umumisi tarafından yazılan rapor için bkz. Ek-1).

427 Azılı bir İttihat ve Terakki karşıtı olan Ahmet Bedevi [Kuran] Bey dahi Cemal Bey ve diğer

İttihatçıların sağlam duruşlarını ve dirayetlerini teslim ediyordu. Ahmet Bedevi’ye göre İttihatçılar sıkı

duruşlarından taviz vermemiş, olay günü Bab-ı Âli’yi terk etmeyerek Kâmil Paşa Hükümeti gibi elleri

başlarında teslim olmamışlardı: Ahmet Bedevi Kuran, Osmanlı İmparatorluğunda İnkılâp

Hareketleri ve Millî Mücadele, s. 603.

114

katillerin yakalanmasını hem de olası bir askerî hazırlığın önüne geçmeyi başardı.

Süvari ve piyadeler Beyoğlu ve Üsküdar başta olmak üzere şehrin önemli

güzergâhlarına konuşlandırıldı. Halkı bilgilendirmek üzere ve sükûneti sağlamak

amacıyla derhâl bir bildiri yayınlayarak Paşa’nın vefatını duyurdu.428 İhtimal

dâhilindeki herhangi bir girişime karşı saray bilgilendirilerek Padişah’ın emniyeti

sağlandı. En önemlisi Cemal Bey, Başkumandan Vekili Ahmed İzzet Paşa’yı arayarak

kendisinden Hadımköy’de bulunan iki piyade alayını Küçükçekmece ve Halkalı

civarına yaklaştırmasını rica etti.429 Şüphesiz bu rica ordu içerisinde çıkabilecek olan

ayaklanmalara karşı önemli bir tedbirdi. Komplocular Ahmed Abuk Paşa aracılığıyla

hükümeti tamamen çaresiz bırakma düşüncesindeydi. Aynı sıralarda Cemiyet’in en

önemli figürlerinden X. Kolordu’nun Kurmay Başkanı Enver Bey ise suikast haberini

alır almaz telaşla İstanbul’a hareket etti. Kolordu içerisinde Eşref Sencer [Kuşçubaşı]

Bey komutasında kurulan seçme bir birlik de ihtiyaç halinde müdahale etmek üzere

derhâl başkente doğru yola çıktı.430

Suikastın ertesi günü genişleyen soruşturma Beyoğlu’nda bir evi işaret

ediyordu. İstanbul Muhafızlığı sorgulamalar sonucunda Pire Mehmed Sokağı’nda

yabancı bir kadına ait evde suikast faillerinin kaldığını tespit etti.431 Ev, derhâl abluka

altına alındı. Yüzbaşı Hilmi Bey, evin basılmasını emrederek apartman girişinin polis

tarafından hızlıca işgal edilmesini sağladı. Yirmiyi aşkın asker ve polisin ortaklaşa

gerçekleştirdiği operasyonda çıkan çatışma sonucu Hilmi Bey ve iki kolluk kuvveti

daha yaralandı. Apartman kiremitliği ve diğer uygun mahallerden binaya giren polis

ve jandarma failleri köşeye sıkıştırmış oldu. Ablukaya alınan katil zanlıları üçü de

canlı olmak üzere yakalandı.432

428 ‘‘Beyanname-i Askeriye’’, İkdâm, 12 Haziran 1913, s. 1.

429 Cemal Paşa, Anılarım 1913-1922, s. 47-48; Feroz Ahmad, İttihat ve Terakki 1908-1914, s. 161.

430 M. Naim Turfan, Jön Türklerin Yükselişi: Siyaset, Askerler ve Osmanlı’nın Çöküşü, s. 481.

431 ‘‘Bir Numaralı Hane’’, Tanin, 14 Haziran 1913, s. 1.

432 İbrahim Çiçek, Sadrazam ve Harbiye Nazırı Mahmud Şevket Paşa Suikastı, İstanbul, Alfa

Yayınları, 2018, s. 367-369.

115

4.3.3. Yargılamalar ve İdamlar

Divan-ı Harbi Örfi’de yargılamalar 21 Haziran’da başladı. Suikastın en önemli

faillerinden Çerkez Kâzım ifadesinde Mahmud Şevket Paşa’yı öldürme gerekçesini

açıklıyordu. Kâzım’ın motivasyonu eski Harbiye Nazırı Nâzım Paşa’nın Bab-ı Âli

Baskını’nda öldürülmeseydi. Kâzım’a göre Mahmud Şevket, onun iş arkadaşıydı,

onun haince öldürülmesine göz yummuş ve onun yerini almıştı. Bir diğer fail Topal

Tevfik de İttihatçıları suçlayarak cinayetin asıl sebebinin tepedeki kişilerin yürütmüş

oldukları yanlış politikalar sonucunda oluştuğunu söylüyordu. Savaştaki yenilgilerin

ve iktidar mevkiindeki önemli yerlerin kaybedilmesinden sorumsuz siyasetçiler

suçluydu. Rezillikten kurtulmak için bazı kişilerin tepeye çıkarılması gerekti.433

Divan-ı Harbi Örfi’deki yargılamalar sonucunda otuz yedi kişi gıyaben ve

doğrudan yargılanmış; sekiz kişi beraat etmiş ve on dördü gıyaben kalanı ise doğrudan

olmak üzere mahkûm edilmişti. Sanıklar, iktidardaki hükümeti cebren ve gayr-ı meşru

olarak düşürmek ve ülkede kargaşa çıkarmakla suçlanıyordu. Bu amaçla kurulan gizli

örgütün 11 Haziran 1913 günü Mahmud Şevket Paşa’yı öldürdüğü, Talât Bey, İstanbul

Muhafızı Cemal Bey, İstanbul Polis Müdür-i Umumisi Azmi Bey, Emmanuel Karasso

ve Nesim Ruso efendilere ise suikast plânladığı iddia edilmekteydi. Sanıklardan Prens

Sabahaddin Bey, eski Dâhiliye Nazırı Ahmed Reşid Bey, Şerif Paşa ve Gümülcineli

İsmail Bey, Damad Salih Paşa, Miralay Fuad Bey, Kemal Midhat, Pertev Tevfik,

Yarbay Zeki Bey, Çerkez Kâzım ve Polis Müdüriyeti eski Kısm-ı Siyasi Amiri Muhib

Bey komplonun bilfiil iştirakçileri olmak ve suikast plânını hazırlamakla suçlandılar.

Sanıklardan Prens Sabahaddin Bey, eski Dâhiliye Nazırı Ahmed Reşid Bey, Şerif Paşa,

Kemal Midhat, Pertev Tevfik, Yarbay Zeki Bey ve ve Gümülcineli İsmail Bey

gıyaben, Damad Salih Paşa, Miralay Fuad Bey, Çerkez Kâzım ve Muhib beyler de

Mülkiye Ceza Kanunu’nun elli altıncı ve elli yedinci maddelerine istinaden doğrudan

idama mahkûm oldu. Jandarma Kemal ve Hakkı doğrudan, Hikmet, jandarmadan

emekli Mehmed Bey ve Kavaklı Mustafa da gıyaben idama mahkûm oldu. Suikastın

faillerinden Ziya, Topal Tevfik, Şevki, Mehmed Ali, Abdullah Safa ve Cevad

doğrudan, Nazmi ve Abdurrahman isimli sanıklar ise gıyaben idam cezası aldı.

433 M. Naim Turfan, Jön Türklerin Yükselişi: Siyaset, Askerler ve Osmanlı’nın Çöküşü, s. 483-484.

116

Gözlüklü Emin Efendi ile Süleyman Paşazâde Adil Bey gibi bazı sanıklar müebbet

kürek cezası aldılar. 434

İdam kararları 23 Haziran gecesinde infaz edildi. Sultan Reşad, Damad Salih

Paşa’nın asılmasına karşı çıkmakla beraber İstanbul Muhafızı Cemal Bey’in gösterdiği

şiddetli muhalefet sebebiyle kararı tasdik eden iradeyi imzalamak zorunda kaldı.

İttihatçılar Sultan’a eğer Salih Paşa’nın asılmasına müsaade edilmezse hanedandan

farklı kişilerin de suikastla ilişkilendirilebileceğini ifade ediyordu.435 Bu îmânın

karşılığı Damad Salih Paşa ile Prens ve grubuyla da bağlantılı olan Şehzade

Vahdettin’di. Enver Bey, Sultan Reşad’a açıkça Vahdettin Efendi’nin suikastçılarla

irtibatlandırılabileceğini söylüyordu.436 Cemal Bey’e göre Damad Salih Paşa,

suikasttan önce eğer Avrupa’ya gönderilmiş olsaydı suikast büyük bir ihtimalle

önlenecekti.437

Çerkez Kâzım ve diğer faillerin ortak özelliği yeni rejimin

memnuniyetsizlerinden olmalarıydı. Kişisel motivasyonları siyasi gerekçelerden öte

II. Meşrutiyet ve Cemiyet ile yaşadıkları hayal kırıklıklarından kaynaklanıyordu.

Siyasi gerekçeleri çoğunlukla kişisel gerekçeleriyle kaynaşmış, ülkenin kötü

durumuyla, kendi kötü halleri arasında kurulan özdeş bir tasavvura sahip olmuşlardı.

Kişisel motivasyonlar ile siyasi fikirler birbirine girmiş görünüyordu. İhtilâl Komitesi

ismiyle darbeden sonra en kıdemli elçi olması sebebiyle Avusturya-Macaristan

Büyükelçisi Marquis Johann von Pallavicini’ye vermek üzere bir bildiri hazırlanmıştı.

Bildiride, ‘‘bir tabur serseri ile idare olunan hükümet-i hazırayı’’ devre dışı bırakmak

amacıyla hazırlanan plânların uygulanmasında kararlı olunduğu vurgulanıyordu. Aynı

bildiride asayişin korunması için Büyük Güçler’den karaya asker çıkarmaları talep

edilmekteydi.438

434 Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi, İ. HB. 134/26 (Belge No:4) (10 Haziran 1329 [23 Haziran

1913] tarihli irade-i seniyye); İbrahim Çiçek, Sadrazam ve Harbiye Nazırı Mahmud Şevket Paşa

Suikastı, s. 471-474. (İrade-i seniyye için bkz. Ek-6).

435 ‘‘Hükm-ü İdamın İcrası’’, Tanin, 24 Haziran 1913, s. 1; Ali Fuad Türkgeldi, Görüp İşittiklerim, s.

115-116; İsmail Hami Danişmend, Kronoloji, s. 559-600.

436 Taha Toros Arşivi, Dosya No: 166-Tunuslu Hayrettin Paşa, ‘‘Mahmut Şevket Paşa’nın

Öldürülmesiyle Darağacına gönderilen Damad Salih Paşa’nın Dramı’’,

http://earsiv.sehir.edu.tr:8080/xmlui/handle/11498/19063 (Son erişim: 23.03.2019).

437 ‘‘Suikast Tertibatının Mukaddemâtı’’, Tanin, 23 Haziran 1913, s. 2.

438 Bildiriyi olduğu gibi aktaran: Ziya Şakir Soko, Mahmud Şevket Paşa, s. 293.

117

Muhaliflerin muhtelif amaçları ve suikasta varan keskin eylemler dizisi

İttihatçılara o zamana kadar elde edilmiş en yüksek yetkeyi sağladı. İstanbul

Muhafızlığı’nın baskılarıyla eşine az rastlanır büyüklükte bir sürgün harekâtına

başlandı. Yüzlerce muhalif vapurlarla Sinop vilayetine sürüldü.439 Bu, yalnızca suikast

ile irtibatlı olan komploculara yönelik yapılan bir tasfiye hareketi değildi. Cemiyet,

ülkede kendisine rakip olabilecek her türden muhalefeti açıkça sindirme

gayretindeydi. Genç subayların önderliğindeki İttihatçı siyasal yapı, hem pek çok kez

karşı karşıya geldiği Mahmud Şevket Paşa’dan, hem de zaman zaman gerici nitelikler

gösteren muhalif hareketlerden aynı anda kurtulmuş oldu. İttihatçı subaylar,

hükümetin karar alma mekanizmalarında önemli bir güce erişti. Hükümet üyelerini

belirleyebilecek derecede söz sahibi olmaları Mahmud Şevket Paşa suikastından sonra

da artarak devam etti.440 Talât Bey, bu sürecin öteden beri farkındaydı. Cavit Bey’e

yazmış olduğu mektubunda kendi hiziplerinden bir harbiye nazırı yetiştirmenin

zorunluluğundan bahsederek, bu vakte kadar birçok zorlukla karşılaşılacağını

vurguluyordu.441 Bu süreçte İttihatçı subayların en önemli figürü şüphesiz Enver

Bey’di. Enver Bey’in politikası ordunun modernizasyonu, İttihatçı ideolojinin

propagandası ve yüksek derecede disiplinden oluşuyordu. Enver Bey, ordunun

yenileştirilmesiyle devletin bağımlılıktan kurtulmasının ve verimlilik kazanmasının

önünün açılacağını düşünüyordu. Devleti yenileştirmek, bir anlamda orduyu

modernleştirmekle eşdeğerdi.442

Devlet artık bir siyasal aygıt olarak Cemiyet’in elindeydi. Genç subaylar ve

Cemiyet Merkez-i Umumisi tarafından memuriyet kadroları şekillendirilerek tamamen

İttihatçılaştı. Bu bakımdan İstanbul Muhafızı Cemal Bey’in etkileriyle 29 Haziran’da

çıkan hükümet kararı buna yönelik önemli ipuçları içerir:

‘‘Muhalefet namına memleketin muhtaç olduğu sükûnu ihlâle cüretyap olan bazı zevat

ile payitahtın selâmeti umumiyesi için daimî bir tehlike teşkil edebilecek mahiyet-i serkeşanede

bulunan eşhasın idare-i örfiye kararnamesince Sinop’a izamları ve sunufu muhtelefiei

memurinden bulunanların bazıları icra kılınacak tahkikat neticesinde kanunen mesuliyetten

439 Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, C.I, s. 347-350.

440 Fahir Armaoğlu, 19. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1789-1914), s. 679.

441 M. Naim Turfan, Jön Türklerin Yükselişi: Siyaset, Askerler ve Osmanlı’nın Çöküşü, s. 488-

489.

442 A.e., s. 533-534.

118

vâreste kalsalar bile, meşkûkü’l-ahval ve dai-i şüphe bulunmalarına binaen memuriyetlerine

iadeleri caiz olmayacağından idareten azilleri, bu suretle açılacak memuriyetlere kararı vâkı

veçhile Trablusgarp ve Bingazi ile Rumeli’den gelen memurinden münasiplerin tayini…’’443

Aynı ölçüde sivil siyaset de Cemiyet’in önderliğindeki siyasal yapıda etkisiz

bir hüviyete büründü. Hürriyet ve İtilâf Fırkası’nın kurucusu Miralay Sadık Bey

yargılamalar sonucunda idama mahkûm edildi. Ancak kurduğu fırka ne kapatıldı ne

de dağıtıldı. Cemiyet’in gayesi görünüşte de olsa çok partili bir siyasal yapının

varlığını görünür kılmaktı.444

443 Belgeyi olduğu gibi aktaran: Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, C. II/II, s. 322-323.

444 Feroz Ahmad, İttihat ve Terakki 1908-1914, s. 161.

119

SONUÇ

İmparatorluklar çağının sonlarına doğru Osmanlı Devleti çağın kendisine

zorunlu kıldığı sorunlara çözüm arayışındaydı. II. Abdülhamid, otuz üç yıl süren

iktidarı boyunca bu sorunlara dinsel retorikle süslü yeni bir Osmanlı vatandaşlığı

tanımıyla cevap vermeye çalıştı. Dilsel-popüler milliyetçi akımların zararlarına karşın

Osmanlı Devleti resmi milliyetçi bir siyasayla etnisite-üstü bir Osmanlı kimliği

yaratma çabasını sürdürmekteydi. Bu çaba modern kurum ve yapıları beraberinde

getirdi.

II. Abdülhamid’in hükümdarlığının ilk yılları devlet içerisinde karşılaşmış

olduğu bir anlamda “bürokratik ittifaka” üstün gelme gayretleriyle geçti. Abdülhamid

devrinin iç siyasal içeriği bu ittifakın üstesinden gelerek mutlak iktidar tekelini

sürdürme gayretinin bir hikâyesi olarak okunabilir. Devam eden süreçte Yıldız Sarayı,

askerî politika, harekât ve eğitim merkezi haline geldi. Ancak bu politik tutum iki

noktada sekteye uğrayan sorunlar yarattı. İlk olarak askerî anlamda herhangi bir varlık

gösteremeyen Osmanlı ordusu dış siyasette yaşadığı zorluklar yüzünden

modernleştirilmek zorundaydı. Böylelikle İttihat ve Terakki’nin temelini atacak

kurumlar yaygınlaşmış oldu. İkinci bir sorun olarak Osmanlı Devleti’nin kendi

bünyesinden yetiştirdiği subay sınıfı, batılı ve entelektüel olarak yenilikçi bir dünya

görüşündeydi, bu anlamda mevcut siyasal yönetimi tahlil etme biçimleri Osmanlı

elitlerininkinden farklılaşıyordu. Modern ve Batılı anlamda -aslında materyalisteğitim,

Abdülhamid’in müdahalelerine rağmen genç subaylarda meşrutiyet fikirlerinin

doğmasını sağladı. Aynı genç subaylar İstanbul’un baskıcı ortamından

kurtulduklarında ise hızlıca örgütleniyor ve ülke sorunlarını korkusuzca tartışıyordu.

1905-1908 arasında yaşanan Makedonya krizi genç subayların devletin geleceğiyle

ilgili konuları Yıldız’ın gözetiminden uzak bir yerde tahlil etme imkânını yarattı.

Bu tahlilin bir sonucu olarak yurt dışında Paris, Kahire, Cenevre gibi

merkezlerde örgütlenen sivil-entelektüel İttihat ve Terakki ile askerî okullarda

yenilikçi fikirler edinmiş genç subaylar arasında bir iş birliği gerçekleşti. Nihayetinde

1908 yılına gelindiğinde İttihat ve Terakki Cemiyeti genç subaylara sırtını dayamış,

yenilikçi bir siyasal örgüt olarak II. Meşrutiyet’in ilanını sağladı. Cemiyet,

120

Meşrutiyet’in hemen ertesinde yönetimi eline almadı. Büyük ölçüde merkezileşmiş

yapısıyla iktidarı denetleyen bir anayasa bekçisi rolünden fazlasını gösterecek gücü

mevcut değildi. Cemiyet için ülke yönetimi hem büyük bir tecrübe sorunu hem de

çetrefilleşmiş siyasal durum için büyük bir sorumluluk demekti. Hâlihazırda

Padişah’ın etkisi yok edilmiş ve anayasa ilan edilmişti ancak Cemiyet’in daha

fazlasına gücü yetmiyordu. Bu koşullar altında İ.T.C.’nin yardımına eski rejimin

kalıntılarından ortaya çıkan büyük bir isyan hareketi yetişti. 13 Nisan 1909’da gerici

propagandanın tetiklediği askerî nitelikli bu ihtilal girişimi özünde sınıfsal, sosyokültürel

farklılıkların bir yansımasıydı. 31 Mart, Cemiyet’in 1908’den sonra

gerçekleştirmiş olduğu eski rejimin tasfiyesi hareketinden mustarip olan bürokratikaskerî

erkânın liberal-muhafazakâr bir ittifakla kendisini dini bir söylem olarak ortaya

çıkartan hareketin adı olmuştu.

İhtilal girişimi 1909’da Osmanlı Devleti’nin yaşadığı ilk ciddi iktidar

bunalımıydı. İstanbul’a gelen III. Ordu’ya bağlı Hareket Ordusu şehri ele geçirerek

isyanı bastırdı. II. Abdülhamid tahtan indirilerek yerine Mehmed Reşad getirildi.

Gerçekte olan ise Meşrutiyet’in askerî güce olan bağımlılığının ortaya çıkması oldu.

Dış siyasette barış dolu günler geçiren Osmanlı Devleti için 1911 yılından itibaren

savaşlar ve iç isyanlar askerî yetkinliği zorlayıcı bir unsur olarak öne çıktı. 31 Mart ile

başlayan süreçte askerî elit olarak öne çıkan genç subaylar yönetimi günden güne

kendi yetkesine aldı. Cemiyet’in askerî niteliği kendi muhaliflerini aynı siyaset yapma

biçimine zorladı. Cemiyet muhalifleri, 1912’de gerçekleşen seçimlerde İttihatçılara

karşı tam bir mağlubiyet yaşadı. Gergin ve zaman zaman şiddete varan olaylarla geçen

seçim döneminde İttihat ve Terakki ile muhalefetteki Hürriyet ve İtilâf arasında

demokratik sınırları hayli zorlayan propagandalar yapıldı. İtilâfçıların mevcut

yönetime tepkisi dini söylemlerde vücut buldu. Buna karşılık İ.T.C. ise siyasi

rakiplerini devlet gücüyle ezmeye çalışmaktan çekinmedi. Sonuç olarak seçimin

neticesi muhalefet açısından tam bir başarısızlık oldu.

İç siyasette etkisiz bir görünüm sergileyen muhalifler, 1912 yazında askerî bir

komplonun yardımıyla iktidarı ve İttihatçıları devirdi. Başta Harbiye Nazırı olmak

üzere hükümetteki Cemiyet muhaliflerinden dolaylı, dolaysız destekler alan Halâskâr

Zabitan Grubu, resmî kurumlara adeta savaş açtı. Mektuplar ve beyannamelerle o

121

sıralarda devleti yöneten İttihat ve Terakki’yi ve aynı zamanda hükümet ve meclisi

karşılarına aldılar. Siyasal etkinliğini ordunun gücünden alan Cemiyet için önemli bir

sınav olarak ortaya çıkan bu bunalım, İttihatçıların hükümetten çekilmesi ve meclisin

feshini beraberinde getirdi. Cuntanın hemen ardından gelen Balkan Savaşı ise askerî

çözümlü siyasal hareketleri perçinledi. Kâmil Paşa’nın, Balkan Savaşı’nda yaşanan

askerî başarısızlıklar karşısında gösterdiği pasif tutum İttihatçılara siyasal erki yeniden

ele alma fırsatı verdi. Askerî komplo sonucu iktidarı devreden Cemiyet, genç

subayların önderliğindeki bir başka askerî komplo ile 23 Ocak 1913’te hükümeti geri

aldı. Bâb-ı Âli Baskını’ndan sonra Cemiyet ve İttihatçı subaylar devlet içerisinde

büyük bir güce sahip oldu. Mahmud Şevket Paşa’nın sadrazamlığı sırasında, Paşa ile

açıktan çatışmalar yaşayan İttihatçı subaylar, politika yapma konusunda etkilerini her

anlamda hissettirdiler. 1912 yazında başarılı bir askerî cunta ile yönetim erkine ortak

olan Cemiyet muhalifleri ise Bâb-ı Âli Baskını sonrasında bir anlamda yeraltına inerek

yeniden harekete geçti. Yeni komplonun ilk eylemcisi ve başarısızlığa uğrayan ilk ismi

Prens Sabahaddin Bey’di. Prens ile yakın iş birliğinde olan diğer eylemciler için ise

mutlak gaye hükümetin kanlı bir ihtilal sonucunda devrilmesiydi. Bu amaçla

gerçekleşen Mahmud Şevket Paşa suikastından sonraysa Osmanlı Devleti’nde etkisi

açıkça görünen olgu İttihatçı subayların devlet içindeki etkinliği oldu.

Girişmiş olduğumuz siyasal çözümlemede açıkça görünen şey İttihat ve

Terakki’nin bir siyasal örgüt olarak 1908’deki kurtarıcı rolünün hayli gerisine

düştüğüydü. Cemiyet, özellikle Mahmud Şevket Paşa’ya yapılan suikasttan sonra,

neredeyse genç subaylara bağımlı bir grup siville idare edilen bir siyasal örgüt halini

aldı. Subaylar hükümetin politik kararlarına sirayet etmekte son derece başarılıydılar.

Talât Bey dâhil olmak üzere sivil İttihatçılar, devlet içerisinde karar verici ve

düzenleyici bir rol üstlenen bu subayların sivilleri karar alma süreçlerinde pek dikkate

almadıklarının farkındaydı. Talât Bey’in Cavit Bey’e yazmış olduğu mektupta da

bahsettiği üzere İttihatçı siviller kendi bünyelerinden bir askerî yetkili yetiştirmenin

zorunluluğunu anlamışlardı. Askerî ve sivil örgütler her ne kadar birbirlerine ideolojik

olarak bağlı olsalar da hayati öneme sahip bir iş birliği artık söz konusu değildi. Genç

subaylar karar alma mekanizmalarının etkin birer oyuncusuydu. Leviathan’ın kılıcı

artık İttihatçı subayların elindeydi.

122

İttihatçı subayların kimlik ve ideolojilerinin vücut bulmuş hali olan Enver

Bey’in siyaseti ordunun modernizasyonu, disiplin ve İttihatçı ideolojik görüşün her

anlamda dayatılmasından oluşmaktaydı. Tarihsel sürecin daha ileri safhasında Paşa

olacak olan Enver Bey’in kişisel başarısı Osmanlı Devleti’nin yeniden dirilme

umutlarını taşıyordu. Bu türden umutlar Enver Bey’in kaderi ile Osmanlı Devleti’nin

kaderini birleştirmişti. Enver Bey’in askerî reformlara dayalı modernizasyon hamlesi

bireyin -aynı zamanda iktidarı elde etmiş olan- askerî kurum ve yasalara koşulsuz

itaatini gerektiriyordu. Toplumsal ereklerin bireysel amaçlara üstün geldiği Hegelci

bir aşamada, devletin çıkarları ancak vatandaşlarının kişisel çıkarlarıyla uyumlu

olduğu müddetçe güçlü bir devlet kurulabilirdi. Enver Bey özelinde İttihatçı subayların

ideolojik özü ise ordu ve devletin bütünleşik olarak kavranışıydı. Orduyu

yenileştirmekle devleti yenileştirmek basitçe birbirine denk idi. Osmanlı Devleti için

işbu modernizasyon süreci ordunun siyasal erk üzerindeki iktidarını pekiştirerek onu

bir anlamda yönetici konumuna getirdi. Dinsel retorikle sürdürülen kadim

muhafazakâr iktidarın yerini yine zaman zaman dinsel vurgular da içeren milli ve

modern bir devlet aldı.

1912-13 döneminin politik retorik ve içeriği vatan savunması ve ihanetlerle

süslüydü. Hem iktidarı ele geçirenler hem karşıtları zaman zaman konumlarını

değiştirseler dahi mevcut siyasal koşulları aşmada başarısız oldular. Osmanlı

Devleti’nin son yılları suikastlar, askerî cuntalar, hükümet darbeleri, meclis

fesihleriyle geçerek nihai sürecini böylece tamamladı.

123

KAYNAKÇA

A) Arşiv Belgeleri

1) Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı Osmanlı Arşivi

Babıali Evrak Odası (BEO.)

3362/252132, 4140/310487, 4136/310183

Dâhiliye (DH.) Hapishaneler Müdüriyeti (MB.HPS.)

145/72

Dâhiliye (DH.) İdare (İD.)

79/12

Dâhiliye Nezareti Siyasi Kısım (DH. SYS.)

53/36, 55/97, 83-2/2, 53/52, 119/3, 119-1/3

Dâhiliye Nezareti Şifre Kalemi (DH. ŞFR.)

419/33, 421/69

İrade Dosya Usulü İradeler Tasnifi (İ. DUİT.)

8/47, 8/48, 8/59, 8/72

İrade (İ.) Harbiye (HB.)

123/9, 134/26

Yıldız (Y.) Kâmil Paşa Evrakı (EE. KP.)

35/3496

2) Taha Toros Arşivi

Dosya No: 166-Tunuslu Hayrettin Paşa, ‘‘Mahmut Şevket Paşa’nın Öldürülmesiyle

Darağacına gönderilen Damad Salih Paşa’nın Dramı’’,

http://earsiv.sehir.edu.tr:8080/xmlui/handle/11498/19063 (Son erişim: 23.03.2019).

124

3) Taksim Atatürk Kitaplığı

Taksim Atatürk Kitaplığı, ‘‘Sultan Mehmet Reşad, Enver ve Niyazi Beyler,

Mahmut Şevket Paşa, Yusuf İzzettin Efendi, Ahmet Rıza Bey, Midhat Paşa ve

Osmanlı devlet arması ile Hamidiye zırhlısını gösteren bir kartpostal’’,

http://ataturkkitapligi.ibb.gov.tr/kutuphane3/kartpostal/Krt_012098.jpg (Son erişim

15.06.2019).

Taksim Atatürk Kitaplığı, ‘‘Souvenir de Salonique = [Enver ve Niyazi Beylerin

birinci def’a olarak hürriyet sancağı küşat eylediği] / edit.: David M. Assael’’,

http://ataturkkitapligi.ibb.gov.tr/kutuphane3/kartpostal/Krt_012062.jpg (Son erişim

15.06.2019).

Taksim Atatürk Kitaplığı, ‘‘Constantinople. 25 avril 1909. Enver-bey venant de

visiter a l'hopital Hamidie les blesses de la journee du 24 avril 1909 / edit.: Bon

Marché’’, http://ataturkkitapligi.ibb.gov.tr/kutuphane3/kartpostal/Krt_000710.jpg,

(Son erişim 15.06.2019).

Taksim Atatürk Kitaplığı, ‘‘S. A. Kiamil Pacha = Kamil Paşa / edit.: M.

Israilovitch’’,

http://ataturkkitapligi.ibb.gov.tr/kutuphane3/kartpostal/Krt_000026.jpg, (Son erişim

16.06.2019).

Taksim Atatürk Kitaplığı, ‘‘Mahmut Şevket Paşa’’,

http://ataturkkitapligi.ibb.gov.tr/kutuphane3/Evraklar/Bel_Mtf_025771.pdf (Son

erişim 16.06.2019).

B) Resmi Yayınlar

Meclis-i Âyan Zabıt Ceridesi (MA ZC), İkinci Devre, Cilt: I, TBMM Basımevi,

Ankara, 1989.

Meclis-i Mebusan Zabıt Ceridesi (MM ZC), Birinci Devre, Cilt: I-XXI, TBMM

Basımevi, Ankara, 1982-1991

Meclis-i Mebusan Zabıt Ceridesi (MM ZC), İkinci Devre, Cilt: I-II, TBMM Basımevi,

Ankara, 1991.

125

C) Süreli Yayınlar

Guardian, İkdâm (İfham, İktihâm, Yeni İkdâm), Neue Freie Presse, Pester Lloyd,

Sırat-ı Müstakim, Tanin, Teminat, The Observer, The Times

D) Hatıralar, Anılar ve Günlükler

Abdullah Paşa’nın Balkan Savaşı Hatıratı ve Mahmud Muhtar Paşa’nın Cevabı,

Ed. Hülya Toker, Sema Demirtaş, Mustafa Toker, İstanbul, Alfa Yayınları, 2012.

Amca, Hasan: Doğmayan Hürriyet Yarıda Kalan İhtilal&Tehcirin İç

Yüzü&Nizamiye Kapısı&Prens Sabahaddin ve Taklib-i Hükümet, İstanbul, Alfa

Yayınları, 2013.

Avlonyalı Ekrem Bey, Osmanlı Arnavutluk'undan Anılar (1885-1912), İletişim

Yayınları, İstanbul, 2006.

Bayar, Celal: Ben de Yazdım Milli Mücadeleye Gidiş, 8 cilt takım, C.II, İstanbul,

Sabah Kitapçılık, 1997.

___________________: Ben de Yazdım Milli Mücadeleye Gidiş, C.III, İstanbul,

Sabah Kitapçılık, 1997.

Beyatlı, Yahya Kemal: Siyasî ve Edebî Porteler, 6. Baskı, İstanbul, İstanbul Fetih

Cemiyeti Yayınları, 2018.

Birinci Ferik Zeki, 1912 Balkan Harbi’ne Aid Hâtıratım, İstanbul, Matbaa-ı

Askeriye, 1337.

Bleda, Mithat Şükrü: İmparatorluğun Çöküşü, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1979.

Cavid, Mehmed: ‘‘Meşrutiyet Devrine Ait Cavid Bey’in Hatıraları’’, Tanin, 3

Ağustos 1943-22 Aralık 1946.

Cemaleddin Efendi: Şeyhülislam Merhum Cemaleddin Efendi Hazretlerinin

Hâtırat-ı Siyasîyesi: 1330 Senesinde Mısır’da Tahrir Eylemişlerdir, İstanbul, M.

Huvagımiyan Matbaası, 1336.

Cemal Paşa: Anılarım 1913-1922, Haz. Fahri Parin, Paraf Yayınları, İstanbul, 2010.

126

Furgaç, Ahmed İzzet: Feryadım, C.I, , İstanbul, Nehir Yayınları, 1992.

Hanioğlu, M. Şükrü: Kendi Mektuplarında Enver Paşa, İstanbul, Der Yayınları,

1989.

Hochwächter, Gustav von: Balkan Savaşı Günlüğü Türklerle Cephede, çev. Sumru

Toydemir, 4. Baskı, İstanbul, İş Bankası Kültür Yayınları, 2015.

Kadri, Hüseyin Kâzım: Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e Hatıralarım, Haz. İsmail

Kara, İstanbul, İletişim Yayınları, 1991.

Mahmud Şevket Paşa’nın Sadaret Günlüğü: Haz. Murat Bardakçı, 2. Baskı,

İstanbul, İş Bankası Kültür Yayınları, 2014.

Nur, Rıza: Hürriyet ve İtilâf Nasıl Doğdu Nasıl Öldü, Haz. İlhami Yalınkılıç,

İstanbul, Kitabevi Yayınları, 1996.

Rey, Ahmed Reşid: İmparatorluğun Son Döneminde Gördüklerim Yaptıklarım

(1890-1922), Haz. Nur Ökmel Akın, İstanbul, İş Bankası Kültür Yayınları, 2014.

Seyfettin, Ömer: Balkan Harbi Hatıraları, Haz. Tahsin Yıldırım, 3. Baskı, DBY

Yayınları, İstanbul, 2016.

Sunata, İsmail Hakkı: İstibdattan Meşrutiyete Çocukluktan Gençliğe, İş Bankası

Kültür Yayınları, İstanbul, 2006.

Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi: Muhalefetin İflası, Haz. Ahmet Eryüksel,

İstanbul, Nehir Yayınları, 1991.

Şemsi, Müfid: El- Hakkı Ya’lû Velâ Yu’lâ Aleyh, Haz. Ahmet Nezih Galitekin, 2.

Baskı, İstanbul, Şehir Yayınları, 2007.

Şeyhülislam Ürgüplü Mustafa Hayri Efendi’nin Meşrutiyet, Büyük Harp ve

Mütareke Günlükleri (1909-1922), Haz. Ali Suat Ürgüplü, İstanbul, İş Bankası

Kültür Yayınları, 2015.

Simavî, Lütfi: Sultan Mehmed Reşad Hân’ın ve Halefinin Sarayında Gördüklerim

(Osmanlı Sarayı 1909-1919), Haz. Sevda Şakar, İstanbul, Şehir Yayınları, 2007.

127

Türkgeldi, Ali Fuad: Görüp İşittiklerim, Ankara, Türk Tarih Kurumu Basımevi,

1949.

Uşaklıgil, Halid Ziya: Saray ve Ötesi, Haz. Nur Özmel Akın, 2. Baskı, İstanbul, Özgür

Yayınları, 2012.

E) Kitap ve Makaleler

Afyoncu, Erhan, Önal, Ahmet ve Demir, Uğur: Osmanlı İmparatorluğu’nda Askeri

İsyanlar ve Darbeler, 5. Baskı, İstanbul, Yeditepe Yayınları, 2016.

Ahmad, Feroz ve Dankwart, Rustow: ‘‘İkinci Meşrutiyet Döneminde Meclisler, 1908-

1918’’, Güney Doğu Avrupa Araştırmaları Dergisi, No.4-5 (1976), s. 245-284.

Ahmad, Feroz: İttihat ve Terakki 1908-1914, Çev. Nuran Yavuz, 5.baskı, İstanbul,

Kaynak Yayınları, 1999.

Akın, Rıdvan: ‘‘İkinci Meşrutiyet’in Sadrazamları ve Temel Rejim Sorunları’’, Tarık

Zafer Tunaya Anısına Yadigâr-ı Meşrutiyet, Ed. Mehmet Ö. Alkan, İstanbul,

İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2010, s. 55-82.

Aksakal, Mustafa: Harb-i Umumi Eşiğinde Osmanlı Devleti Son Savaşına Nasıl

Girdi, İstanbul, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2010.

Akşin, Sina: 31 Mart Olayı, Ankara, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi

Yayınları, 1970.

___________________: Kısa Türkiye Tarihi, 22. Baskı, İstanbul, İş Bankası Kültür

Yayınları, 2017.

___________________: Jön Türkler ve İttihat ve Terakki, 8. Baskı, Ankara, İmge

Kitabevi, 2017.

Ali Cevad Bey: İkinci Meşrutiyet’in İlanı ve Otuzbir Mart Hadisesi: II.

Abdülhamid’in Son Mabeyn Başkâtibi Ali Cevad Bey’in Fezlekesi, Haz. Faik Reşit

Unat, Ankara, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1960.

Anderson, Benedict: Hayali Cemaatler Milliyetçiliğin Kökenleri ve Yayılması,

Çev. İskender Savaşır, 8. Baskı, İstanbul, Metis Yayınları, 2015.

128

Armaoğlu, Fahir: 19. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1789-1914), Ankara, Türk Tarih Kurumu

Basımevi, 1997.

Aydemir, Şevket Süreyya: Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa, C.II,

İstanbul, Remzi Kitabevi, 1971.

___________________: Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa, C.III, İstanbul,

Remzi Kitabevi, 1972.

___________________: Tek Adam, C. I, 18. Baskı, İstanbul, Remzi Kitabevi, 1999.

Aydın, Suavi: ‘‘İki İttihat-Terakki: İki Zihniyet, İki Ayrı Siyaset’’, Modern

Türkiye’de Siyasi Düşünce: Cumhuriyet’e Devreden Düşünce Mirası Tanzimat

ve Meşrutiyet’in Birikimi, C.I, s. 117-128.

Bayur, Yusuf Hikmet: Türk İnkılabı Tarihi, 3.Baskı, C. II/I, Ankara, Türk Tarih

Kurumu Basımevi, 1991.

___________________: Türk İnkılabı Tarihi, 3. Baskı, C. II/II, Ankara, Türk Tarih

Kurumu Basımevi, 1991.

Belge, Murat: Militarist Modernleşme Almanya, Japonya ve Türkiye, 3.Baskı,

İstanbul, İletişim Yayınları, 2014.

Berkes, Niyazi: Türkiye’de Çağdaşlaşma, Haz. Ahmet Kuyaş, 24. Baskı, İstanbul,

Yapı Kredi Yayınları, 2017.

Birinci, Ali: Hürriyet ve İtilâf Fırkası II. Meşrutiyet Devrinde İttihat ve

Terakki’ye Karşı Çıkanlar, 2.Baskı, İstanbul, Dergâh Yayınları, 2012.

Çiçek, İbrahim: Sadrazam ve Harbiye Nazırı Mahmud Şevket Paşa Suikastı,

İstanbul, Alfa Yayınları, 2018.

Çolak, Filiz: ‘‘Trablusgarp ve Balkan Savaşları’nın Osmanlı Devleti’nin Ticaret-i

Hariciyesi Üzerindeki Etkileri’’, Turkish Studies Dergisi, 8. sayı (2013), s. 151-164.

Danişmend, İsmail Hami: İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, C.IV, 2. Baskı, Doğu

Kütüphanesi Yayınları, İstanbul, 2011.

129

___________________: Sadrazam Tevfik Paşa’nın Dosyasındaki Resmî ve Hususî

Vesikalara Göre 31 Mart Vak’ası, İstanbul, İstanbul Kitabevi, 1961.

Demir, Fevzi: Osmanlı Devleti’nde II. Meşrutiyet Dönemi Meclis-i Mebusan

Seçimleri 1908-1914, İstanbul, İmge Kitabevi Yayınları, 2007.

Deringil, Selim: İktidarın Sembolleri ve İdeoloji II. Abdülhamid Dönemi (1876-

1909), Çev. Gül Çağalı Güven, İstanbul, Doğan Kitap, 2014.

Eraslan, Cezmi ve Olgun, Kenan: Osmanlı Devleti’nde Meşrutiyet ve Parlamento,

İstanbul, 3F Yayınları, 2006.

Esatlı, Mustafa Ragıp: İttihat ve Terakki Tarihinde Esrar Perdesi: Yakup Cemil

Niçin ve Nasıl Öldürüldü, 2.Baskı, İstanbul, Örgün Yayınevi, 2004.

Fikri, Lütfi: ‘‘Kâmil ve Said Paşalar Ne Olacak’’İfham, 10 Haziran 1912, s. 1.

Güneş, İhsan: ‘‘1912 Seçimleri ve Eskişehir’de Meydana Gelen Olaylar’’, Belleten,

C. LVI/216, (Ağustos 1992), s. 459-502.

Hallı, Reşat: Balkan Harbi (1912-1913), C.I, Ankara, Genelkurmay Basımevi, 1970.

Hanioğlu, M. Şükrü: İttihat ve Terakki, TDV İslam Ansiklopedisi, c.23., s. 476-484.

Helmreich, Ernst Christian: The Diplomacy of the Balkan Wars, Cambridge,

Harvard University Press, 1938.

Hut, Davut: ‘‘Osmanlı Arap Vilayetleri, Arabizm ve Arap Milliyetçiliği’’,

Vakanüvis: Uluslararası Tarih Araştırmaları Dergisi, Ortadoğu Özel Sayısı No. 1

(2016), s. 105-150.

Hürriyet ve İtilâf Fırkası’nın Programı, 22 Teşrin-i Sani 1911/22 Kasım1911,

İkdam: Numero 613, s. 1-17.

İnal, İbnülemin Mahmut Kemal: Son Sadrazamlar, 4 cilt takım, C.II, 3. Baskı,

İstanbul, Dergâh Yayınları, 1982.

___________________: Son Sadrazamlar, C.IV, 3. Baskı, İstanbul, Dergâh

Yayınları, 1982.

130

Kansu, Aykut: 1908 Devrimi, Çev. Ayda Erbal, 8. Baskı, İletişim Yayınları, İstanbul,

2017.

___________________: İttihadcıların Rejim ve İktidar Mücadelesi 1908-1913,

Çev. Selda Somuncuoğlu İstanbul, İletişim Yayınları, 2016.

Karal, Enver Ziya: Osmanlı Tarihi, C. IX, 2.Baskı, Ankara, Türk Tarih Kurumu

Basımevi, 1999.

Kuran, Ahmet Bedevi: Osmanlı İmparatorluğunda İnkılâp Hareketleri ve Millî

Mücadele, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2012.

Lewis, Bernard: Modern Türkiye’nin Doğuşu, Çev. Metin Kıratlı, 5.Baskı, Ankara,

Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1993.

Mardin, Şerif: Jön Türklerin Siyasî Fikirleri 1895-1908, 21. Baskı, İstanbul, İletişim

Yayınları, 2017.

Matossıan, Bedross Der: Parçalanan Devrim Düşleri Osmanlı İmparatorluğu'nun

Son Döneminde Hürriyetten Şiddete, İletişim Yayınları, İstanbul, 2016.

Olgun, Kenan: ‘‘Asker-Siyaset İlişkilerinde Bir Dönüm Noktası: Halaskâr Zabitan

Grubu ve Faaliyetleri’’, İlmî Araştırmalar: Dil, Edebiyat, Tarih İncelemeleri

Dergisi, Sayı. 7 (2014), s. 157-175.

Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin 1327 Senesi Siyasi Programı:

Şehzadebaşı’nda İttihat ve Terakki İkinci Kulübü Tarafından İkinci Defa Tab’ ve

Temsil Ettirilmiştir, İstanbul, Tanin Matbaası, s. 1-16.

Ölmez, Adem: Modern Osmanlı Ordusunda Alaylılar ve Mektepliler (1826-1918),

İstanbul, İz Yayıncılık, 2017.

Saraçoğlu, Ahmet Cemaleddin: Unutulan Meşhurlarımız -2- Resneli Niyazi, Haz.

İsmail Dervişoğlu, Şema Yayınları, İstanbul, 2006.,

Soko, Ziya Şakir: Hürriyet ve İtilaf Nasıl Doğdu, Nasıl Yaşadı, Nasıl Battı, Haz.

Serkan Erdal, İstanbul, Akıl Fikir Yayınları, 2011.

131

___________________: Mahmud Şevket Paşa, Haz. Serkan Erdal, İstanbul, Akıl

Fikir Yayınları, 2011.

___________________: Yakın Tarihin Üç Büyük Adamı Talat-Enver-Cemal

Paşalar, İstanbul, Akıl Fikir Yayınları, 2011.

Tekeli, İlhan ve İlkin, Selim: ‘‘Bir Başkaldırı Odağı ve Ortamı Olarak Selânik ve

Makedonya’’, Tarık Zafer Tunaya Anısına Yadigâr-ı Meşrutiyet, Ed. Mehmet Ö.

Alkan, İstanbul, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2010, s. 213-245.

Tunaya, Tarık Zafer: Türkiye’de Siyasal Partiler, C.I, 2.Baskı, İstanbul, Hürriyet

Vakfı Yayınları, 1988.

___________________: Türkiye’de Siyasal Partiler: İttihat ve Terakki Bir Çağın,

Bir Kuşağın, Bir Partinin Tarihi, C.III, İstanbul, Hürriyet Vakfı Yayınları, 1989.

Turfan, M. Naim: Jön Türklerin Yükselişi: Siyaset, Askerler ve Osmanlı’nın

Çöküşü, Çev. Mehmet Moralı, İstanbul, Alfa Yayınları, 2013.

Yalçın, Hüseyin Cahid: ‘‘Meclis-i Mebusan’da Tatil-i Eşgal’’, Tanin, 31 Aralık 1911,

s. 1.

___________________: ‘‘Siyasiyyat: Hürriyet ve İtilâf Fırkası’’, Tanin, 23 Kasım

1911, s. 1.

___________________: Talât Paşa, Haz. Göktürk Ömer Çakır, 2. Baskı, İstanbul,

Ötüken Yayınları, 2018.

Zürcher, Erık Jan: Modernleşen Türkiye'nin Tarihi, Çev. Yasemin Saner, 30.Baskı,

İstanbul, İletişim Yayınları, 2015.

F) Tezler

Korkmaz, Ender: ‘‘Harbiye Nazırı Nâzım Paşa'nın Hayatı ve Faaliyetleri’’,

Yayınlanmamış Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü,

İstanbul, 2017.

132

Swanson, Glen Wilfred: ‘‘Mahmud Şevket Paşa and Defense of the Ottoman Empire:

A Study of War and Revolution during the Young Turk Period’’, Yayınlanmamış

Doktora Tezi, Indiana University, 1970.

133

EKLER

Ek-1: İstanbul Polis Müdür-i Umumisi tarafından Mahmud Şevket Paşa suikastından

sonra yazılan rapor ve olayı anlatır kroki ile çeviriyazımı.445

445 Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi, DH. SYS. 119-1/3 (Belge No:6) (İstanbul Polis Müdir-i

Umumisi tarafından Dâhiliye Nezareti’ne gönderilen 30-31 Mayıs 1329 [12-13 Haziran 1913] tarihli

yazı).

134

135

136

Çeviriyazımı:

[Sayfa 1]

İstanbul Polis Müdiriyet-i Umumiyyesi

Dâhiliye Nezareti Canib-i Alisine

Nazır Beyefendi Hazretleri

Mayısın yirmi dokuzuncu çarşamba günü Sadrazam Mahmud Şevket Paşa merhumun

keyfiyyet-i şehadeti hakkında icra edilmekte olan tahkikat neticesinde vakıanın sureti

cereyan ve ika’ından arz-ı malumat olunur. Çarşamba günü zevali saat ondan sonra

Sadrazam merhum Mahmud Şevket Paşa beraberlerinde yaverleri Eşref ve mülazım

İbrahim efendiler olduğu halde Bab-ı Ali’ye azimet etmek üzere Harbiye

Nezareti’nden otomobil ile hareket ettikten sonra merbutan takdim edilen krokide

gösterildiği vechle mahal-i cürme otomobil ile muvasalat ettikleri zaman aynı yoldan

ve karşıdan gelmekte olan Gedikpaşalı Seraylı hanımın cenazesindeki kalabalık

otomobilin devam-ı seyrine mani olmuş ve esasen yolun bir tarafı henüz hedm edilerek

yapılmamış olduğu cihetle dar bulunduğu ve otomobilin tevakkuf ettiği yerde

otomobilin önünde cenazedeki kalabalıktan dolayı seyrine devam edemeyerek

tevakkuf eden bir arabanında otomobili cenaze alayının müruruna tevkif etmiş ve bu

sırada daha evvel oraya gelip paşa merhumun otomobilinin sağ tarafında ve tramvay

caddesinin arka cihetine mümtedd olan yolun başında bir otomobilin arka tarafından

gelerek bunlara iltihak eden bir şahsın müştereken Sadrazam Paşa merhumun

otomobiline istimal edilen silahlardan müteessiren Mahmud Şevket Paşa ile yaverleri

mülazım İbrahim Efendi ihraz-ı şehadet etmişlerdir. Silah seslerini müteakib Bayezid

Camii civarında bulunan İsmail Hakkı Efendi süratle mevki-i cürme yaklaştığı zaman

bir şahsın tramvay caddesinden Gedikpaşa’ya inecek yoldan firar ettiğini anlamasını

müteakib takibe başlamış ve firar eden şahsın kendisini takip eden polise karşı silah

istimaline başlamasıyla polis mukabele etmiş ve bu sırada kaçan şahsın düşmesi

üzerine polis vurulduğunu zannetmiş ise de bilahire yine toplanarak firar ettiği

görülmüş ve bu firar Gedikpaşa’da ahiren tutulduğu hana kadar devam etmiştir. Polis

bir aralık merkumu kaybetmiş ise de orada bulunan jandarmalar vilayetle Gedikpaşa

137

Hanı’nın abdesthanesinde muhtefi olduğu halde bulunmuş ve abdesthanenin içine

attığı fişenkle ve jarjör dahi elde edildiği gibi abdesthane civarındaki gasilhanede de

dördü henüz atılmış ve biri atıldığı halde patlamamış beş kurşunu havi revolver ile bir

bıçak elde edilerek merkum ile beraber getirilmiş ve bu şahsın Küçük Pazarlı işsiz,

eşirradan Küçük Mustafa Paşalı Topal Tevfik namındaki şahıs olduğu anlaşılmıştır.

Derhâl merkum Topal Tevfik hakkında mahal-i vakıada icra edilen tahkikat esnasında

Kamile Hanım namındaki altmış yaşındaki bir kadının merkum Tevfik’in elindeki

revolver ile Sadrazam Paşa merhum üzerine kurşun atmakta olduğu yolunda şehadet

etmiş ve bundan başka gönüllü asker olup ahiren terhis edilen Nuri Efendi isminde bir

zat dahi silah sesini müteakib vakıaya pek yakın olan kahveden mahal-i vakıaya

geldiği zaman topal bir şahsın elinde siyah saplı aşağıya doğru bir revolver olduğu

halde şaşırmış bir halde kaçmak üzere [Sayfa 2:] bulunduğunu gördüğü yolunda edayı

şehadetten sonra mezbure ile mumaileyh Nuri Efendi maznun bera-yı teşhis irae

edildikte her ikisi de bilatereddüd orada gördüklerini bahsettikleri şahsın Topal Tevfik

olduğunu beyan etmişlerdir. Vakıayı müteakib evvelce orada bulunan otomobil

katilleri olarak Tramvay Caddesini takib ederek Aksaray, Şehremini tarikiyle

Topkapı’dan dışarıya çıkarak Eyüb istikametine aldığı icra edilen tahkikattan

anlaşılmış ve icra edilen tahkikat esnasında katilleri hamil olan otomobilin Silahdarağa

yolu üzerindeki han önünde su almak ihtiyacını hasıl ettiği cihetle tevakkuf ettiği ve

su deposunun ağızlığını açtığı sırada suyun buharının şiddetle suudundan şoförlerden

birinin yüzünün yandığı anlaşılarak tahkikatı teshil edecek olan bu cihet hakkında

icabata tevessül edilmiş idi. Bu sırada Aksaray Karakolundan saat dörtten evvel Çerkes

Abdürrahman’ın taht-ı idaresinde bulunan bir otomobilin içinde kumarbaz Ziya

namıyla maruf olan şahıs ile beraberinde bir refiki olduğu halde Bayezid’e çıktığı ve

bu otomobilin Osman Bey Gazinosu’nun karşısında garajda her zaman bulunmakta

olduğu anlaşılmakla oradan tahkikat icra ettirildiğinde filhakika bir az evvel

Abdürrahman’a aid olan otomobilin bırakıldığı Abdürrahman’ın refiki Cevad’la

beraber savuştuğu anlaşılmış ve Abdürrahman’ın Vefa’daki pederi mirlivalıktan

matrud Hacı Nazmi’nin hanesinde taharriyat icra olundukta Hacı Nazmi ile Cevad

namında bir Çerkes orada bulunarak getirilmiş ve isticvabına başlanılmıştır. Nazmi

Bey’in hiçbir şeyden haberi olmadığı yolunda ifadede bulunmuş ve Cevad dahi o gün

evden çıkarak Abdürrahman Bey’i görmediğini ve otomobil ile birlikte getirildiğini

138

ifade etmiş ise de şoförlerden birinin Eyüb yolu üzerinde yüzünün yandığı hakkında

alınan malumat merkumun fesi ile tamamen kapattığı alnında görülmüş ve hakikaten

buharın eseriyle yanık asarı tamamen görüldüğünden merkumun artık inkâra mecali

kalmayarak itirafata başlamış ve ifadesinde efendisi Abdürrahman’ın otomobili ile

beraber vakıa mahallinde tevakkuf ettiklerinin ve otomobili şahsen tanırsa da

isimlerini bilmediği iki şahsın bulunduğunu beyan etmiş ve Ziya’nın resmi kendisine

irae olundukta otomobildeki şahıslardan birinin bu Ziya olduğu ve diğerinin de uzun

boylu zayıfça bir efendi olduğunu söyleyerek Sadrazam Paşa’nın otomobili vürud

ettiği zaman cenazenin oradan geçmekte olduğu hasebiyle tevakkufa mecbur

olmasıyla Ziya olduğunu söylediği şahıs ile diğeri ve otomobilci Abdürrahman ve daha

biraz evvel otomobile gelerek içerdekilerle müştereken silah atarak Sadrazam Paşa’yı

şehid ettikleri ve dördü beraber olduğu halde Aksaray-Topkapı tarikiyle Kâğıthane

Köyünde Ziya ve refikini bıraktıktan sonra otomobili garaja terk ile Abdürrahman’ın

nereye gittiğini bilmediğini ve kendisi avdet ettiğini ve hakikaten yolda buharın

tesiriyle alnının yandığını tamamen ikrar ve itiraf etmiştir. Her ne kadar eşhas-ı

merkumenin cürm-i vakıa ictisârları şu suretle sabit olmuş ve Topal Tevfik ile Cevad

derdest olunarak diğerleri taharri edilmekteler ise de vakıa yalnız bunların

teşebbüsatıyla ika edilmiş olmayıp epeyce zamandan beri tasavvur ve tasmim

edilmekte bulunduğu katil Topal Tevfik, Kumarbaz Ziya ve Çerkes Kazım ve

otomobilci Abdürrahman ve refiki Cevad’dan başka bunların her zaman kumar ve

umumhane işlerinde ve hayat-ı umumiyyelerinde beraber bulundukları kumarhaneci

[Sayfa 3:] Kör Emin ve Çerkes Nazmi ve Ziya’nın biraderi Hakkı ve Nazmi’nin

biraderi Nuri ve Kenan dahi bu cinayette tamamiyle alakadar oldukları ve Topal

Tevfik’le diğer rüfekasının her gün beraber bulundukları hakkındaki ifadatı ve bu

husus polisçe isitihsal olunan malumat-ı saire ve diğer rüfekasında da tamamen

meseledeki izahatı bahriye mülazımlığından matrud kasabın Fehmi’nin vaki olan

itirafatı ve delail-i saire ile taayyün ve tahakkuk etmiş ve bu cinayetin mürettib ve

müşevvikleri polis kısm-ı siyasi müdir-i sabıkı Muhib’in delaletiyle Damad Salih

Hayreddin Paşa olduğu merkum Fehmi’nin ifadesi ve Kör Emin’in üzerinde bir hane

meselesinin netice-i hallinde haksız çıkarsa bin aded lira-yı Osmani vereceğine dair

paşa-yı müşarünileyh tarafından verilen sened zuhur etmesi ve bilahire bu babdaki

maksad ve esbabı izah olunacağı üzere cürm-i merkumun taraflarından ika olduğu

139

tamamen tahakkuk etmiş ve binaenaleyh tahkikata devam edilmekte bulunmuş

olduğundan ikinci raporla aksam-ı sairesi hakkında malumat verileceği tabii

bulunduğu maruzdur.

Fi 30/31 Mayıs 1329 (12/13 Haziran 1913) Polis Müdür-i Umumisi

İmza Azmi

140

Ek-2: Halâskâr Zabitan Grubu’nun Beyannamesi ve çeviriyazımı.446

446 ‘‘Halâskâr Zabitan Grubu Beyannamesi’’, İktihâm, 25 Temmuz 1912, s. 4-5; Tarık Zafer Tunaya,

Türkiye’de Siyasal Partiler, C.I, s. 337-344.

141

142

Çeviriyazımı:

Halâskâr Zabitan Grubu Beyannamesi ve Programı

Bir nüshası matbuatımıza irsal bervechi ati derç edilmiştir.

Vaziyet-i esasiye-i memlekete dair bir iki söz

Münevver, hamiyetli Osmanlı zabitanına bugün düşen vazife-i hamiyet:

Memleketimizin geçirmekte olduğu devre-i buhran bugünlerde hâd bir şekle giriyor.

İnkıraz tehlikeleri yine baş gösteriyor. Meşrutiyetin ilâniyle bir devre-i süküt ve

terakkiye girmek yolunu artık tutacağı herkesçe zannedilen vatan-ı Osmanî müga

beyanatı her ne olursa olsun, onlar avamı kendilerine celp için ne kadar safsatalarda

bulunur ise bulunsunlar denilebilir ki devr-i Hamidi nihayetlerine doğru sür'atle

gitmekte olduğu hufre-i inkıraza bugün daha büyük bir süratle yaklaşıyor. Malumdur

ki Meşrutiyet bu memleket için son bir atım idi; o son atımın da maatteessüf bugün

görüldüğü gibi boşa gitmesi Avrupa nazarında Hükümet-i Osmaniyenin Mesrutiyet-i

idare ile de devam-ı hayatı gayrı kabil olduğuna bir' delil-î kavi olarak telâkki

olunuyor, daha doğrusu "değil yalnız Avrupa kıtasında hatta küre-i arz üzerinde bile

Osmanlıların bir hükümet-i müstakile suretinde yasayamayacakları" fikr-i müthişini

Avrupa'ya veriyor. Avrupa bir defa böyle bir hükme saparsa âtimizin ne olacağını

anlayabilmek büyük bir zekâya tevakkuf etmez sanırız.

İmdi Osmanlı ordusunun hareket ve muvafakat-i hamiyyetperveranesiy1e istihsal

edilen Meşrutiyet-i idare ilân edilince Avrupa memleketimizi taksim ve işgal

plânlarından "muvakkaten" vazgeçti; bize karşı bir intizar vaziyeti aldı. Fakat vakıa ki

bizler Meşrutiyet-i idare namı altında yine idare-i sabıkayı andırır ve bazı yerlerde ona

da rahmet okutur hareketlere kıyam ettik. Avrupa muvakkaten kayd-ı müthişiyle bize

karşı almış olduğu intizar vaziyetinden çıktı. İtalyanların her türlü hukuk-u düvel

kavaidinin çiğnercesine Trablusgarb’a hücum cür'eti, düvel-i muazzama-i sairenin

buna karşı bitaraf ve lâkayd kalışı intizar vaziyetinden hurucun pek manidar ve fakat

bizim için felâketâver ilk eseridir.

Vatanın felâket ve îzmihlâli tehlike-i müthişesi karşısında bugün Osmanlı zabitanına

memleketin siyasiyatına karışmaktan uzak durmasını ezcan-ü dil temenni ettiğimiz

143

muhterem ordumuz zabitanına yine bir vazife-i hamiyyet: terettüp ettiğini itirafa

mecburuz: çünkü ordunun dört sene evvel bir azm-i âli-i himmetane ile memleket için

istediği Meşrutiyet-i idare-i hükümette onun muktaziyatından olan yalnız kavilde değil

fiilde ve îdare-i hükümette asarı görülmesi elzem hamiyyet, adalet, müsavat,

kadrişinasî, vatandaşlık muhabbeti ve binnetice sükût ve terakki idi. Ordunun istediği

cihet nazarında Osmanlılığın kıymetini ehemmiyetini azaltan, vatana felâket ve sefalet

davet eden bugünkü dahili ve harici tezebzübü idare, muamelat-ı keyfiye ve

mülâhazat-ı indiye ve şahsiye, sevk-i ihtirasat ve menafi ile Meşrutiye-ti hakikiyeye

indirilen darbeler değildi Bilhassa biz zabitler memurin-i mülkiye için de öyle, fakat

onlar bizim daire-i iştigalâtımıztan bittabi hariçtir. Unutmamalıyız ki vatanımızın

selâmetini ve inkırazdan halâsını temin, bütün Osmanlılara bir vazife-i hamiyyet

olduğundan ziyade bize bir vazife-i vatanperverane ve bir vecibe-i hayatiyyedir.

Düşünelim ki bu memleket maazallah inkıraz bulursa elimizde bir sanatımız: da yok;

hamd ile söyleriz ki muhterem milletimiz bizi bunca paralar sarf ederek mekteplerde

okuttu, zabit yaptı: maazallah memleketi ecnebiler istilâ ederse bizim onlarca geçecek

hiç sanatımız: da yok, aç kalmaklığımız muhakkaktır. Bugün hamiyetten dem vuran

ve bizi de peşine takıp sürüklemek isteyenler icabında bizi terk ve ceplerine şimdiden

doldurmuş oldukları paralarla emsali görüldüğü üzere Avrupa'ya firar, orada da

müreffehen imrar-ı hayat edebilirler. Fakat şeref-i insanî icabından ve vatan

duygularından farzı muhal olarak bir an için sarf-ı nazar etsek bile, yevm-i cedid, rızkı

cedid suretiyle yaşayan biz biçarelerin böyle giderse artık meydanda olan netice-i

meş’ume zamanında nasıl yaşayabileceğimizi hiç olmazsa düşünüyor muyuz?

İşte ey muhterem zabitler, ey muhterem silâh arkadasları... Tekrar ve açık olarak

söyleriz vatanın inkıraza uğramasına karşı bilhassa biz zabitler titremeliyiz; çünkü

idare-i hükümetteki bugünkü manzara-i elime Osmanlı ordusu zabitanı yüzünden

mütehassıl ad ve telakki olunuyor; çünkü bu tarz-ı sakim idareye sebep ve alet olan

heyet-i zabitanın olduğu kanaati efradı muhtereme-i millet arasında maatteessüf câ-i

kabul bulmuş oluyor. Bu kanaatten dolayı bütün mesuliyet zabitana atfolunuyor.

Çünkü bilhassa ordu ve zabitanı Abdülhamid'in istibdadını yıkarak memlekette

Meşrutiyet-i idareyi istihsal etmiş olduğundan şimdiki su-i idareye karşı yine onlar

evvelce ne istemiş olduğunu bugün derin derin düşünmeğe mecbur bulunuyoruz.

144

Çünkü hiçbir refah ve saadet yüzü görmeyen genç ve münevver zabitan manen,

maddeten bu vatanın felâketinden herkesten evvel müteessir olacak bir hal-i içtimada

bulunuyor. Çünkü mürur-u âsar ile ahlâka tarî olan zaaf ve gevşeklikten ve münevver

tabakayı teşkil eden efrad-ı milletin ekseriyetle hükümet memuru ve binaenaleyh her

türlü idareye âlet olmaya müstaid bulunuşundan vatanı tahlis vazifesi maatteessüf yine

en ziyade zabitana düşüyor. Çünkü hükümet su-i idaresinden muhterem ordu hariçteki

düşmanlara karşı hazırlanmaya vakit bulamıyor; oradan oraya hem de hiçbir netice

istihsal edememek üzere beyhude koşuyor.

İşte ey muhterem kardeşler... Bütün bu âşikâr sebeplerle vatan bugün bilhassa bizden

fedakârlık, yalnız kavlen değil fiilen hamiyyet-i hakikiye, şecaat-i medeniye bekliyor.

Bu vazife-i medeniyemizi bütün vicdanımızla ifaya icap etmek mecburiyetindeyîz: tâ

ki memleket inkıraza yaklaştığı halde ya cehalet ve gafletlerinden veya menfaat-i

şahsiye peşinde dolaşmalarından bî-his ve hareket duran, vaktiyle Meşrutiyet-i idareyi

ve Kanun-i Esasiyi istemiş bunlar uğrunda yemin etmiş bugünkü Osmanlı ordusu

zabitanına ahlâf ilelebed lânethan olmasın, tâ ki bizi yetiştiren ve besleyen muhterem

millet boyunduruk ve inkırazdan kurtulsun; ana. baba ve ailelerimiz ecnebi taarruzuna

uğramasın, tâ ki tam felâket zamanı aklımız başımıza gelerek ancak o zaman ah-ü

eninler içinde müthiş hakikati derk etmek bedbahtlığına uğramayalım. Ta ki şeref-i

insanî ve vazife-i vataniye icabatını yapmış olmakla bizlerin de yaşamağa lâyık, hakkı

hayata mâlik insanlar olduğumuzu ispat edelim!

Muhterem arkadaşlar... Bize terettüp eden vazife-i âlîyeyî vataniyeyi bir tarik-i makul

ve kanunperveranede başlayarak ve fakat her halde kemal-i sebat ve fedakâri ile ve

yalnız vatan ve selâmeti vatan endişesiyle ve her türlü menafi-i şahsiye ve zelile

duygularından azade olarak ifa edebiliriz. Sizin müsellem olan hamiyyet-i

vatanperveranenize müracaatla beyanatımızı ve geçirmekte olduğumuz günleri

dikkatle mütalâa ve tetkik ve yalnız vicdanınızın sadasına tabi olarak muhakeme

etmenizi ve aynı kanaat ve histe olduğunuz halde memleketi inkırazdan kurtarmak

ordunun gözle görülen yaralarını tedavi etmek için bizimle hareketinizi teklif eder ve

müstebid-i kavi Abdülhamid zamanında bile menfaat-i şahsiyesini düşünenlerin

bugünkü akıbet-î elimesi göz önünde bulunduğunda hamdolsun Osmanlı ordusunun

muhterem zabitanı arasında menfaat-i şahsiyesi uğrunda her türlü hakayıkı inkâr eder

145

ve hemcinsine, hemcinsliğine zarar irasını düşünür eşhas-ı âdiye ve sefile

bulunamayacağını kaviyyen ümid ederiz,

Maksat, Esbab-ı Mucibe, Tertibat ve Teşebbüsat

1- İstikrazla tedarik edilip orduya tahsis edilen bu kadar külliyetli para nisbetinde

ordunun harice karşı kuvvetli bulunması esas maksadımızı, gaye-i emelimizi teşkil

ediyor. Bahusus bizim gibi yalnız ordusuna istinad ederek yaşayan bir milletin kuvvei

harbiyesinin ne derece mükemmel bulunması lâz1m geldiği erbab-ı basiretin

malûmudur. İtiraf ederiz ki bir millet, ordusu ne kadar kuvvetli olursa olsun, ilelebed

yalnız onun satvetine, iktidarına dayanarak yaşayamaz; maarifi, sanayii, ziraati,

ticareti...hulâsa terbiye ve servet-i umumiyesi terakki etmeyen bir milletin ordusu da

tekâmül edemez; manen, maddeten duçar-ı zaaf olur. Binaenaleyh memleketin

iktisadiyatını bir an evvel ilerletmek ordumuzun hakikî surette kavi olması nokta-i

nazarından son derece lâzımdır. Bu memleketin iktisadiyatı da idare-i hükümette

Meşrutiyet-i hakikiye esaslarına, kavaidine derece-i müraatı, refah ve sükûnu ve her

hususta kavanin ve nizamata mertebe-i riayeti nisbetinde artar: bu da muhakkak!

Denilebilir ki Osmanlı ordusu dört sene evvel Meşrutiyet-i idareyi hem memleketten

zulüm ve haksızlığın, muamelat-ı keyfiyetin kalkması, milletin refah ve servet yüzü

görmesi; hem de kendinin kavi olması eshabının bir an evvel istikmali için istemişti.

Binaenaleyh İdare-i hükümette Meşrutiyet-i hakikiye esaslarına riayeti temin",

"orduda lâzıme-i adaletin tamamiyle icrası ve kavanin ve nizamata harfi harfine

katiyyen riayet edilmesi". İşte bizim vatanı inkırazdan kurtarmak, orduyu hakikî

surette kuvvetlendirmek için düşündüğümüz çare, bu iki esas etrafında toplanan

mevaddır.

Biz zabitler birleşerek bir grup teşkili suretiyle metalibatımızı arz ve kabul ettirmeğe

mecbur olduğumuzdan dolayı müteessîfiz, fakat ne yapalım ki evvelce tafsil ettiğimiz

veçhile vazife-i vataniye namus-u askeri ve şeref-i insanî bize böyle emrediyor; ne

yapalım işler kendi kendine düzelmiyor; bu gidişle de düzelmeyeceğine ve çok

yakında mukasseme, inkıraz emri vakileri karşısında bulunacağımıza artık katiyyen

kani olduk. Bu ana kadar bekledik durduk; inşallah zamanla keyfî idare düzelir de biz

de vatan ve askerlik namına yine metalibatta bulunmağa mecbur olmayız dedik. Fakat

mukadderat ve tecelliyat, hakayıki şuun bizi selamet-i vatan namına ref’ü sadaya

146

maatteessüf mecbur ediyor. Bu mecburiyet-i elime hamiyetperver, münevver,

terakkiperver ve fedakâr zabitlerden mürekkep olarak teşekkül eden grubun ismine

Halâskâr Zabitan Grubu dedik.

Kemal-i ehemmiyetle rüfekamızın nazar-ı dikkatine vaz eyleriz ki memlekette mevcut

umum fırak-ı siyasiye muhterem ve mükerremdir. Bu fırkaları teşkil edenler efrad-ı

muhterem-i millet, babalarımız, akrabalarımız, kardeşlerimizdir. F1rak-ı siyasîye

bahsinde: Meşrutiyette efrad-ı millette âmalini, efkârıını serbestçe izhar etsin, ordu ve

kuvve-i müsellaha bitaraf kalsın, tâbir-i aharle efkâr-ı umumiye kendini serbestçe izhar

etmesi suretiyle hâkimiyet-i mîlliye esası kurulabileceğinden "Meşrutiyet" hakiki

surette ve fiilen tehlikeye düşmedikçe ordu ve kuvve-i müsellaha tamamiyle bitaraf

kalsın ve vezaif-i askeriyeleriyle meşgul olsun fikr-i kati’sindeyiz.

Metalibatta bulunmağa zaman müsait değil sualine karsı acep zaman-ı müsait ne vakit

gelecek? Memleket taksim ve işgal muamelelerine müteallik emr-i vaki karşısında

bulunduktan sonra mı? Bıçak kemiğe tamamiyle dayanıp müthiş felâketlerle: gözümüz

fal taşı gibi açıldıktan sonra mı? cevabını veririz. Hem de emin olalım ki metalibat-ı

şahsiyede değil menafi-i vataniyeye hâdim tekifat ve teşebbüsat-ı fedakâranede

bulunacağımız için bu etrafa hüsnü tesir edecek ve bu memlekette de selamet-i vatan

için her şeyi göze alan daha birçok hamiyetperveranın mevcudiyetini düşmanlarımız

da anlayacak şahsi menfaatlerine mebni veya düşünmemezlik, görememezlik

sebebiyle Avrupa'ya su-i tesir eden eder diye safsataperdazla veya sade dillere

cevabımız şudur ki Avrupa bizi bizden daha iyi bilir. Ona su-i tesir eden ve hakkımızda

fena kararlar verdiren memleketin halihazırı idare-i hükümette gösterdiğimiz

muamelat bilhassa münevver olması icap eden ve vaktiyle Meşrutiyet ve Kanun-i

Esasi namına yemin etmiş olan tabakat-ı münevvere arasında mesail-i vataniyeye karşı

derin bir lâkaydi meşhud olması, lâyık olduğu derecede bir eser-i intibah

görülememesidir. Yoksa vatanın kurtulması, kanun devrinin artık bu biçare milletin

yüzünü güldürmesi için vatan evlâdları tarafından yapılacak icraat-ı zaruriye ve

vatanperverane Avrupa’nın hür efkâr-ı umumiyesi üzerinde hüsn-i tesir eder, celb-i

emniyet ve itimada sebep olur.

2- Halâskâr Zabitan Grubu’nun esas metalibatı yukarıdaki tafsilattan anlaşılacağı

üzere memleketi bu büyük buhrandan alâim-i erbab-ı basirete götüren inkıraz

147

tehlikesinden tahlis, Meşrutiyet-i hakikiye esasatının efkâr ve mülahazat-ı indiyeye

ihritasat-ı sefileye kurban gitmemesi orduda kavanin ve nizamat-ı askeriyeye riayet,

amire itaat, lazime-i madalete dikkat, gizli veya aşikâr diğer kuva-yı gayr-ı meşruanın

orduyu bozmasına mümaneat gibi levazımat ihrazıdır. Evvelce tafsil ettiğimiz için

şimdi telhis edelim. İnkıraz tehlikesi bugünkü tarz-ı idareden, Meşrutiyet-i hakikiye

esaslarına riayet edilmediğinden ileri geliyor. Bu büyük felaketin esbabını derin derin

düşündükten sonra:

(I) Elyevm memleketi idare eden bugünkü kabine yerine hemen

Avrupa’nın emniyet ve itimadını kazanabilir, müteşebbis, namuskâr ve

muktedir zavattan mürekkep mürekkep bir kabinenin mevki-i iktidara

getirilmesi.

(II) Hükümet işine kimsenin gayrı mes’ul hiçbir kuvvetin müdahale

ettirilmemesi

(III) Kabinenin tebeddülünden sonra hemen gayet bitarafane, müşkülane

tetkikat icra olunarak bugünkü Millet Meclisi eğer amal-i milliyeye

mugayır olarak cebren yapılan intihabat neticesi tahakkuk ederse

meclisin feshi ve intihabatın tekrar ve jandarma ve polisin

müdahalesine meydan vermeksizin icrası gibi mevadı talebe mecbur

oluyoruz. Vakıâ metalip tamamiyle memleketin siyasetine aittir. Fakat

vatan elden giderken bir kısım evlâdının biz zabitiz diye felaketine

yabancı kalması kabil midir? Evvelce söylendiği veçhile bu memleketi

ölümden kurtarmağa çalışmak biz zabitlere bugün herkesten ziyade bir

vazife-i namus, bir vecibe-i hayatiye olmuştur. Ordumuz farz-ı muhal

olarak mükemmel bile olsa memleketin tarz-ı idaresi düzelmezse bu

fenalıklarla yarın kendisini de muzmahil edeceği bedihidir.

Muhterem arkadaşlar düşününüz ordu, siyasiyattan bu defa artık katiyyen çekilirken

inkıraz tehlikelerini davet eden halât ve müessiratın ref’ini, bozduğu ve sebep olduğu

vaziyet ve mevkiin düzelmiş, tabii, pâk ve meşru bir manzara kesbetmiş olduğu halde

efrad-ı muhtereme-i millete teslimini arzı ve azmetmesi kadar tabîî bir hal olamaz.

Demek istiyoruz ki siyasiyat kapısından kati sürette ayrılırken memlekette kendi

148

yüzünden hasıl olduğu zannolunana gayrı tabîîlik ve fenalığa katiyyen hatime

çekmelidir.

(1) Şimdi de doğrudan doğruya metalibatı tamamiyle ve fiilen kabul edildikten sonra

Osmanlı ordusu mensubininden hiçbir kimsenin artık siyasiyat ile iştigal etmemesi ve

ordunun tamamiyle ve fiilen siyasetten çekilmesi Meşrutiyet-i idare hakiki surette ve

fiilen tehlikeye düşmedikçe zabitleri fırak-ı siyasiye mücadelelatına karşı tamamiyle

bitaraf olduğunun ve ordu nazarından bilcümle fırak-ı siyasiyenin Meşrutiyet-i

hakikiye esasını kabul ettikleri müddetçe seyyanen muhterem bulunduğunu matbuat

ve beyannamelerle efrad-ı ahaliye ilanı.

(2) Zabit kadrosunda göründüğü halde fırka murahhassıklarında veya mülkiye

memuriyetlerinde bulunanların nisbet-i askeriyelerinin hemen kati veya bila…….

zaman vazife-i askeriyelerinin tamamiyle avdet ettirlmeleri.

(3) Orduda kaide-i adil ve müsavata, ahkâm-ı kavanin ve nizamata terbiye-i askeriye

muktaziyatına tamamiyle riayet edilmesi.

(a) Mesuliyet korkusunun yalnız madunlar için değil mafevkler için de mevcut haline

getirilmesi. Kanun-u askerî mucibince bir madun mafevkinin emrini kımıldamaksızın

hemen icra edecek fakat sonra verilen emirde muhalif-i kanun nokta görüyorsa hakkı

şikâyetini istimal edecektir. Şimdiye kadar mafevklerinden şikayet eden madunların

şikâyeti ciddi surette telakki ve mafevk hakkında isterse en büyük rütbede olsun

tamamiyle hükm-ü kanun icra olunduğu görülmemiştir.

(b) Divan-ı harplerin reylerinde tamamiyle müstakil olmaları ve divan-ı harp azalığına

ehil olanların tayini ile beraber divan-ı harbe taallûk eden mesaili hatır ve gönül

gözeterek yahut hafiyyen vuku ve teklif-i melhuz vesait-i sulhiyeyi kabul ederek

cürmün tevafık ettiği ahkamı tamamiyle tatbikte taallül eden reis ve azaların derhâl

cezalandırılması.

(j) [c] Kıt’a ve kalame heyetinin zabitan hakkında münavebe usulüne tabi tutulması

her rütbeden ne kadar zabit vardır ki mektepten çıktığında beri hâlâ bir kıt’a yüzü

görmemiştir. Bu gibilerin büyük rütbede kıtaata çıkınca kıt’a hayatına adem-i

vukuflarından maslahat ve askerlik müteessir oluyor ve bir kısım kayrılarak

İstanbul’da rüesayı devairde diğer kısım ise daima kıtaatta bulundurulmuş oluyor.

149

Bazıları için ‘’ihtisası vardır da onun için devairde daima bulunduruluyor’’ deniyor.

Halbuki onların vazifelerine iştirak ettirilecek diğer biri az zamanda onun gibi o işe

vakıf olacağından öteki kıt’aya çıkarılabilir.

(d) Nakil ve tayin mesailinde mümkün mertebe mevaki için bir sıra ve münavebe

gözetilmesi. Fena mahallerde bulunanlar arzuları hilafına daima o mahallerde kalmağa

bazen mahkûm oluyor. İyi ve fena mahaller arasında harcırahı zabitana ait olmak üzere

yani hazine-i milletten hiçbir harcırah verilmeksizin herkes için layetgayyere ve kati

bir usul mucibince münavebe yapılmalı. İklim, hava ve medeniyet ciheti ile fena

addolunabilecek mahallerde bulunanlar arzuları lâhik olmazsa daima o mevkide

bırakılmamalı.

(v) Sunuf-u muhtelifede bulunan zabitlerin mektepten tarih-i neş’etleri bir olduğu ve

sebeb-i terfi şimdiye kadar maatteessüf iktidar ve liyakat olmadığı halde bunlara bazen

mütefavit rütbelerde bulunuyorlar. Fimabad sunuf-u muhtelife zabitanın özrünü mucip

olmamak üzere kader ve tesadüfün değil ancak kıdem ve liyakat-ı hakikiyenin terfiye

icra-yı tesir etmesine alet olacak kavanin-i mukteziye tanzimi.

(h) Memalik-i harre nizamnamesi orduda sarih bir haksızlık terakkisine azim bir darbe

teşkil ettiğinden memalik-i harrede bulunanlara yalnız mükafat-ı nakidye ve hakk-ı

tekaüd müddetinden tenzil gibi imtiyazlar verilerek bu haksızlığın izalesi.

İşte ordunun terakkisi için de bu maddelerin hemen nazar-ı dikkate alınmasını

istiyoruz. Vatanımızı kati bir inkıraz uçurumuna sürükleyen bugünkü fenalıklar

bertaraf edilirse ordunun ikinci derecedeki diğer nevakısının da ikmal edileceğini ve

bu suretle biz zabitlerin de cerihadar kalplerimizin müftehir ve mesrur olacağını ümit

ediyoruz.

3- Fedakâr, sahib-i azm-ü sebat, münevver, tarik-i haktan kendisinin çevirmek için

edilecek iltifatların pek muvakkat ve kabulü memlekete en büyük hıyanet olduğunu

bilir, boş ve küçültücü tehditlere zerre kadar ehemmiyet vermez zabitandan müteşekkil

olan Grup teşebbüsatını her manasıyla büyük olan âmirlerinin kumandası altında,

vicdanî bir itaatle icra etmek azmindedir. Heyet-i idaresiyle merkezini Grup şimdilik

gizli tutacaktır. Heyet-i idareyi teşkil eden muhtelif rütbe sınıflardaki ümera ve zabitan

tarafından ekseriyet-i âra ile mukarrerat ittihaz edilir. Heyet-i idareden bulunan

150

müşavir ve mumaileyhim rütbeleri ne olursa olsun aynı derecede reye maliktir. Grupta

menfaat-i şahsiye düşkünlerine, sivrilmek fikir ve maksad-ı hafisini besleyenlere

hiçbir mahalli kabul yoktur. Grup kendi efradından veya hariçten olup menfaat-i

şahsiye, dalâlet-i hissiye yahut sakim bir kanaat-ı fikriye sevkiyle kendi efradına zarar

iras edeni şiddetle takip ve tedibe katiyyen azmetmiştir. Grup maksadını tamamen ve

fiilen büyük âmirlerin kumandası altında istihsal ettikten sonra hemen kendiliğinden

dağılmayı âmire, kanuna itaatte herkese hüsn-ü misal olmayı ve ancak metalibini

istihsal ettikten sonra artık tamamiyle vazife-i askeriyesiyle iştigali, Meşrutiyet hakiki

surette ve fiiliyat ile müspet bir tarzda tehlikeye düşmedikçe siyasiyatla asla iştigal

etmemeyi ahdü misak eyler.

Grubun her hareketi teali-i vatan ve Osmanlı ordusunun layık olduğu mertebeyi ihraza

çalışması maksad-ı ulvisidir. Grupta tefevvuk daiyeleri ihtiras-ı şahsi, istirkap,

tahakküm ve tekebbür gibi hissiyat-ı sefiye ‘‘bir şey yaptım diyerek bilâhare sivrilmek

arzusu’’ câ-i kabul bulamaz. Gruba iştirak etsin etmesin genç, ihtiyar, küçük, büyük

rütbeli bütün Osmanlı erkân ve ümera zabitan-ı muhteremdir. Grup menfai-i vatan ve

askerlik namına ref’i sadaya mecbur oluşunu kendisi için bir şeref diye değil en basit

bir vazife-i vataniye ve hayatiye olmak üzere telâkki eder. Grup kendisinin ifa etmeyi

taahhüt ettiği vazifeyi herkesin de yapabileceği ve zaten fikri ve metalibinin sade ve

meydanda olan şeylere mütedâir ve pek kanunî bulunduğu fikrindedir. Grup, yalnız

saika-i menfaatle her türlü hakaik ve vecaib-i uhuvvet ve meslektaşîyi ayaklar altına

alarak kendi emeline set çekmeye çalışacaklardan nefret eder ve bu gibiler hakkında

mücahidatı fedakâraneye girişmeyi ahdeyler.

4- Grubun ne suretle işe başlayacağı evvela grup efradının pek cüzi bir kısmı ayrıca

takarrür edecek bir günde âmireyne memleketin siyasiyat müteallik metalibatımızla

birlikte orduya ait metalibatı bir layiha şeklinde yazarak resmen takdim edecek ve

hemen icrasını talep ve rica eyliyecektir. Metallibat tamamiyle kabul edilmeyerek grup

efradına kanun-u askeriye adem-i riayet bahanesiyle veyahut sair sebepler icadiyle

entrika, zulüm, ve tebdil-i mahal tariklerine girişilirse ihtiyatta kalmış olan grup

efradının kısm-ı âzamı ya kısım kısım veya hep birden vaziyet ve hale göre ve her türlü

vesaite müracaat ederek zalimler ve metallibatının kabulüne mani olanlara hakkında

icabını icra ve matlab-ı tamamiyle istihsal için icraata devam vazifesiyle mükelleftir.

151

Grup metalibatının kabul edildiği ve icraat-ı siyasiye ve askeriyeye girişildiğini fiilen

görüp kanaat hasıl ettikten sonra kendiliğinden mefsuh addolunacaktır.

5- Memleketi sükuttan kurtarmak askerliğin terakkisi için her türlü fedâkarlığı göze

almak Grubun vazife-i asliyesi olduğundan âtiyen zulme uğrayacak efradının hayatını

temin veyahut ailesini sefaletten tahlis maksadiyle gruba dahil olan her ferd refiki

vasıtasiyle grup sandığına bir miktar meblâğ itasında muhtardır.

6- Grup efradına tevzi-i vezaif kura vasıtasiyle ve gayet müdekkikane ve adilâne icra

olunacaktır. Gruba dahil her ferd suret-i vaizefeyi ifaya ahd-ü misak borçludur. Grup

kendi efradından olup da gruba ait vazifesinden dolayı düçar-ı zulm olanın hayatını

kurtarmaya, ailesini infaka kendisini mecbur bildiğinden vesait-i lazimeyi ihzara sâî

bulunduğunu muhterem refiklerine arz eyler ve kendilerinden devletimizi bugün en

feci bir şekil alan buhrandan kurtulması esbabını ihzar edecek hasail-i mümtaze-i

vicdaniyeye mütezayiden temellük çalışmalarına intizam eder.

152

Ek-3: Halâskâr Zabitan Grubu’na mensup bazı subayların isimlerinin yer aldığı

Trabzon vilayetinden gönderilen şifreli telgraf ve çeviriyazımı.447

447 Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi, DH. ŞFR. 421/69 (Trabzon Valisi Samih Rifat’tan Dâhiliye

Nezareti’ne gönderilen 5 Mart 1330 [18 Mart 1914] tarihli şifreli telgraf).

153

154

155

Çeviriyazımı:

Tarih: 5 Mart 1330

Mahreci: Trabzon

Dâhiliye (Nezareti’ne) Müstaceldir

[Sayfa:1] Hasan Ali kablettevkif bütün evrakını yakmış olduğundan üzerinde hiçbir

kağıd bulunmadı. Yalnız bir seneden beri hiç giymediğini ifade eylediği askeri

ceketinin cebinde bazı zabitanın isimlerini havi bir pusula zuhur etti. Kendisi bu

pusulanın esna-yı rahda yazıldığını o zaman ne maksadla kimin tarafından verildiğini

şimdi tahattur edemediğini söylüyor. Pusuladaki esami şunlardır. Kağıthane

Poligonunda Yüzbaşı Vahid Bey, Dumansız Barut Fabrikasında Yüzbaşı Hakkı,

Dumansız Barut Fabrikasında Mülazım [Sayfa 2:] Vehbi Bey, Bahriye Güverte

Yüzbaşılarından Süleyman Remzi Efendi, yine Güverte Yüzbaşılarından Mustafa,

İhsan, Bekir, Hasan, Basri efendilerle Güverte Mülazımlarından Said Efendi,

Unkapanı civarında askeri kaymakamlarından Zekeriya Bey. Bunların mahud

Halaskar Grubuna dahil oldukları Hasan Ali’nin revş-i ifadesinden anlaşılmaktadır.

Merkuma İstanbul’dan para gönderen Osman Bey’in biraderi olduğunu evvelce arz

eylediğim vechle Hasköy’de Nubar mahallesinde pederleri Çerkes Musa Efendi

nezdinde ikamet ettiğini itiraf ediyor. Bu paranın Çerkes Sami, Eşref beyler tarafından

bera-yı muavenet biraderine verilip o vasıta ile kendisine isal edildiğini de ilave

eylemektedir. Burada münasebette bulunduğu birkaç kişi celb [Sayfa 3:] ve isticvab

edildikten sonra istihsal edilecek netayiç tekrar arz olunacaktır.

Trabzon Valisi

Samih Rifat Fi 5 Mart 1330

156

Ek-4: 9 Temmuz 1328 [22 Temmuz 1912] tarihli irade-i seniyye ile ilan edilen Büyük

Kabine.448

448 Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi, İ. DUİT. 8/59 (9 Temmuz 1328 [22 Temmuz 1912] tarihli

irade-i seniyye).

157

158

Çeviriyazımı:

Belge No:1

Atufetlü Efendim Hazretleri

Heyet-i cedide-i vükelanın suret-i teşekkülüne dair tanzim kılınan irade-i seniyye

layihası leffen arz ve takdim kılınmış olmağla imza-yı hümayun-ı mülukane ile tevşih

buyurulduğu halde savb-ı senaveriye iadesi mütemennadır efendim.

Fi 7 Şaban 1330/ Fi 9 Temmuz 1328

Sadrazam

Gazi Ahmed Muhtar (İmza)

Maruz-ı Çaker-i Kemineleridir:

İşbu tezkire-i samiye-i sadaretpenahiye melfuf irade-i seniyye layihasıyla beraber

manzur-ı ali olarak layiha-i mezkure imza-yı hümayun-ı mülukane ile tevşih

buyurulmağla leffen iade kılınmıştır. Olbabda emr ü ferman hazret-i veliyyül emrindir.

Fi 7 Şaban 1330/ Fi 9 Temmuz 1328

Serkâtib-i hazret-i şehriyari

Halid Ziya (imza)

Belge No:2

Şura-yı Devlet Riyasetine sadr-ı esbak Kamil Paşa hazretleri

Adliye Nezaretine sadr-ı esbak ayandan Hüseyin Hilmi Paşa hazretleri

Dâhiliye Nezareti’ne sadr-ı esbak ayandan Ferid Paşa hazretleri “Müşarünileyhin

Dersaadete vüruduna kadar taraf-ı sadaretten vekalet olunacaktır”

Harbiye Nezareti’ne Şura-yı Askeri azasından Nazım Paşa hazretleri

Maliye Nezareti’ne nazır-ı esbak Ziya Paşa hazretleri

Bahriye Nezareti’ne nazır-ı esbak Mahmud Muhtar Paşa hazretleri

Hariciye Nezareti’ne ayandan Gabriel Noradunkyan Efendi hazretleri

159

Maarif Nezareti’ne müsteşar-ı nezaret Said Efendi hazretleri

Evkaf-ı Hümayun Nezareti’ne Meclis-i Mebusan Reis-i Sanisi Mehmed Fevzi Paşa

hazretleri tayin olunmuşlardır.

Ticaret ve Ziraat Nezareti’ne “derdest-i tayindir”

Nafıa Nezareti’ne “derdest-i tayindir”

Posta ve Telgraf ve Telefon Nezareti’ne “derdest-i tayindir”

İşbu irade-i seniyyenin icrasına sadaret memurdur.

Fi 7 Şaban 1330/ 9 Temmuz 1328

Mehmed Reşad (İmza)

Sadrazam Gazi Ahmed Muhtar (İmza)

160

Ek-5: Bab-ı Âli Baskını sonrası Mahmud Şevket Paşa sadrazamlığında kurulan yeni

hükümeti ilan eden telgraf ve çeviriyazımı.449

449 Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi, BEO. 4136/310183 (Sadaret’ten vilayet ve sancaklara

gönderilen 11 Kanun-i Sani 1328 [24 Ocak 1913] tarihli telgraf).

161

Çeviriyazımı:

Daire-i Sadaret Tahrirat Kalemi

Tarih: 11 Kanun-i Sani 1328 (24 Ocak 1913)

Vilayat ve Elviye-i Gayr-i Mülhakaya Telgrafname

Kâmil Paşa’nın vuku-ı istifasına mebni makam-ı sadaret taraf-ı eşref-i hazret-i

Padişahiden uhde-i senaveriye tavsiye buyurulmuş ve heyet-i cedide-i vükela bervechi

ati teşkil edilerek biminnetilkerim ifa-yı vezaife mübaşeret olunmuştur. Bilumum

memurin-i devletin vezaif-i resmiye ve vataniyelerini hüsn-i ifaya mecburiyetleri

derkar olup, bu mecburiyet memleketin geçirdiği buhran-ı elim içinde daha ziyade

kesb-i mübremiyet etmekte olduğundan her memurun bu noktayı bilerek kavanin ve

nizamat-ı meriyye ve icabat-ı vatanperverane dairesinde umur-ı memuresine sarf-ı

ikdâm eylemesi lazım geleceği beyan ve husul-i asar meşkuresine intizar olunur.

Sadrazam ve Harbiye Nazırı Ayandan Mahmud Şevket Paşa

Şura-yı Devlet Reisi Ayandan Said Halim Paşa

Dâhiliye Nazırı Hacı Adil Bey

Bahriye Nazırı Mirliva Mahmud Paşa

Hariciye Nazırı Vekili Atina Sefir-i Sabıkı Muhtar Bey

Adliye Nazırı İstanbul Vali-i Sabıkı İbrahim Bey

Maliye Nazırı Divan-ı Muhasebat Reisi Rifat Bey

Nafıa Nazırı Ayandan Besarya Efendi

Evkaf Nazırı Hayri Bey

Ticaret ve Ziraat Nazırı Aydın Vali-i Sabıkı Celal Bey

Posta ve Telgraf Nazırı Maliye Müfettişlerinden Oskan Efendi

Maarif Nazırı Saruhan Mutasarrıf-ı Sabıkı Şükrü Bey

162

Ek-6: Mahmud Şevket Paşa suikastından dolayı yargılanan isimlerin cezalarını

açıklayan irade-i seniyye ve çeviriyazımı.450

450 Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi, İ. HB. 134/26 (Belge No:4) (10 Haziran 1329 [23 Haziran

1913] tarihli irade-i seniyye).

163

Çeviriyazımı:

İrade-i Seniyye

Hükümet-i hazırayı vesait-i cebriye ve gayr-i meşrua ile taklîb ve ıskat ve memlekette

bir galeyan-ı umumi ihzâr ederek ve müteaddid eşhâsa suikasd tertib eyleyerek

maksad-ı taklibi istihsâl etmek üzere teşekkül eden ve bir cemiyet-i şekâvet şekil ve

mâhiyetinde bulunan cemiyet-i hafiyeyi teşkîl ve cemiyet-i mezkureye intisâb

eyledikleri ve cemiyet-i mezkurenin mevki-i tatbik ve icrâya konulan maksad-ı

ihtilâlkârânesinin icrasına dahi bed’an ve mübâşeret edilerek Mayısın yirmi

dokuzuncu Çarşamba günü Bayezid’de Saka Çeşmesi civârında Sadrâzam ve Harbiye

Nâzırı Mahmud Şevket Paşa Hazretlerini beş müteaddid mahallinden ve Yâveri

İbrahim Bey’i iki mahallinden cerh ve katl ve paşa-yı müşârunileyhin ağası Kazım

Efendi’yi bir mahallinden cerh ettikleri ve yine tertibât-ı vâkıaya ve cinâyet ve ihtilâli

vâkı’aın suver-i icrâiyyesine müteallik olmak üzere aynı zamanda Talat ve Cemal ve

Azmi beylerle Karasu ve Nesim Ruso efendileri katle karar vererek kendilerini sureti

muhtelifede takib ve tarassud eyledikleri ve Beyoğlu’nda Ağa Camiinde Pire

Mehmed Sokağı’nda bir numerolu hânede teşebbüsât-ı kanuniyede bulunan memurini

askeriye ve inzibâtiyeye karşı muhâlefet ve istimal-i silaha mübâderetle bunlardan

İstanbul Muhafızlığı yaverliğinde müstahdem Yüzbaşı Hilmi Efendi’yi revolver

kurşunuyla cerh ve katl ve Polis Müdüriyet-i Umumiyyesi Kısm-ı Adlî müdiri Samuel

Efendi’yi cerh eyledikleri iddiası ile maznunun aleyhim olanlardan Prens Sabahaddin

Bev ve Reşid Bey ve Şerif Paşa ve Gümülcineli İsmail Bey ve Damad Salih Paşa ve

Miralay Fuad Bey ve Kemal Midhat Bey ve Pertev Tevfik Bey ve Kaymakam Zeki

Bey ve Yüzbaşı Kazım Efendi ve Muhib Bey’in cemiyet-i mezkûrenin esâs-ı

teşekkülüne hizmet ve bu bâbda tahrikât ve ifsadâtta bulunmak ve bu suretle vekayi-i

ahireyi bizzat ve bi’l-vâsıta ihzâr eylemek filinin failleri olduklarına alel usûl tebeyyün

ettiğinden bunlardan Prens Sabahaddin Bey ve Şerif Paşa ve Reşid ve Kemal Midhat

ve Pertev Tevfik ve Kaymakam Zeki ve Gümülcineli İsmail beylerin gıyaben ve

Damad Salih Paşa ve Miralay Fuad Bey ve Yüzbaşı Kazım Efendi Muhib beylerin de

vicâhen ve cümlesinin Mülkiye Ceza Kanunname Hümâyunu’nun elli altıncı ve elli

yedinci maddelerine tevfîkan idamlarına ve Mahmud Şevket Paşa’nın doğrudan

164

doğruya madde-i katlini taahhüd ve bu makule silahlanarak efâl-ı müteaddideden

mürekkeb bulunan cürm-i mezkuru ve efâl-i mezkûreden her birini icrâ suretiyle ve

hem fiil sıfatını iktisâb ederek madde-i katlin fâilleri oldukları tebeyyün eden Ziya ve

Topal Tevfik ve Şevki ve Mehmed Ali ve Abdullah Safa ve Cevad’ın vicâhen ve

Nazmi ve Abdürrahman’ın dahi gıyâben ve kanunname-i mezkûrun elli sekizinci

maddesinin birinci zeylinin fıkra-i ulasına tevfikan kezâlik idamlarına ve reis-i eşkıya

sıfatı ile maiyyetlerinde bulunan diğer maznunun aleyhim ile birlikte takib ve katline

memur edildikleri zevât-ı müşârunileyhüma madde-i fesâdın mevkufun aleyhi olan

katillerine tasaddî eylemek fiilinin fâilleri oldukları sâbit olan Jandarma Kemal ve

Hakkı’nın vicâhen ve Hikmet ve jandarmadan mütekâid Mehmed Bey ve Kavaklı

Mustafa’nın da gıyâben ve kanunname-i mezkûrun kezâlik elli altıncı ve elli yedinci

maddelerine tatbikan idamlarına ve Kavaklı Mustafa ve Hakkı yine Kavaklı

Mustafa’nın maiyetinde olarak kezâlik merkumunun tasaddî eyledikleri madde-i katle

iştirâk eylemek fiilinin failleri oldukları tebeyyün eden Kara Ahmed ve Ragıb’ın

vicâhen ve Raif’in dahi gıyaben ve kanunname-i mezkûrün elli yedinci maddesinin

fıkra-i ahiresine tevfikan on beşer sene küreğe konulmalarına ve cemiyet-i mezkûrenin

teşebbüsat-ı fiiliyesine müdahale ve iştirak etmemekle beraber Damad Salih Paşa’nın

temas ve münasebetini ve bunlardan Nazmi’nin mülakatını temin ve teshil ve kezâlik

cemiyete bi’l-intisab Fuad Bey’in cemiyetle temas ve münasebetini tesise sarf-ı mesai

eylemek suretiyle cemiyet ve ittifak-ı mezkûre dahil bulunmak fiilinin faili oldukları

tebeyyün eden Gözlüklü Emin Efendi ile Süleyman Paşazâde Adil Bey’in kanunnamei

mezkûrun elli sekizinci maddesinin fıkra-i ûlâsına tevfikan ve bunlardan Gözlüklü

Emin Efendi’nin vicahen ve Süleyman Paşazâde Adil Bey’in gıyaben müebbeden

kalabend edilmelerine ve Erkân-ı Harp Miralayı Kemal Bey ve Mekteb-i Hukuk

talebesinden İzzeddin ve Yüzbaşı Adil efendiler ve şoför İsmail ve şoför Mehmed ve

Jandarma Sadık ve Kasabın Fehmi ve Şeyhlili Mustafa’nın dahi cemiyet-i mezkûrenin

maksad-ı tertibâtını bilerek iştirâk eyledikleri anlaşılamadığından beraatlerine dair

Divân-ı Harb-i Örfi’den müttefikan verilen karar tasdik olunmuştur.

Mehmed Reşad

İşbu irade-i seniyyenin icrasına Harbiye Nezareti memurdur.

165

Fi 18 Receb 1331/ Fi 10 Haziran 1329

Sadrazam Harbiye Nazırı Vekili

Mehmed Said İmza

166

Ek-7: Hürriyet ve İtilaf Fırkası merkez-i umumisi tarafından basılan ‘‘Açık Söz’’

isimli risalelerin toplatılması hakkında Dâhiliye Nezareti Muhaberat-ı Umumiye

Dairesi tarafından yazılan yazı. 451

451 Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi, Dâhiliye (DH.) Hapishaneler Müdüriyeti (MB.HPS.)

145/72 (Dâhiliye Nezareti Muhaberat-ı Umumiye Dairesi Dördüncü Şubesi tarafından yazılan 21 Nisan

1328 [4 Mayıs 1912] tarihli yazı).

167

Çeviriyazımı:

Bab-ı Ali Dahiliye Nezareti

Muhaberat-ı Umumiyye Dairesi

Dördüncü Şube

Hürriyet ve İtilaf Fırkası merkez-i umumisinin yirmi bin nüsha tab’ ettirilerek

Dersaadet ve taşraya tevzi’ ve irsal kılınan Divan-ı Örfice mesulleri hakkında ta’miki

tahkikat edilmekte bulunan “Açık Söz” namındaki risalenin tevzi’ olunanlardan

maada on yedi adedi de Kütahya Hürriyet ve İtilaf şubesinden müsadere edildiği

Kütahya, Eskişehir hadiselerini tahkike memur heyet riyasetinden bildirilmesine ve

tahaddüs eden vekayi’le alakadar bulunan mezkur risalenin birçok ahval-i

ihtilalkaraneye yol açması agleb-i ihtimal görülmekte olmasına binaen toplattırılması

lüzumu Divan-i Harb-i Örfi riyasetinin işarı üzerine tamimen tebliğ olunur efendim.

Dâhiliye Nazırı vekili namına Fi 21 Nisan sene 1328

Müsteşar

168

Ek-8: Sultan V. Mehmed Reşad tarafından Balkan Savaşı sırasında orduyu

cesaretlendirmek ve manevi kuvvetini arttırmak amacıyla yazılan, Başkumandan

Vekili Nâzım Paşa’ya gönderilen ferman.452

452 Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi, BEO. 4140/310487 (Sadaret’ten Başkumandan Vekili’ne

gönderilen 15 Teşrin-i Evvel 1328 [28 Ekim 1912] tarihli telgraf).

169

Ek-9: Mabeyn başkâtibinin Padişah adına Sadrazam’a hitaben yazmış olduğu, Said

Paşa'yı vekâleten sadrazamlığa atadığını bildiren yazısı.453

453 Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi, İ. DUİT. 8/47 (18 Kanun-i Evvel 1327 [31 Aralık 1911] tarihli

irade-i seniyye).

170

Ek-10: Divan-ı Harb-i Örfi tarafından gerek siyasi gerek ilmi hiçbir konferansın kulüp

lokalleri dışında kamuya açık alanlarda yapılamayacağını bildirdiği yazı.454

454 Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi, DH. SYS. 53/36 (Belge No:2) (Divan-ı Harb-i Örfi tarafından

Dâhiliye Nezareti’ne yazılan 27 Şubat 1327 [11 Mart 1912] tarihli yazı).

171

Ek-11: Paris büyükelçisi Rifat Paşa tarafından Hariciye Nezareti’ne gönderilen

seçimlerde yaşanan olaylarla ilgili yazı. Hariciye Nezareti söz konusu yazıda geçen

olayları Dâhiliye Nezareti'ne aktarıyor.455

455 Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi, DH. SYS. 83-2/2 (Hariciye Nezareti’nden Dâhiliye

Nezareti’ne gönderilen 31 Kanun-i Sani 1327 [13 Şubat 1912] tarihli yazı).

172

Ek-12: Guardian gazetesinin 1912 Temmuz’unda yaşanan Harbiye Nazırı kriziyle

ilgili haberi.456

456 ‘‘The Ministerial Crisis in Turkey’’, Guardian, 15 July (Temmuz) 1912, s. 9.

173

174

175

Ek-13: Pester Lloyd gazetesinin Mahmud Şevket Paşa suikastıyla

ilgili haberi.457

457 ‘‘Die Ermordung Mahmud Schefket Pascha’’, Pester Lloyd, 12 Juni (Haziran) 1913, sabah baskısı,

s. 2.

176

Ek-14: Enver Bey, Niyazi Bey, Mahmud Şevket Paşa, Ahmed Rıza Bey, Yusuf

İzzeddin Efendi ve Sultan V. Mehmed Reşad ile Hamidiye zırhlısını gösteren bir

kartpostal.458

458 Taksim Atatürk Kitaplığı, ‘‘Sultan Mehmet Reşad, Enver ve Niyazi Beyler, Mahmut Şevket Paşa,

Yusuf İzzettin Efendi, Ahmet Rıza Bey, Midhat Paşa ve Osmanlı devlet arması ile Hamidiye zırhlısını

gösteren bir kartpostal’’, http://ataturkkitapligi.ibb.gov.tr/kutuphane3/kartpostal/Krt_012098.jpg (Son

erişim 15.06.2019).

177

Ek-15: Hürriyet kahramanları Enver ve Niyazi beyler.459

459 Taksim Atatürk Kitaplığı, ‘‘Souvenir de Salonique = [Enver ve Niyazi Beylerin birinci def’a

olarak hürriyet sancağı küşat eylediği] / edit.: David M. Assael’’,

http://ataturkkitapligi.ibb.gov.tr/kutuphane3/kartpostal/Krt_012062.jpg (Son erişim 15.06.2019).

178

Ek-16: Enver Bey’in 31 Mart Vakası sırasındaki çatışmalar sonucu yaralanan askerleri

Hamidiye Hastanesi’ndeki ziyareti.460

460 Taksim Atatürk Kitaplığı, ‘‘Constantinople. 25 avril 1909. Enver-bey venant de visiter a l'hopital

Hamidie les blesses de la journee du 24 avril 1909 / edit.: Bon Marché’’,

http://ataturkkitapligi.ibb.gov.tr/kutuphane3/kartpostal/Krt_000710.jpg, (Son erişim 15.06.2019).

179

Ek-19: Kâmil Paşa.461

461 Taksim Atatürk Kitaplığı, ‘‘S. A. Kiamil Pacha = Kamil Paşa / edit.: M. Israilovitch’’,

http://ataturkkitapligi.ibb.gov.tr/kutuphane3/kartpostal/Krt_000026.jpg, (Son erişim 16.06.2019).

180

Ek-18: Mahmud Şevket Paşa.462

462 Taksim Atatürk Kitaplığı, ‘‘Mahmut Şevket Paşa’’,

http://ataturkkitapligi.ibb.gov.tr/kutuphane3/Evraklar/Bel_Mtf_025771.pdf (Son erişim 16.06.2019).

181

Ek: 19: Tanin gazetesinin Mahmud Şevket Paşa suikastına ilişkin 14 Haziran 1913

tarihli sayısının ilk iki sayfası.463

463 Tanin, 14 Haziran 1913, s. 1-2.

182

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder