7 Temmuz 2024 Pazar

68


SON DÖNEM OSMANLI ÜSKÜP ULEMASI (1839-1913)


Osmanlı’nın son döneminde Balkanlardaki ulema profilini ele alan bu

çalışmada Üsküp’te doğmuş ve görev yapmış kadı, müderris ve müftü gibi

isimlerden oluşan bir ulema grubu üzerinde durulmuştur. Osmanlı ile ilmi gelenek

anlamında bütünlük içerisinde olan bir şehir olduğu için Üsküp tercih edilmiştir.

Meşihat Arşivi’nde bulunan Ulema Sicill-i Ahval Dosyalarının ana kaynak

olarak kullanıldığı çalışmada ulemanın aile kökenleri, hangi medreselerde eğitim

aldıkları, okudukları dersler, icâzetnâme sistemi, modern eğitim kurumlarıyla

bağlantıları, İstanbul/merkezle ilişkileri, istihdam edildikleri kurumlar, yükselme ve

gelir durumları, eserleri ve bildikleri diller gibi birçok alanda farklı bilgiler eşliğinde

Üsküp medreseleri’nde ve genel anlamda Rumeli’de ulemanın durumu ortaya

koyulmuştur. Ayrıca şehrin siyasi ve idari tarihi de kronolojik olarak takip edilmiştir.

Bu çalışmada, Osmanlı’nın son döneminde siyasi olayların sık yaşandığı Rumeli

coğrafyasında ulema grubu arasında etkili olan bazı isimlerin meşrutiyet,

milliyetçilik, dil, kültür gibi kavramlara nasıl yaklaştıkları, öte yandan taşra

ulemasının hem halk hem devletle bağlantısı üzerinde durulmuştur. Osmanlı ilmiye

ricalinin meşhur isimlerini ele alan çalışmaların aksine bu araştırma bilinmeyen

isimlerin, etkileri altındaki bölgeleri şekillendirişini ortaya koymaktadır.

Anahtar Kelimeler: Ulema, Üsküp, Osmanlı, Balkanlar, Eğitim-Öğretim

vi


Ottoman-Skopje Ulama in the Late Ottoman Period (1839-1913)

The aim of this study examine ulama’s profile in the late Ottoman Balkans. In

order to create a constant for the study, a group of ulama, consisting of names such

as madrasa teachers, judge (naib-kadı) and müfti who were born and served in

Skopje was determined. Skopje was preferred because it is in intergrity with Ottoman

ilmiye.

The main source of study Ulema Sicill-i Ahval Files in the Şeyhülislamate

Archives (Meşihat Arşivi) in İstanbul. Information such as place of birth, efect of

family background, early education, İstanbul as an educational center, modern school

education, salary, the knowlodge of language was obtained from this sources. With

this information the education level of the ulama in Skopje and Rumelian madrasas

was revealed. In addition, the political and administrative history of the city followed

chronologically. In fact, Rumelian is one of the geographies where political events

frequently ocur in the last period of the Ottoman Empire. Among the mentioned

ulama’s group names effective in these evenys were found. The last period of

Rumelian provinces, where concepts such as constitutionalism, nationalism,

language and culture have become widespread is examined with this study in case of

Skopje ulama’s. The connection of the local ulama with both the puclic and the state

was emphasized. This research reveals how unkonwn names shape region under their

influence.

Key Words: Ulema, Skopje, Ottoman, Balkans, Education

vii

ÖNSÖZ

Üsküp, Osmanlı coğrafyasında ilmî, kültürel, siyasî ve sosyal anlamda

canlılığını daima korumuş önemli merkezlerden biridir. Osmanlılar, fethin ardından

şehri cami, medrese, han, hamam gibi yapılarla donatmışlardır. Bunlar arasında

Osmanlı ilim ve kültürünü bir bütünlük içerisinde olmasını sağlayan cami, medrese

ve mektepler özel bir önem arz etmektedir. Gerek Osmanlı ilmiyesinden önemli

isimlerin bu kurumlarda görev yapması gerekse bu medreselerde yetişmiş âlimler ile

Üsküp, Osmanlı’nın elinden çıkışına kadar ilmî ve kültürel anlamda Rumeli’de

önemli bir yere sahip olmuştur. Osmanlı’nın son dönemine gelindiğinde ise

dönüşümlerin sıklıkla yaşandığı bu coğrafyada ulemanın siyasî, ilmî ve kültürel

anlamda bir hayli etkili olduğu görülmektedir.

Temel kaynaklarını Meşîhat Arşivi’ndeki ulemaya ait Sicill-i Ahvâl

dosyalarının oluşturduğu araştırmamızda Osmanlı’nın son döneminde Üsküp

medreselerinde yetişmiş ya da burada müftülük, müderrislik, kadılık gibi mesleklerde

bulunmuş ulema grubu incelenmiştir. Bu ulema grubunun eğitim-öğretim süreciyle

beraber Osmanlı tarihi içerisindeki etkileri ortaya koymaya çalışılmıştır. Sicil

dosyaları bulunmayan, fakat Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi’nde yer alan isimler

de tespit edilmiş olup araştırma içerisinde yerini almıştır. Diğer yandan bu isimlerin

ilmiyedeki ilerleyişlerini takip etmek üzere “Tarîk Defterleri”nden de

yararlanılmıştır. Son dönem Osmanlı Balkanları’nda ulema profilinin Üsküp

üzerinden değerlendirmeye gayret edildiği bu araştırma süresince çalışmalarımı en az

benim kadar heyecanla destekleyen ve rehberlik yapan kıymetli danışmanım Prof.

Dr. Mefail HIZLI’ya şükranlarımı sunarım. Yönlendirmeleri ve teşvikleri için Prof.

Dr. Ali İhsan KARATAŞ’a ve Osmanlı uleması çalışmanın heyecanını, muhabbeti

ve yol göstericiliğiyle pekiştiren Dr. Arzu GÜLDÖŞÜREN’e emekleri için teşekkür

ederim.

Hayatımın her safhasında dualarını daima yanımda hissettiğim, bütün

zahmetleri bana kolaylaştıran aileme ise nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum.

Kendime olan inancımı yitirmeme fırsat bile vermeden dostluklarıyla daima yanımda

olan değerli arkadaşlarım Fatma Sümeyye HARDAL ile Sefa Nur AĞAÇ’A ve

onların şahsında tüm dostlarıma teşekkür ederim.

Bursa - 2020 Büşra TAMAÇ

viii

İÇİNDEKİLER

TEZ ONAY SAYFASI ............................................................................................... ii

YÜKSEK LİSANS TEZ ÇALIŞMASI ÖZGÜNLÜK RAPORU ......................... iii

YEMİN METNİ ........................................................................................................ iv

ÖZET ........................................................................................................................... v

ABSTRACT ............................................................................................................... vi

ÖNSÖZ ...................................................................................................................... vii

İÇİNDEKİLER ....................................................................................................... viii

GRAFİKLER VE TABLOLAR .............................................................................. xi

KISALTMALAR ..................................................................................................... xii

GİRİŞ .......................................................................................................................... 1

A. ARAŞTIRMANIN PROBLEMİ ......................................................................... 1

B. ARAŞTIRMANIN ÖNEMİ ................................................................................. 1

C. ARAŞTIRMANIN METODU ............................................................................. 2

D. İLGİLİ LİTERATÜR VE DEĞERLENDİRİLMESİ.......................................... 2

E. ARAŞTIRMANIN MUHTEVASI .................................................................... 10

BİRİNCİ BÖLÜM

ÜSKÜP ŞEHRİNİN İDARÎ, SİYASÎ VE İLMÎ TARİHİ

I. ÜSKÜP’ÜN SİYASÎ TARİHİ ............................................................................. 13

A. OSMANLI ÖNCESİNDE ÜSKÜP ................................................................... 13

B. OSMANLI DÖNEMİNDE ÜSKÜP .................................................................. 14

1. Fethinden 18. Asrın Sonuna Kadar ................................................................. 14

a. Şehrin İskânı ................................................................................................ 21

b. Şehrin İdarî Yapısı ...................................................................................... 23

2. 19. Asır ve Osmanlı’dan Koparılışı ................................................................ 25

II. İDARÎ YAPILANMA ......................................................................................... 31

III. ÜSKÜP ŞEHRİNİN KLASİK DÖNEM OSMANLI İLMİYE GELENEĞİ

İÇERİSİNDEKİ YERİ ...................................................................................... 34

A. MEDRESELER ................................................................................................. 34

1. İshak Bey Medresesi ....................................................................................... 36

2. İsa Bey Medresesi ........................................................................................... 36

3. Meddah Medresesi .......................................................................................... 36

4. Mustafa Paşa Medresesi ................................................................................. 37

5. Diğer Medreseler ............................................................................................ 37

B. MÜDERRİSLER ............................................................................................... 38

1. İshak Bey Medresesi Müderrisleri .................................................................. 38

2. İsa Bey Medresesi Müderrisleri ...................................................................... 41

C. KADI VE MÜFTÜLER .................................................................................... 41

ix

İKİNCİ BÖLÜM

OSMANLI EĞİTİM-ÖĞRETİM SİSTEMİ İÇERİSİNDE

ULEMANIN DURUMU

I. SON DÖNEM OSMANLI MEDRESELERİ VE ULEMASI

HAKKINDA KISA BİR DEĞERLENDİRME .................................................. 46

II. DOĞUM YERLERİ BAKIMINDAN ÜSKÜP’TE GÖREV YAPAN

ULEMA ................................................................................................................ 48

III. İLİM YOLUNDA AİLE ETKİSİ ..................................................................... 51

IV. EĞİTİM-ÖĞRETİM SÜREÇLERİ ................................................................ 52

A. MEKTEP EĞİTİMİ ........................................................................................... 52

B. MEDRESE EĞİTİMİ ........................................................................................ 54

C. MODERN OKUL EĞİTİMİ .............................................................................. 57

1. Rüşdiyeler ....................................................................................................... 58

2. Dârülmuallimîn ............................................................................................... 58

3. Mekteb-i Nüvvâb ............................................................................................ 59

D. OKUTULAN DERSLER .................................................................................. 60

E. MEZUNİYET .................................................................................................... 64

1. İcâzetnâme ve Sınav Sistemi .......................................................................... 64

2. Ruus Verilmesi ve Müderrislik Tevcihleri ..................................................... 66

V. İLMİYE MESLEĞİNDE İSTİHDAM - KADROLARA ATAMA ................ 68

A. KADILIK/NAİBLİK ......................................................................................... 69

B. MÜFTÜLÜK ..................................................................................................... 71

1. Meclis-i İntihâb-ı Hükkâm-ı Şer’iyye............................................................. 71

2. Meclis-i Tedkîkât-ı Şer’iyye Kitâbeti ............................................................. 72

3. Meclis-i İdâre-i Emvâl-i Eytâm ...................................................................... 72

4. Rumeli Kadıaskerliği Mahfil-i Şer’iyyât Mahkemesi .................................... 73

5. Meclis-i Mesâlih-i Talebe ............................................................................... 73

6. Tedkîk-i Müellefât Encümeni ......................................................................... 73

7. Dâru’l-Hikmeti’l-İslamiyye ............................................................................ 76

8. Taşra Müftülükleri .......................................................................................... 77

C. MÜDERRİSLİK ................................................................................................ 81

D. KÜRSÜ ŞEYHLİĞİ .......................................................................................... 85

E. MUALLİMLİK .................................................................................................. 86

VI. MAAŞ/ GELİR DURUMU ............................................................................... 88

VII. ULEMANIN LİSAN BİLGİSİ ........................................................................ 91

x

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

ULEMANIN SİYASÎ, SOSYAL VE KÜLTÜREL HAYATA ETKİSİ

I. ULEMANIN İÇİNDE YER ALDIĞI SİYASİ FAALİYETLER ..................... 95

A. II. MEŞRUTİYET’İN İLANINDA ULEMANIN ROLÜ ................................. 95

B. FİRZOVİK OLAYI ........................................................................................... 97

C. II. MEŞRUTİYET’İN İLANI SONRASI ULEMA VE SİYASİ DURUM .... 103

1. Arnavut Kulüpleri ......................................................................................... 104

2. Ulemanın Siyasî Partilerde Yer Alışı............................................................ 107

D. 31 MART VAK’ASI ....................................................................................... 108

1. Ayaklanmanın Çıkışı .................................................................................... 109

2. Ayaklanmanın Bastırılması .......................................................................... 110

3. Mebusların Çalışmaları ................................................................................. 111

II. ULEMANIN İÇİNDE YER ALDIĞI KÜLTÜREL FAALİYETLER ........ 112

A. II. MEŞRUTİYET ÖNCESİ ARNAVUTÇA ALFABE TARTIŞMALARI .. 112

B. II. MEŞRUTİYET DÖNEMİ ARNAVUTÇA ALFABE TARTIŞMALARI . 114

1. Manastır Kongresi (14-22 Kasım 1908) ....................................................... 115

2. Debre Kongresi (23-28 Temmuz 1909) ........................................................ 115

3. Elbasan Kongresi (2-8 Eylül 1909) .............................................................. 116

C. ARAP VE LATİN ALFABESİ TARAFTARLARININ ARGÜMANLARI .. 117

D. ALFABE TARTIŞMALARINDA ÖNEMLİ BİR İSİM: MÜFTÜ RECEB

EFENDİ ........................................................................................................... 119

1. Receb Efendi’nin Hayatı ve Eserleri ............................................................ 119

2. Alfabe Tartışmalarındaki Yeri ...................................................................... 119

SONUÇ .................................................................................................................... 128

KAYNAKÇA .......................................................................................................... 131

Arşiv Kaynakları .................................................................................................. 131

Salnameler ............................................................................................................ 131

Süreli Yayınlar...................................................................................................... 132

Kronikler .............................................................................................................. 132

Kitap ve Makaleler ............................................................................................... 133

EKLER .................................................................................................................... 138

xi

GRAFİKLER VE TABLOLAR

Grafik 1: İncelenen ulema grubunun doğum yeri oranı. ............................................ 51

Grafik 2: Ulemanın ilk eğitimini aldığı kurumlar ...................................................... 54

Grafik 3: Ulemanın Medrese Eğitiminde Tercih Ettiği Bölgeler ............................... 55

Grafik 4: Kadı Hasan Tahsin Efendi’nin maaş cetveli............................................... 89

Grafik 5: Nâib Mehmet Arif Efendi’nin Üsküp’ün kazalarındaki görev yerlerine ait

maaş cetveli ............................................................................................... 89

Grafik 6: Ulemanın bildiği diller ............................................................................... 93

Tablo 1: Doğum yerlerine göre ulemanın isim listesi ................................................ 49

Tablo 2: 1867 senesine ait ders program içeriği ........................................................ 61

Tablo 3: Muhammed Rıfat Efendi’nin Tarik defterinde yer alan ilmiyedeki

ilerleyişi ..................................................................................................... 84

Tablo 4: İştip Müftüsü Mehmed Es’ad Efendi’nin sicil dosyasında yer alan maaş

tablosu ........................................................................................................ 91

xii

KISALTMALAR

A.MKT.NZD : Sadaret Mektubi Kalemi Nezaret ve Deva‘ir Evrakı

a.g.e. : Adı geçen eser

a.g.m. : Adı geçen makale / madde

a.g.t. : Adı geçen tez

BEO : Bâb- Âli Evrak Odası

Bkz. / bkz. : Bakınız

BOA : Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi

bs. : Baskı

c. : Cilt

çev. : Çeviren

DH.MKT. : Dahiliye Nezareti Mektubi Kalemi

DİA : Diyanet İslam Ansiklopedisi

haz. : Yayına hazırlayan

İ.TAL. : İrade Taltifat

İ.MBH. : İrade Mabeyn-i Hümayun

İSAM : İslam Araştırmaları Merkezi

MA. : Meşihat Arşivi

MF.MKT. : Maarif Nezareti Mektubi Kalemi

ML.EEM. : Maliye Nezareti Emlak-ı Emiriyye Müdüriyeti

MV. : Meclis-i Vükela Mazbataları

MVL. : Meclis-i Vala

neş. : Neşreden

s. : Sayfa

sad. : sadeleştiren

SBE : Sosyal Bilimler Enstitüsü

sy. : Sayı

ŞS : Şeriyye Sicilleri

TDV : Türkiye Diyanet Vakfı

TFR.I.KV : Teftişat-ı Rumeli Evrakı (Rumeli Müfettişliği) Kosova Evrakı

TFR.I.MKM. : Rumeli Müfettişliği Makamât Evrakı

TFR.I.ŞKT. : Teftişat-ı Rumeli Evrakı (Rumeli Müfettişliği) Arzuhaller

USAD. : Ulema Sicill-i Ahvâl Dosyası

Y.MTV. : Yıldız Sarayı Arşivi Mütenevvî Maruzat Evrakı

Y.PRK.UM. : Yıldız Perakende Evrakı Umum Vilayetler Tahrirâtı

y.y. : Basım / yayın yeri yok

YA.HUS. : Yıldız Sarayı Arşivi Sadâret Husûsî Marûzat Evrakı

1

GİRİŞ

A. ARAŞTIRMANIN PROBLEMİ

Osmanlı ilmiye ricalinin en üst mertebelerinde bulunan şeyhülislamlar ve

kadıaskerler başta olmak üzere kadılar, müftüler, taşra uleması gibi ulema hakkında

aşağıda ilgili literatür başlığında bazılarını tanıtacağımız çok sayıda çalışma

mevcuttur. Bunlar içerisinde bölgelere göre gruplandırılarak hazırlanmış olanlar da

bulunmaktadır. Rumeli’de yaşamış veya görev yapmış ulema hakkında ise birkaç

makale dışında yeterli çalışma bulunmamaktadır.

Osmanlı’nın son dönemlerinde medreseler ve eğitim durumu bağlamında

Rumeli’de medresenin ve ulemanın eğitim durumu ve seviyesi, taşra ulemasının

merkez/İstanbul’daki konumu, bildikleri diller, verdikleri eserler, aile kökenleri,

ilmiye mertebelerinin üst derecelerine çıkma imkânı, ilmiyede istihdam edildikleri

kurumlar gibi birçok konuya açıklık kazandırmaya çalışılacaktır. Bunların yanında

Osmanlı’nın son döneminde ciddi karışıklıklar içerisine giren Rumeli’de ulemanın

konumu da sorgulanacak, siyasî ve kültürel değişimlerin yaşandığı bu coğrafyada

ulema-halk irtibatı, kitlelere etkisi gibi hususlara değinilecektir.

Tezimiz Osmanlı’nın son döneminde Üsküp merkezli bir çalışma olarak hem

zaman hem de mekân itibariyle sınırlandırılmıştır. Üsküp’ün tercih edilmesinin

sebebi, merkezî konumunun yanında Osmanlı ilim geleneği ile bütünlük içerisinde

olan Rumeli şehirlerinden biri olmasıdır.

B. ARAŞTIRMANIN ÖNEMİ

Üsküp, hem kendi bünyesinde yetiştirdiği isimler hem de bölgede görev

yapmış isimlerle Osmanlı ilim geleneği içerisinde Rumeli’de önemli bir yere sahip

olmuştur. Fakat bu geleneğin devam ettirilme çabası son dönemde yaşanan siyasî

çalkantılar neticesinde sekteye uğramıştır. Bu bölgedeki ulemanın hem eğitim

alanında hem siyasî ve kültürel tartışmalarda nasıl bir konumda olduğuna işaret

etmesi bakımından bu çalışma önem arz etmektedir. Taşra-merkez ilişkileri, Rumeli

medreselerinin vaziyeti, talebelerin eğitim seviyeleri, icazet sahibi talebelerin

sınavları, atamaları ve istihdam edildikleri kurumlar gibi birçok konu da bu kapsama

dahil edilmelidir.

2

Diğer yandan taşra uleması olarak nitelendirdiğimiz bu kesimin bölgede

siyasî ve kültürel zeminde yaşanan değişikliklerde nasıl bir öneme sahip olduğu ve

bunların etkinlikleri de dikkat çekmektedir. Bilhassa Meşrutiyet’in ilanı gibi Osmanlı

Tarihi içerisindeki mühim hadiselerde kendilerinden söz ettiren bu ulemanın -

Osmanlı’dan kopmaların başladığı ve milliyet, ırk gibi kavramların giderek

yaygınlaştığı bu dönemde- durum ve duruşları da değerlendirilmeye muhtaçtır.

C. ARAŞTIRMANIN METODU

Araştırmada, bölgede doğmuş ya da görev yapmış isimlerin Meşihat

Arşivi’nde bulunan sicil dosyaları esas alınmıştır. Bu dosyalardan, ulemanın doğum

yeri, aile durumu, ilk eğitimini nasıl aldığı, medrese eğitimi, icâzetnâmeleri, atama

sınavlarının nasıl yapıldığı, ilmiye mesleği içerisinde istihdam edildikleri kurumlar,

merkez-taşra ilişkisi, ulemanın İstanbul’daki konumu, taşra kökenli ulemanın

yükselme imkânı gibi önemli bilgiler araştırma süresince değerlendirilmiştir. Bunun

yanında sicil dosyasına ulaşılamayıp Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi’nde tespit

edilen isimler hakkında elde edilen bilgiler de çalışmaya eklenmiştir. Bilhassa siyasî

ve kültürel faaliyetlerin takip edilmesinde bu belgelerin önem arz ettiğini ifade

etmemiz gerekir.

Ulema grubundaki isimlerinin tespit edilmesinde Hümeyra Zerdeci’nin

“Osmanlı Ulema Biyografilerinin Arşiv Kaynakları” isimli eserinden

faydalanılmıştır. Bu eserde yer alan Üsküp ve kazalarında doğmuş ya da görev

yapmış isimler tez boyunca bir grup şeklinde değerlendirilmiştir. Grup içerisinde

Tanzimat döneminden Üsküp’ün Osmanlı’nın elinden çıkışına kadar geçen sürede

farklı zaman dilimlerinde görev yapmış isimler bulunduğu için “son dönem” tabiri

kullanılmış olmakla birlikte, ulemanın etkisinin en fazla hissedildiği dönemin II.

Abdülhamid dönemi (1876-1909) sonları ve II. Meşrutiyet dönemi (1908-1918)

olduğu vurgulanmalıdır.

D. İLGİLİ LİTERATÜR VE DEĞERLENDİRİLMESİ

İlmiye sınıfı Mehmet İpşirli’nin tanımıyla:

“Osmanlı devlet teşkilât ve teşrifatında seyfiye (askerî zümreler) ve

kalemiye (bürokratlar) ile birlikte üç temel meslek grubundan biridir.

3

Şeyhülislâm, nakîbüleşraf, kadıasker, kadı, müderris gibi ulema

topluluğunun ve bunların oluşturduğu kurumun genel adıdır. Daha

geniş anlamda Osmanlı ilmiye sınıfı, klasik ve yerleşmiş İslâmî eğitim

kurumu olan medresede usulüne uygun tahsilden sonra icâzetle mezun

olup eğitim, hukuk, fetva, başlıca dinî hizmetler ve nihayet merkezî

bürokrasinin kendi alanlarıyla ilgili önemli bazı makamlarını dolduran

müslüman ve çoğunlukla da Türkler’den oluşan bir meslek grubudur”1.

Osmanlı Devleti’nin (1299-1922) kuruluşundan çöküşüne kadar hemen her

dönemde mühim rol üstlenmiş bu meslek grubu hakkında yapılan çalışmalar daha

çok 16. ve 18. yüzyıl ilmiye kurumları temelinde yoğunlaşmıştır. 19. yüzyıl ve

Osmanlı Devleti’nin çöküşü öncesi 20. yüzyıla dair çalışmalar, genellikle ilmiyenin

modernleşmeyle olan alakasına dair olup genel yorumlar içermektedir. Ulemanın

şahsı, kim olduğu, kökeni gibi konular ilmiye çalışmaları içerisinde çok fazla yer

almamaktadır. Son dönemlerde yapılan çalışmalarda bu eskikliklerin farkedilmeye

başlandığı görülmektedir2.

Tez konusunun içeriği gereğince literatür taraması son dönem Osmanlı

uleması hakkında yapılan çalışmaları kapsayacaktır. Modernleşme dönemi olarak

adlandırılan batılılaşma hareketlerinin başladığı II. Mahmud (1808-1839) dönemi ve

sonrasında ulemayı ele alan çalışmalar, II. Abdülhamid ve Meşrutiyet dönemi

uleması hakkında yapılan araştırmalar ve son olarak da ulemanın kimliği, kökeni gibi

merkez ulemanın yanında taşra ulemasını da konu edinen incelemeler ele alınacaktır.

Son dönem Osmanlı uleması hakkında oluşan literatürün, genellikle ulemanın

modernleşme ve batılılaşma karşıtı bir tavır aldığı ve bu sebeple devlet içerisinde

konumlarını kaybettiklerine dair bir anafikir üzerinde yoğunlaştığı gözlenmektedir.

Bu konuda eser kaleme alanlar, ulemanın yapılan reformlarda medreselerin ıslahı

için çalışmadıklarını düşünmektedirler. Söz gelimi Berkes, Kur’ân-ı Kerîm’in

basılmasına ve tercüme edilmesine medresenin karşı çıkmasını buna örnek olarak

vermektedir. Diğer yandan Lewis, bağımsız bir “Maârif Nezâreti” açılarak ulemanın

1 Mehmet İpşirli, “İlmiye”, DİA, c.22, İstanbul: TDV Yayınları, 2000, s.141-145.

2 İlmiye çalışmaları hakkında ayrıntılı bilgi sahibi olmak için bakınız: Zeynep Altuntaş, “İlmiye ve

Ulemâ Üzerine Literatür Değerlendirmesi”, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, c.10, sy. 19-20,

2012, s. 483-517.

4

yeni eğitim reformları üzerinde etkisinin kırıldığına ve yeni açılan okulların Modern

Türkiye’nin kuruluşunda etkili olacak elit bir kesim yetiştirdiğine dikkat

çekmektedir. Ezel Kural Shaw ise eserinde, yeni kurulan eğitim kurumlarında

(dârulmuallimîn) sosyal bilimler ve fen bilimlerinin yanında dinî eğitimin de

verilmesini, ulemanın İslamî kavramları çiğneyen her türlü eğitimi engelleyerek

kendini yine bir yere yerleştirdiğini ifade etmektedir3.

Son dönem Osmanlı ulemasına dair yapılan çalışmaları Uriel Heyd ile

değerlendirmeye başlayabiliriz. “The Ottoman Ulema and Westernization in the Time

of Selim III and Mahmud II” isimli makalesinde Heyd, Osmanlı’da modernleşme

girişimlerinin sonucunun ulemaya göre şekillendiğini düşünmektedir. Nitekim

ulema, adlî ve dinî kurumlar, siyaset, diplomasi ve en önemlisi kamu üzerinde ciddi

bir nüfuz sahibiydi. Ona göre, ilk modernleşme reformları yüksek dereceli ulemanın

desteğiyle ortaya çıkmıştır. Hatta o, önde gelen ulemanın reformları sadece

desteklemekle kalmayıp planlanmasında da bizzat rol aldıklarını iddia edip

temellendirmektedir. Fakat Heyd, reformlara desteği sadece yüksek ulemanın

verdiğini ya da vermek zorunda kaldığını, alt tabakadaki ulemanın ise yeniliklere

muhalif olduğunu düşünmektedir4.

Ulemanın reformlarla ilişkisini inceleyen bir başka çalışma ise Heyd’in

fikirlerinden etkilenmiş olan Richard Chambers’in “The Ottoman Ulema and the

Tanzimat, Scholars, Saints and Sufis: Muslim Religious Institutions Since 1500”

isimli makalesidir. Chambers, Uriel Heyd, Niyazi Berkes ve Bernard Lewis’in

araştırmalarının bu çalışma üzerinde etkili olduğunu söylemektedir. Bu makale,

Heyd’in iddiasını teyit ederek ulemanın reformlar karşısında bölündüğünü dile

getirmektedir. Diğer yandan ulemanın sahip olduğu güç ve imtiyazları kaybettiğini,

siyasî güç ve otoritesini kaybeden bu grubun sonuç olarak çağdaş dünyadan

3 Modernleşme dönemi teorileri için ayrıca bkz: Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, haz.Ahmet

Kuyaş, 29. bs., İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2019; Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu,

çev. Boğaç Babür Tuna, 7.bs., Ankara: Arkadaş Yayınevi, 2014; Stanford J. Shaw- Ezel Kural

Shaw, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, çev. Mehmet Harmancı, c.2, 4. bs., İstanbul: e

Yayınları, 2017.

4 Uriel Heyd, “III. Selim ve II. Mahmud Dönemlerinde Batılılaşma ve Osmanlı Uleması”, Dergah

Dergisi, çev. Sami Erdem, c. 7, sy. 80, s. 18-20; c. 7, sy. 81, s. 15-16; c. 7, sy. 82, s. 17-19; c. 7, sy.

83, s. 17-19, 1996-97.

5

uzaklaşarak kendilerini şeriat mahkemelerine ve ortaçağdan kalma medreselere

kapattıklarını iddia etmektedir5.

Türkiye’de ilmiye çalışmalarının mühim isimlerinden Mehmet İpşirli ise; “II.

Mahmut Dönemi Ulema ve Vakıflar ” isimli makalesinde sultanın reformlara

muhalefet oluşmaması için ulemayı yanına çektiğini vurgulamıştır. Ona göre ulema,

reformlara destek vermiş, hatta fiilî olarak katılmıştır. Aynı zamanda İpşirli, ulemayı

sürekli modernleşme ve reform karşıtı bir zümre olarak değerlendirmenin yanlış

olduğunu ifade etmiştir6.

Osman Özkul ise “Gelenek ve Modernite Arasında Ulema” isimli

çalışmasında yoğunluk olarak III. Selim döneminde (1789-1807) yapılan reformlara

ulemanın verdiği tepkileri ele alıp Nizâm-ı Cedîd yeniliklerine karşı ulemanın tavrını

incelemiştir. Yenilik fikrinin ortaya atıldığı bu dönemde ulema sultana destek

vermiş, eğitimde yapılan yeniliklerden olan Mühendishane mekteplerinde ulemadan

bazı isimler hocalık yapmış ve mektebin yönetiminde bulunmuşlardır. Bu durumu,

ulemanın bilim ve teknik anlamında yenilik karşıtı olmadığının bir göstergesi kabul

eden Özkul, bu mekteplerin II. Mahmud döneminde büyüyerek kurumsallaştığını

ifade etmiştir. Fakat yazar, ulemanın ilk dönemde destek verdiği yeniliklere neden

sonradan karşı çıktığını sorgulamış ve sonuçta, 18. yüzyıldan itibaren ulemanın

devlet yapısı içerisinde karar verme yetkisinin azaltıldığı ve yeniden güçlenmek

isteyen ulemanın yeniliklere muhalif bir hal aldığı kanısına varmıştır. Bu durumun

neticesi olarak yeniçerilerin yanında olan ve ayaklanmalara ön ayak olan ulemayı

örnek gösteren Özkul, ulemanın aslında yenilikler karşısındaki tutumunun dinî

kaynaklı olmadığı, fakat dini, meşrulaştırıcı bir gerekçe olarak gördükleri

kanaatindedir7.

Osmanlı uleması hakkında yapılmış bir diğer önemli çalışma Ahmet Cihan’ın

“Reform Çağında Osmanlı İlmiye Sınıfı” isimli eseridir. Reform çağı olarak

adlandırılan 1770-1876 tarihleri arasını iki döneme ayırarak inceleyen Cihan, birinci

dönemin, ulemanın reformların uygulanışında bizzat etkili olduğu 1770-1830 yılları,

5 Richard Chambers, “Osmanlı Uleması ve Tanzimat”, Çerçeve, MÜSİAD, çev. Şaban Bıyıklı, sy. 14,

Mayıs-Temmuz 1995, s. 68-73.

6 Mehmet İpşirli, “II. Mahmut Döneminde Ulema ve Vakıflar, “II. Mahmud Yeniden Yapılanma

Sürecinde İstanbul”, İstanbul, 2010.

7 Osman Özkul, Gelenek ve Modernite Arasında Ulema, İstanbul: Biharf Yayınları, 2005.

6

ikinci dönemin ise 1830-1876 arasında gerçekleştiğini ve bu ikinci dönemde,

ulemanın ağırlığını kaybettiği ve reformların karşısında yer aldığını belirtmektedir.

İlmiye sınıfının reformlar karşısındaki tavrının devlet içindeki konumunu

şekillendirdiğini, reform çağının ilk döneminde merkezî otoritenin zayıf olmasından

dolayı reformları gerçekleştirmek için ulemaya ihtiyaç duyulduğunu, en önemlisinin

de bu dönemde reformların dinî anlamda meşru bir zemine oturtulması ve halk

tarafından benimsenmesi gerektiğini vurgulayan Cihan, meşveret meclisleri

üzerinden bazı değerlendirmeler yaparak ilk dönemde meşveret meclislerinin

neredeyse yüzde ellisini ulemanın oluşturduğunu, fakat ikinci dönemde meclisteki

ağırlıklarının azaldığını ve merkezî otoritenin güçlenmesiyle ilmiye sınıfının arka

plana itildiğini ifade etmekte ve Tanzimat reformlarının, üyelerinin yarısı ilmiyeden

olan Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliyye’de kabul edilmesini ilk dönemde ulemanın

reformlarla ilişkisine örnek olarak göstermektedir. İkinci dönemde ilmiyenin

etkisinin azalmasında, eğitim kurumlarının modernleşmesi ve yeni kurumların

açılması, mahalli idarede yer alan ulemanın yerine ehliyet sahibi kimselerin

yetiştirilmesi ve merkezî otoritenin güçlenmesi gibi sebepleri zikreden Cihan’ın bu

görüşleri, Osman Özkul’un merkezî otorite zayıf olduğu dönemde sultanın ulemaya

muhtaç olduğu tezini desteklemektedir8.

II. Abdülhamid ve Meşrutiyet dönemlerine dair Zeki Salih Zengin’in,

ulemanın yetiştiği medreseleri ele alan fikirleri önem arz etmektedir. Zengin, ilgili

dönemlerde bu kurumların adlî ve idarî foksiyonlarını kaybettiği, sadece din

hizmetleri işlevinin kaldığı kanaatindedir. Islah edilmeyi bekleyen medreselerin

açılan yeni eğitim kurumlarından dolayı geri plana itildiklerini, II. Abdülhamid

döneminde herhangi bir ıslahat yapılmayıp II. Meşrutiyet devrinde medrese

içerisinde yeni kurumlar açılarak ıslah yoluna gidildiğini dile getirmektedir9.

Çalışmalarını bu dönem üzerinde yoğunlaştıran İsmail Kara ise, Osmanlı

medreselerinin çöktüğüne dair tezlerin karşısında durarak o dönemde dahi

8 Ahmet Cihan, Reform Çağında Osmanlı İlmiye Sınıfı, İstanbul: Birey Yayıncılık, 2004.

9 Zeki Salih Zengin, II. Abdülhamit Dönemi Örgün Eğitim Kurumlarında Din Eğitim ve Öğretimi

1876-1908, Adana: Baki Kitabevi, 2003; Zeki Salih Zengin, II. Meşrutiyette Medreseler ve Din

Eğitimi, Ankara: Akçağ Yayınları, 2002.

7

medreselerin Ahmet Cevdet Paşa, Elmalı Hamdi Yazır gibi isimleri çıkarabilecek

kuvvette olduğu görüşündedir10.

İsmail Kara’nın tezine destek veren diğer bir çalışma ise Fatih M. Şeker’e

aittir. “Modernleşme Devrinde İlmiye: Cevdet Paşa-İbnülemin Örneği” isimli

çalışmasıyla Şeker, örnek verdiği şahsiyetler üzerinden medreselerin çökmediğine

dair tezini temellendirmektedir11.

Diğer yandan ulemanın modernleşme karşısındaki tutumlarını ilmiye

kurumları üzerinden ele alan çalışmalar da yapılmıştır. Esra Yakut, “Şeyhülislamlık:

Yenileşme Döneminde Devlet ve Din” isimli eseriyle şeyhülislamlık kurumunu

kuruluşundan itibaren incelemiştir. Bu kurumun modernleşme döneminde askerî,

idarî, adlî kurumlarda yapılan yeniliklerdeki etkisini ele alan Yakut, eğitim alanında

medreselerin ve ulemanın şeyhülislama bağlı olmasından dolayı yapılan tartışmaları

da aktarmakta, şeyhülislamlık kurumunun yoğun bir siyasallaşma süreci yaşadığını

ve II. Meşrutiyet döneminde bunun doruğa ulaştığını ifade etmektedir12.

İlhami Yurdakul da “Osmanlı İlmiye Merkez Teşkilâtı’nda Reform (1826-

1876)” isimli çalışmasıyla, şeyhülislamlık kurumunu ona bağlı birimleriyle birlikte

incelemiştir. Kurumların geçirmiş olduğu değişiklik üzerinden modernleşmenin

Osmanlı ilmiye teşkilatı üzerindeki etkisini açıklamıştır13. Yakut ve Yurdakul’un bu

çalışmaları, incelenen ulema grubunun istihdam edildikleri yeni kurumlar hakkında

bilgi vermeleri açısından da önem arz etmektedir.

Osmanlı uleması hakkında zikredilmesi gereken önemli çalışmalardan biri ise

Amit Bein tarafından hazırlanmıştır. “Osmanlı Uleması ve Türkiye Cumhuriyeti,

Değişimin Failleri ve Geleneğin Muhafızları” isimli eserinde Bein, “son dönem

uleması neden çalışılmadı” diye sormaktadır. Bein, yeni rejimle ulemanın merkezden

çevreye itildiğini düşünmekte ve yapılan çalışmalarda Batılı ve yeni elit kesimin

“ötekisi” olarak görüldüğünden bahsetmektedir. Ulemayı reform taraftarı ve

10 İsmail Kara, Şeyh Efendinin Rüyasındaki Türkiye, İstanbul: Dergah Yayınları, 2016.

11 Fatih M. Şeker, Modernleşme Devrinde İlmiye: Cevdet Paşa-İbnülemin Örneği, İstanbul: Dergah

Yayınları, 2015.

12 Esra Yakut, Şeyhülislamlık Yenileşme Döneminde Devlet ve Din, 4.bs., İstanbul: Kitap Yayınevi,

2014.

13 İlhami Yurdakul, Osmanlı Merkez İlmiye Teşkilatında Reform (1826-1876), 2.bs., İstanbul: İletişim

Yayınları, 2017.

8

antireformist olanlar olarak ikiye ayırmaktadır. Ulemanın modern eğitim

müesseselerinin kurulması sonucunda yukarıda zikredilen tezlerde olduğu gibi devlet

içerisindeki etkisini kaybettiğini dile getirmektedir14.

Son dönem Osmanlı uleması hakkında yapılan diğer araştırmalar tezimizin de

dahil olduğu grup çalışması olarak isimlendirilen prosopografik çalışmalardır.

Bilindiği gibi İslam tarihinde tabakât, vefeyât ve tezkire olarak isimlendirilen grup

biyografilerinin toplandığı eserler büyük önem arz etmektedir. Osmanlı Tarihi

boyunca devletin üst kademelerinde yer alan şeyhülislam, veziriazam gibi kişilerin

biyografileri hazırlanmıştır15. Bu bağlamda ilgili biyografilerden ulemanın kökenleri,

ailesi, eğitim düzeyi, atamaları, maaşları öğrenilmektedir. Prosopografi yönteminin

kullanılmasına Kunt’un “Sancak’tan Eyalet”e isimli beylerbeyi ve sancakbeyleri

hakkında yazdığı eseriyle başlandığı kabul edilmektedir. Yöntemin ulema için

kullanılması ise 1962 yılında Norman Itzkowitz ile başlamaktadır. Itzkowitz, bu

yöntemle yaptığı çalışmalarda ilmiyede beşik ulemalığını ele almıştır16.

Şakâik ve Zeyilleri, İlmiye defterleri gibi biyografi kaynaklarını kullanan

Madeline C. Zilfi’nin doktora tezi bu alanda yapılmış önemli çalışmalardandır. Zilfi,

“17. yüzyılın bireyselleştirilmiş güvenceleri ile 18. yüzyılın büyük ailelerinden oluşan

ilmiyesi arasındaki farklılıkları” ortaya koyduğunu fade etmişir. Zilfi, elit ulema

olarak adlandırdığı ulema ailesinden gelen ve huzur dersine katılanlar ile resmi

ulemanın karşısında yer alan Kadızâde hareketi ve sufileri tezinde işlemiştir17.

Son dönemlerde araştırmamızın ana kaynakları olan Sicill-i Ahvâl dosyaları

kullanılarak hazırlanan prosopografi çalışmaları yaygınlaşmıştır. Bu döneme kadar

yapılan çalışmalar genellikle merkez ulemayı esas alan çalışmalar tarzında idi. Fakat

Clayer’in Rumeli ulemasını incelediği Fransızca makalesi taşra ulemasının sosyal

kökenleri, eğitim durumu gibi özelliklerini ortaya koyması açısından önem arz

etmektedir. Taşra uleması hakkında yapılmış bir diğer çalışma, Alexandre

14 Amit Bein, Osmanlı Uleması ve Türkiye Cumhuriyeti Değişimin Failleri ve Geleneğin Muhafızları,

çev. Bülent Üçpınar, İstanbul: Kitap Yayınevi, 2013.

15 Sicill-i Osmani bu kaynaklardandır.

16 “18. Yüzyıl Osmanlı Gerçekleri”, Osmanlı Dünyasında Kimlik ve Kimlik Oluşumu Norman

Itzkowitz Armağanı, der. Baki Tezcan-Karl K. Barbır, çev. Zeynep Nevin Yelçe, İstanbul: İstanbul

Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2012, s.XXIX-XLVI.

17 Madeline C. Zilfi, Dindarlık Sonrası Osmanlı Uleması Klasik Dönem Sonrası 1600-1800, çev.

Mehmet Faruk Özçınar, Ankara: Birleşik Yayınları, 2008.

9

Toumarkine tarafından hazırlanan ve Lazistan Sancağı ulemasının incelendiği

makaledir18.

Ulema sicil dosyalarının kullanıldığı diğer bir önemli çalışma, Halil İbrahim

Erbay tarafından hazırlanan “Teaching and Learning in the Madrasas of Istanbul

During the Late Ottoman Period” isimli doktora tezidir. Bu araştırmada üst düzey

ulemayı konu edinen çalışmalardan farklı olarak İstanbul medrese, müderris ve

talebeleri incelenmektedir. Erbay, İstanbul’da müderrislerin taşra kökenli olduğunu

ve yüksek düzey ulema çocuklarının daha çok kadılığı tercih ettiğini dile

getirmektedir19.

Son olarak ulema sicil dosyaları kullanılarak hazırlanmış yeni bir çalışma

Erhan Bektaş’ın “Ulema in the Late Ottoman Empire (1880-1922)” isimli doktora

tezidir. Bektaş, 200 sicil dosyasını kullanarak hazırlamış olduğu çalışmada,

Cumhuriyet’in ilk dönem aydınlarını oluşturan kesimin Osmanlı’nın son dönem

uleması olduğunu ortaya koymaktadır 20.

Yüksek lisans tezi olarak hazırladığımız bu araştırma ise, ulema sicil

dosyalarına dayalı olarak taşra ulemasının esas alındığı Üsküp bölgesinde doğmuş ve

görev yapmış isimleri incelemektedir. Meşihat Arşivi’nde yer alan Sicill-i Ahvâl

dosyaları tezin ana kaynağını oluşturmaktadır. Sicil dosyalarının incelenmesi sonucu

ulemanın eğitim durumu, sosyal kökenleri, verdikleri eserler, diğer bölgeler ile

bağlantısı gibi birçok bilgiye ulaşılmaktadır. Bu grup üzerinden Osmanlı’nın son

döneminde Balkan coğrafyasındaki ulema hakkında ayrıntılı bilgiler elde

edilebilmektedir.

Rumeli taşrasını temel alan bu çalışmamızda, İsa Blumi’nin “Teaching

Loyalty in the Late Ottoman Balkans: Educational Reform in the Vilayets of

Manastir and Yanya, 1878-1912” makalesinde ele aldığı gibi yerel aktörlerin aktif

18 Zeynep Altuntaş’ın değerlendirmesinden naklen: “Les Cadis De L’aprѐs Tanzimat: L’Exemple Des

Cadis Originaires D’Ergiri Et Libohova”, Turcica, sy.32, 2000, s.33-58. Clayer bu makalesinde

Ergiri bölgesinden seçtiği 109 ulemanın biyografisini incelemiştir.

19 Halil İbrahim Erbay, “Teaching and Learning in the Madrasas of Istanbul During the Late Ottoman

Period” (Yayınlanmamış Doktora Tezi), London: University of London School of Oriental and

African Studies, 2009.

20 Erhan Bektaş, “Ulema in the Late Ottoman Empire (1880-1922) The Formation of Professional

Ulema Identity” (Yayınlanmamış Doktora Tezi), İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve

İnkılap Tarihi Enstitüsü, 2019.

10

konumu ortaya çıkarılmaya çalışılmaktadır. Blumi, bu makalesinde Manastır ve

Yanya özelinde Balkanların okullaşması üzerinde durmaktadır. Bunu emperyal bir

eğitim sistemi olarak niteleyen yazar, Arnavut okulları hakkında da ilginç tespitlerde

bulunmaktadır. Blumi, Arnavut okullarının kısa süren öyküsünün Osmanlı

toplumunda vuku bulan kültürel savaşlarını açıkça ortaya koyduğunu

düşünmektedir21. Tezin son bölümünde Blumi’nin bahsettiği kültürel tartışmalar

üzerinde durulacağı için bu çalışma da bizim için önem arz etmektedir.

Araştırmanın diğer kaynakları ise Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi’nde yer

alan belgeler ve Tarîk Defterleri’dir. Tarîk Defterleri’nden, ulemanın ilmiyedeki

ilerleyişleri ve hangi medreselere atandıkları gibi önemli bilgilere ulaşılmıştır. Tezin

son bölümünde ulemanın siyasî ve kültürel faaliyetlerini takip etmek amacıyla son

dönem gazete ve dergileri de incelenmiştir. Diğer yandan Üsküp’ün Kosova

vilayetinin merkezi olması dolayısıyla “Kosova Vilâyet Salnâmeleri” ile medreseler

ve müderrisler hakkında bilgi vermesi sebebiyle “Maârif Salnâmeleri”nden de

önemli ölçüde yararlanılmıştır.

E. ARAŞTIRMANIN MUHTEVASI

Araştırmamız, giriş, üç ana bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Giriş kısmında

araştırmanın problemi, önemi, metodu, muhtevası ve literatür değerlendirme yer

almaktadır. Birinci bölümde Üsküp şehrinin siyasî, idarî ve ilmî tarihi üzerinde

durulmuştur. Kronikler ve ana kaynaklar üzerinden Üsküp’ün siyasî ve idarî tarihi

takip edilmiştir. Bu bilgiler, Osmanlı’nın son döneminde şehirde meydana gelen

siyasî değişikliklerin neler olduğunu görmek açısından önemlidir. Diğer yandan

Üsküp’ün Osmanlı ilim geleneği içerisindeki yerini tespit etmek anlamında meşhur

medreseleri, müderrisleri ve kadıları ele alınmıştır. Tezde bu bölüme, araştırmanın

ana konusu olan son dönem ulema grubunun yaşadıkları ya da görev yaptıkları

bölgelerin ilmî zenginliğini görmek ve kronolojik bir silsile takip etmek sebebiyle

yer verilmiştir.

Araştırmamızın ana kısmı olan ikinci bölümünde, Sicill-i Ahvâl dosyalarını

incelediğimiz son dönem ulema grubu ele alınmaktadır. Ulema grubunun, ailesi, ilk

21 İsa Blumi “Teaching Loyalty in the Late Ottoman Balkans: Educational Reform in the Vilayets of

Manastir and Yanya, 1878-1912”, Comparative, Studies of Sputh Asia, Africa and the Middle East,

21/1-2 (2001).

11

eğitimi, medrese eğitimi, merkez/İstanbul ile ilişkileri, yükselme imkânları, ilmiye

içerisinde taşra kökenli olan bu isimlerin istihdam edildikleri alanlar, yeni eğitim

kurumlarında eğitim alan medreseliler, sahip oldukları pâyeler, icâzetnâmeleri gibi

birçok konu bu dosyalardan elde edilen bilgilerle değerlendirilmiştir. Bu bilgiler bizi,

Rumeli taşrasından gelen isimlerin İstanbul’da yükselebilme imkânları, dil çeşitliliği

nedeniyle bölgeye çoğunlukla yerel dillere hâkim Rumeli kökenli isimlerin atanmış

olmaları gibi birçok farklı sonuca götürmüştür.

Üçüncü bölümde ulemanın siyasî ve kültürel faaliyetlerdeki konumu

incelenmiştir. Ulema arasında siyasî partilerde görev alanlar, Meşrutiyet’in ilanında

etkili olan isimler gibi farklı verilere ulaşılmıştır. Diğer yandan bölgedeki dil

probleminin etkisi olarak ortaya atılan “Arnavutça alfabe tartışmaları” bağlamında

kültürel zeminde yürütülen tartışmalara yer verilmiştir. Bu bölümde ayrıca “Arnavut

ulema”dan bazıları tarafından yapılan kültürel tartışmalar da ele alınmıştır.

Sonuç bölümünde ise kaynaklar ışığında ulaştığımız bilgilerin

değerlendirmesi yapılmış, ulemanın eğitim durumu, kültürel ve siyasi faaliyetlerine

dair ulaşılan sonuçlara yer verilmiştir.

12

BİRİNCİ BÖLÜM

ÜSKÜP ŞEHRİNİN İDARÎ, SİYASÎ VE İLMÎ TARİHİ

13

I. ÜSKÜP’ÜN SİYASÎ TARİHİ

A. OSMANLI ÖNCESİNDE ÜSKÜP

Osmanlılar döneminde Kosova Vilayeti’nin merkez sancağı olan Üsküp,

günümüzde Kuzey Makedonya Devleti’nin başkentidir. Balkan coğrafyasının tam

ortasında bulunması dolayısıyla önemli bir konuma sahiptir. Vardar-Morava

vadilerinden geçen ve güneyde Selanik-Ege denizine, kuzeyde ise Panon havzasına

yani Niş ve Belgrad’a ulaşan ana yolun üzerinde bulunan şehir, doğuya açılan

Kumanova-Kriva-Palanka yoluyla Bulgaristan-Sofya’ya, batıya açılan bir başka

yolla Arnavutluk’a ve Kaçanik Boğazı’ndan geçen yolla da Kosova-Priştine’ye

bağlanmaktadır22.

Adını bir İllir kabilesinin yerleştiği “Skupi”den alan ve geçmişi iki bin yıl

öncesine dayanan Üsküp, ilk olarak günümüzde şehrin bulunduğu bölgenin üç

kilometre kuzeybatısındaki “Aşağı Vodno” ve “Nerez” semtleri arasındaki sahada

kurulmuştur. Bu antik şehirde yapılan arkeoloji çalışmaları sonucu bölgede Dardan

kabilesinin yaşadığı tespit edilmiştir23.

Batlamyus’un daha miladi ikinci yüzyılda eserinde bahsettiği Üsküp, bundan

bir asır sonra Roma İmparatorluğu’nun yollar haritasında yer almıştır. 518 yılında

meydana gelen büyük bir deprem sonucu şehir boşaltılmıştır. Bundan dolayı biraz

daha güneydoğuya yerleşen halk, Kale ile Gazi Baba arasında Vardar nehrinin sol

kolu olan Serava çayı vadisine yerleşerek bugünkü Üsküp’ün temellerini

atmışlardır24. Roma İmparatoru Justinianus’un (527-569) su getirdiği ve imar ettiği

bu şehre “Justiniana Prima” ismi verildiği bilinmektedir25. M. 696 yılında bölgedeki

Slavların eline geçen şehrin adı “Skopje” olarak değiştirilmiştir26.

22 Nazif Hoca, “Üsküb”, İslam Ansiklopedisi, c. 13, Eskişehir: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, 2001,

s.122.

23 Hoca, a.g.m., c.13, s.122.

24 Hoca, a.g.m., c.13, s.122 ; A.Popovic, “Üsküb”, Encyclopaedia of İslam (New Edition), c.X, s.922.

25 Hoca, a.g.m., c.13, s.122 ; Popovic, a.g.m., s.922.

26 Hoca, a.g.m., c.13, s.122.

14

Bulgar Çarı Samoil döneminde (976-1014) kurulan Makedonya Devleti’nin

idaresine giren şehir önemli bir ticarî ve askerî merkez haline gelmiştir27. Çar Samoil

döneminin sonlarına doğru ise Bizans İmparatoru II. Basileios’un kazandığı bir

savaşla Bizans hâkimiyetine girmiştir28. Yine bu dönemde askerî, idarî ve malî

açılardan devletin merkezi olan Üsküp, 1081-1093 yılları arasında Normanlar’ın

eline geçmiştir. Fakat 1050 senesinden itibaren Balkan coğrafyasına yayılan Peçenek

ve Uzlar’ın baskısıyla yeniden Bizans hâkimiyetine girmiştir. Sırp Devleti’nin kralı

Milutin, 1282-1321 tarihleri arasında Üsküp’e hükmetmiş ve devletin merkezi haline

getirmişti. 110 yıl Sırp hâkimiyetinde kalan şehir, Çar Stephen Duşan döneminde

(1331-1355) en parlak devrini yaşamış ve çarın ölümünün ardından şehirde

karışıklıklar yaşanmıştır. Öte yandan aynı dönemde Rumeli’de fetihlerine devam

eden Türkler tarafından bölgeye akınlar başlamıştır29.

B. OSMANLI DÖNEMİNDE ÜSKÜP

1. Fethinden 18. Asrın Sonuna Kadar

Osmanlı Devleti’nin Rumeli’ye ilk geçişi 1321’de Mudanya’yı aldıktan sonra

Marmara Denizi kıyılarına ulaşarak olmuştur. Balkan coğrafyasındaki devletlerle

olan ilişkileri ise 1340’lı yıllara dayanmaktadır30. Uzunçarşılı’nın aktardığına göre,

bu dönemde Bizans İmparatoru’na rakip olan Sırp kralı Duşan, Makedonya’yı ele

geçirmiş ve İstanbul’u almak için Orhan Gazi ile anlaşmak üzere hükümdara bir

heyet göndermiştir31. Ancak Orhan Gazi bu teklifi kabul etmemiş, diğer yandan

Bizans’ta yaşanan taht mücadelesinde Kantakuzenus’u desteklemiştir. İktidarı ele

geçiren Kantakuzenus’un müttefiki olan Osmanlılar Balkanlar’da faaliyetlerde

bulunmaya başlamışlardır32. Orhan Bey zamanında başlamış olan Rumeli fütuhâtı

Osmanlılar için gerçekten büyük bir gelişmeydi. Bu haliyle Osmanlıların Rumeli’de

adeta bir Balkan Devleti halinde doğduğu ve kısa sürede geliştiği söylenebilir.

27 Mehmet İnbaşı, Eyüp Kul, Balkanlarda Bir Türk Şehri Üsküp (Fethinden XVIII. Yüzyıla Kadar

Sosyal ve Ekonomik Tarihi), Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2018, s.11.

28 Georg Ostrogorsky, Bizans Devleti Tarihi, çev. Fikret Işıltan, Ankara: Türk Tarih Kurumu

Yayınları, 1995, s.287.

29 İnbaşı-Kul, a.g.e., s.12.

30 Mehmet İnbaşı, “Balkanlar’da Osmanlı Hâkimiyeti ve İskân Siyaseti”, Türkler, ed. Hasan Celal

Güzel, Prof. Dr. Kemal Çiçek, Prof. Dr. Salim Koca, c.9, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 2002,

s.155.

31 İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c.1, 4.bs., Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1982,

s.133.

32 Uzunçarşılı, a.g.e., c.1, s.136-137.

15

Orhan Gazi’nin (1324-1362) ardından Rumeli fetihleri peyderpey devam

etmiştir. I. Murad döneminde (1362-1389) 1361 senesinde Bizans’ın ikinci büyük

şehri olan Edirne fethedildi ve bu Rumeli’ye geçişi de hızlandırdı. 1363’te Filibe

Osmanlı topraklarına katıldı. Bunun üzerine Türkleri tamamen bölgeden atmak için

bir haçlı ordusu hazırlandı. 1371 yılında Haçlılara karşı yapılan Çirmen Savaşı’nı

kazanan Osmanlılar, böylelikle Makedonya’yı ele geçirme fırsatı yakaladı. Bunun

ardından Gümülcine, Serez, İştip, Manastır, Pirlepe ve Niş gibi önemli şehirleri

fethettiler33. Bu arada Sırp hâkimiyetindeki Üsküp ve çevresine Türk akınları devam

etmekteydi34.

Rumeli fetihleri içerisinde dönüm noktalarından biri şüphesiz I. Kosova

Savaşı’dır (1389). Sırp kralı ve müttefiklerini mağlup ederek büyük bir zafer kazanan

I. Murad’ın savaşta şehit edilmesinin ardından oğlu Yıldırım Bayezid (1389-1402)

tahta geçmiştir. Bu dönemde, Makedonya, Sırbistan, Arnavutluk ve Bosna’ya kadar

uzanan Türk fetihleri de başlamış oldu35.

Âşıkpaşazâde’nin aktardığına göre Yıldırım Bayezid tahta oturunca (1389)

Paşa Yiğit, Evrenos ve Firuz Beyleri Rumeli fetihleri için görevlendirmiştir36. Üsküp,

uç beyi Paşa Yiğit Bey tarafından ele geçirilmiştir. Osmanlı müelliflerinden Hadîdî;

“Cülûs eyledi tahta Yıldırım Han / Atasının yirinde oldu Sultan / Karatova gümüş

madenlerini / Cevahir toptolu mahzenlerini / Ne denlü varsa maden Lâz eli’nden /

Alurlar cümlesini Lâz eli’nden / Paşa Yiğit Beği Üsküp’e saldı / Vidin etrafını Firuz

Beğ aldı” şeklinde Üsküp’ün Paşa Yiğit Bey tarafından alındığı bilgisini

vermektedir37. Salih Asım, fetihten sonra şehrin isminin Arapça’da “suların

kaynaması ve akması” manasına gelen “Üsküp” olduğunu ifade etmektedir38.

Üsküp’ün fetih tarihini Osmanlı müellifleri tam olarak vermemektedir. Fakat

Üsküp’te Aziz Teodor Manastırı’nın rahibi Stefan tarafından yazılan âyin kitabında

(13. yy) şehrin 6 Ocak 1392 tarihinde Paşa Yiğit Bey tarafından fethedildiği

33 Uzunçarşılı, a.g.e., c.1, s.171-177.

34 İnbaşı-Kul, a.g.e., s.14.

35 İnbaşı, a.g.m., s.156.

36 Âşıkpaşazâde, Âşıkpaşazâde Tarihi (Osmanlı Tarihi 1285-1502), haz. Necdet Öztürk, İstanbul:

Bilge Kültür Sanat, 2013, s.88.

37 Hadîdî, Tevârih-i Âl-i Osman (1299-1523), haz. Necdet Öztürk, İstanbul: Edebiyat Fakültesi

Basımevi, 1991, s.108.

38 Salih Asım, Üsküp Tarihi ve Civarı, sad. Süleyman Baki, İstanbul: Rumeli Türkleri Vakfı, 2004,

s.55.

16

belirtilmektedir39. Oruç Beğ’in Tevârih-i Âl-i Osman kroniğinde “Ol vakt İshâk Beg

Efendisi Paşa Yigit dirlerdi. Varup Üskübi ol feth itdi, sene 790” cümlelerine

rastlanmaktadır. Fakat bu tarih (1388) Kosova Savaşı’ndan önceye tekabül ettiği için

doğru kabul edilmemektedir40.

Fethin ardından bölgeye Türk ahali yerleştirilmeye başlanmıştır. Osmanlılar,

Üsküp’ün alınması ile Bosna ve Arnavutluk’a yapılacak akınlar için bir üs elde

etmişlerdir41. Uç şehir olan Üsküp’ün beyliğini 1392’den 1414’e kadar Paşa Yiğit

Bey yapmıştır. Ölümünün ardından yerine İshak Bey geçmiştir42. İshak Bey’in, Paşa

Yiğit Bey’in oğlu olup olmadığı bilgisi kesin değildir. Âşıkpaşazâde eserinde, Paşa

Yiğit Bey için “İshak Bey’in efendisidir ve hem atası gibidir” şeklinde bir ifade

kullanmıştır43.

II. Murad döneminde (1421-1444, 1446-1451) padişah uç bölgelerini beyleri

arasında paylaştırmıştır. Sırp bölgesinin fethi de İshak Bey’e verilmiştir44. Rumeli

topraklarının fethinde İshak Bey’in büyük bir katkısı vardır. Vefatının ardından

yerine geçen oğlu İsa Bey, Rumeli fetihlerine katılmış, Kosova, Arnavutluk, Bosna

ve Sırbistan bölgelerinde kardeşleriyle birlikte mücadele etmiştir. Yine bu dönemin

önemli savaşlarından olan Varna ve II. Kosova savaşlarına katılan İsa Bey, Fatih

devrinde ise Bosna’ya akınlar düzenleyecektir45. Enverî, Düsturnâme isimli eserinde

İsa Bey’in Bosna akınlarını şöyle anlatmaktadır:

“Bosna illerini ser-tâ-ser alur / Yençe virildi gıral anda alur / Ol ili İshak

Beğ oğlu tutar / Sonra kâfir sürdü yanbana atar”46.

Sırp bölgesinde akınlara devam eden İsa Bey, Sırp Despot’un öldüğünü Fatih

Sultan Mehmed’e şu şekilde haber vermiştir: “Yürü şâhâ ki şimdi fırsatındır / Salan

despotu hâke devletindir / Kudûmünle şeref vir bu diyara / Gelib teshîr-i Lâs’a eyle

39 İnbaşı-Kul, a.g.e., s.15.

40 Oruç Beğ, Tevarih-i Âl-i Osman, haz. Necdet Öztürk, İstanbul: Çamlıca Basım Yayın, 2007, s.31.

Verilen tarih miladi olarak 1388’e tekabül etmektedir.

41 Halil İnalcık, “Devletten Devlet-i Âl-i Osman’a”, İslam Tarihi ve Medeniyeti: Osmanlılar 1 (Siyasî

Tarih), c.12, İstanbul: Siyer Yayınları, 2018, s.101.

42 İnbaşı-Kul, a.g.e., s.16.

43 Âşıkpaşazâde, a.g.e., s.88.

44 Âşıkpaşazâde, a.g.e., s.166-168.

45 Enes Pelidija- Feridun Emecen, “Îsâ Bey”, DİA, c.22, İstanbul: TDV Yayınları, 2000, s.475.

46 Enverî, Düsturnâme-i Enverî (19-22. Kitaplar), haz. Necdet Öztürk, İstanbul: Çamlıca Basım

Yayın, 2012, s.52.

17

çare”. Bu haber üzerine sultan askerleriyle birlikte Üsküp yakınlarına gelmiştir.

Kratova dağını aştıkları yerde İsa Bey ile buluşmuştur. Padişah, Peçuy kalesini

almasını kendisine emretmiştir. Kale, savaş yapılmadan ele geçirilmiş, padişah ise

Kosova’ya gidip Meşhed-i Hudâvendigâr’ı ziyaret etmiştir47.

Üsküp, Fatih devrinde büyük topların döküldüğü bir merkezdi. Belgrad

seferinde topların bir kısmı burada dökülmüştü. İsa Bey de Üsküp’te dökülen bu

topların getirildiği, fakat başarısızlıkla sonuçlanan, Belgrad kuşatmasında önemli

hizmetlerde bulunmuştu48. Fatih Sultan Mehmed, Mora Seferi’nden dönerken kış

mevsiminin yaklaşması üzerine Üsküp’te konaklamıştır. Konaklayanlar arasında

Âşıkpaşazâde de bulunmaktaydı49.

Üsküp, Balkan coğrafyasında Osmanlıların fetihlerini yürüttükleri önemli bir

askerî ve siyasî karakol olma özelliğini Fatih döneminde fethedilen Bosna’ya

devretmiştir50.

Paşa Yiğit Bey’in ardından gelen İshak Bey ve İsa Bey Üsküp’ün iskânında

rol oynamışlardır. Burayı bir Osmanlı şehir kimliğine taşıyacak cami, medrese ve

bedestenler yaptırmışlardır.

16. yüzyılda Üsküp’ü ziyaret eden seyyahlardan Bernardo, şehirde nüfusun ve

evlerin az olduğunu, ama halkın büyük ölçüde İslamlaştırıldığını yazmaktadır. 1575

yılında Carlo Ranzo, Diario gibi şehre gelen seyyahlar, burada bulunan dört büyük

cami, bir saat kulesi ve bir su kemerinden bahsetmektedirler51.

Aynı yüzyılda yaşamış olan Kemalpaşazâde, Tevârih-i Âl-i Osman’da Üsküp

hakkında şu bilgileri vermektedir:

“Üsküb ki, mâ-yı meskûb ve hevâ-yı mergûb ü fezâ-yı matlûb ile

ve eshâb-ı esbâb-ı safâ-yı likâ-yı mahbûbile mashûb mu‘azzam şehirdir,

mezbûrenin sevâdı ‘azîm, bünyâdı kadîm olan bilâd-ı âbâddandır. Her

47 Solakzâde Mehmed Hemdemî Çelebi, Solakzâde Tarihi, haz. Vahid Çabuk, c.1, Ankara: Kültür

Bakanlığı Yayınları, 1989, s.289-293.

48 Kemalpaşazâde, Tevârîh-i Âl-i Osman, VII. Defter, haz. Şerafettin Turan, Ankara: Türk Tarih

Kurumu Basımevi, 1957, s.120-121, s.133.

49 Âşıkpaşazâde, a.g.e., s.205-207.

50 İnbaşı-Kul, a.g.e., s.17.

51 İnbaşı-Kul, a.g.e., s.43.

18

kenârında nehr-i şâdî cârî olmağile iştihâr bulmuş meşhûr-ı ‘âlem ü

şehre-i dehirdir” 52.

Bu yazılanlara göre Üsküp, suları ve havası güzel, insanları muhabbetli büyük

bir şehirdir. Her yerinden nehirlerin akmasıyla meşhur olmuş kadim bir yerdir.

17. yüzyılda şehre gelen Evliya Çelebi ise Üsküp’ü tam bir Osmanlı şehri

olarak tasvir etmektedir. Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde aktardığına göre şehirde 120

kadar cami ve mescit bulunmakta, 45’inde Cuma namazı kılınmaktadır. Bunların

içinde İsa Bey, Sultan Murad, Mustafa Paşa ve İshak Bey Camileri en meşhurları

arasındadır. Bunun yanında medreselerden Murad Paşa, Yahya Paşa, İshak Paşa, İsa

Paşa, Mustafa Paşa ve Karlızâde Medreseleri gibi meşhur olanların isimlerine yer

vermektedir. Dârülkurrâ ve dârülhadislerin özel mekânlar olmayıp camide ders

halkası şeklinde olduğunu aktarmaktadır. Her caminin yanında mektep bulunduğunu,

toplamda 70 adet mektep olup en meşhurunun Koca Mustafa Paşa Mektebi olduğunu

belirtmektedir53.

Çelebi, coğrafya itibariyle dağlık bir bölgede bulunması dolayısıyla su

kaynakları bol olan Üsküp’ün nehirlerini, köprülerini, su kuyularını, hamamlarını da

ayrıntılı bir şekilde eserinde bildirmiştir. Ticaret yolları üzerindeki bu şehirde İsa

Bey, İshak Bey ve Yahya Paşa gibi hanlar şehrin önemli bir ticarî merkez olmasını

sağlamıştır. Diğer yandan günümüzde hâlâ eski canlılığını koruyan çarşı ve

bedestenleri için Evliya Çelebi şu ifadelere yer vermektedir:

“… çarşıları gayet müzeyyen tertîb üzere bina olunmuş sûk-ı sultânîler

olub sokakları pâk kaldırımdır. Her dükkânda kavanozlar ve hokkalar

içinde sümbül, menekşe, gül, nesrin, reyhan, erguvan ve zambak ile her

dükkân gelin gibi olup bütün ziyaretçilerin ve tüccarın dimağı kokulanır

güzellik çarşısıdır”54.

Evliya Çelebi’nin bahsettiği yapılar ile şehrin nasıl fizikî bir gelişim

gösterdiği açıktır. Bu fizikî gelişim yanında şehir nüfus olarak da artmaya

52 Kemalpaşazâde, Tevârih-i Âl-i Osman, X. Defter, haz. Şerafettin Severcan, Ankara: Türk Tarih

Kurumu Basımevi, 1996, s. 55-56.

53 Evliya Çelebi Muhammed Zıllî b. Derviş, Evliya Çelebi Seyahatnamesi, haz. Ahmed Cevdet, c.5,

Dersaadet: İkdam Matbaası, 1315, s.555-556.

54 Evliya Çelebi, a.g.e., s. 556-557.

19

başlamıştır. Üsküp tahrir defterleri kayıtlarını aktaran İnbaşı ve Kul, 1455 senesinde

Müslüman nüfusunu 2.584 kişi, 1569 tarihli kayda göre ise 8.080 kişi olarak

vermektedir55.

17. yüzyılın sonlarına doğru ciddi anlamda bir askerî tehdit altına giren

Üsküp, II. Viyana Kuşatmasının ardından başlayan savaşlarda (25 Ekim 1689)

Avusturya tarafından işgal edildi. Kentte veba salgını olmasına rağmen şehri işgal

eden Avusturya kumandanı Piccolomini, hava şartlarının elverişli olmaması,

Osmanlı kuvvetlerinin bölgeye gelme ihtimali gibi nedenlerle geri çekilmeyi

düşünmüşse de şehri yaktıktan sonra geri çekilmeyi tercih etti. İmparator Leopold’a

gönderdiği mektupta şehrin yakıldığını şöyle anlatır:

“Üsküp şehri neredeyse Prag kadar büyük. Surları ve hendeği yok.

Kalesi eski tarzda yapılmış… Düşman ordusu dört-beş gün zarfında

Üsküp’e dayanabilirdi. Yağışların her an beklenildiği bu mevsimde,

yoğun yağış koşullarında arkamızda bulunan boğazı çok yavaş ve

büyük güçlüklerle geçebilirdik. Kosova Ovası ele geçirilememişti. Niş,

bizden uzaktı. Bosna ise arkamızda kaldı. Bu koşullar üzerinde ciddi bir

şekilde düşünmek gerekiyordu. Kararsız bir şekilde düşünürken,

Markgraf Ludwving Badensky’nin geri çekildiği haberini aldım. Şimdi

ben, çok isteksiz olmakla birlikte, şehri küllere gömme kararını verdim.

Barbar zevkiyle yapılmış olmalarına rağmen, bu savaş esnasında hâlâ

görmediğim binalar, Roma’da dahi insanın dikkatini çekebilecek

binlerce kandilleri ve altın varaklı Kur’ân’ları olan en güzel

mermerden camiler, güzel evler, bahçeler ve eğlence yerleri, büyük

zenginlikler için üzülüyorum. Bütün bunları ateşe vermeye mecburum.

Ancak düşmana hiçbir şey bırakmamak için, barbar milletler arasında

korku ve kâbus yaymak için ve efendimin silahını en uzak bölgelerde

korkunç kılmak için, bu işi yapmaya karar verdim. Şehrin tüm

köşelerine ellerinde meşalelerle insanlar saldım. Üç top atışıyla alevler

yükseldi. 26 Ekim ve ertesi gün duman güneşi karartıyordu. Biz yüksek

bir tepede duruyorduk ve askerî bando sesleri eşliğinde bu güzel yerin

yanışını seyrediyorduk. Viyana’nın güzel kenar mahallelerinin de aynı

55 İnbaşı-Kul, a.g.e., s.116.

20

kaderi yaşadığını düşünürken gerçekten de üzüntü duymadığımı

söyleyemem”56.

Avusturya tarafından şehrin işgal haberi ardından Osmanlı kuvvetlerinin

hemen Üsküp’e hareket etmesine karar verilmişti. Üsküp’e gelen Osmanlı ordusunun

hareketi Anonim Osmanlı Tarihi’nde şu şekilde anlatılmaktadır:

“Üsküp, Kosova ve Kalkandelen taraflarından feryâd-nameler gelüp,

küffar yürüdü, imdadımıza erişmezsenüz rûz-ı cezâda evlâd ü ıyâlimizin

ve sıbyân ü nisvânımızın günahı boynunuza deyü kanlı mahzarlar

yazmışlar.. Sofya’da iki bin mikdârı piyade muhafız alıkonulup hareket

ve Bâli Efendi menziline nüzul olundu. Andan Dopniçe ve Eğridere

palankasına varılıp, haydud eşkıyası Eğridere palankası boğazlarında

mümâna‘at ve ceng ü harbe mübâşeret edüp, lâkin mukâvemete

kudretleri olmayub hezâr zahmet ile mürûr ve Üsküp sahrasına nüzul,

zehayir ve koyun müstevfâ bulunup, sehîl vilayet olmağla on beş yirmi

gün mikdârı ikamet olundu..Bu esnada küffâr-ı haksâr yirmi otuz bin

mikdârı güzîde süvârî ve piyâde Nemçe askeri ile Kosova’ya gelip Mora

seraskeri Halîl Paşa dahi Arnavudluk’dan cem‘ eyledüğü asker ile

Üsküb’e karîb mahalle gelmişdi.”57

1690 senesinde Mora Seraskeri Halil Paşa ile Kırım Hanı Selim Giray,

Kaçanik boğazında ve Kosova’da Avusturyalıları mağlup ederek bölgede Osmanlı

hâkimiyetini sağlamışlardır. Şehirdeki eserlerin çoğunun yangında hasar görmesi

üzerine mimari eserlerin tamirine başlanmış ve Üsküp yeniden bir Osmanlı şehri

haline getirilmiştir58. Şehrin işgali ve yakılması sonucu müslüman ve gayrimüslim

halkın çoğunluğu bölgeden göç etmek zorunda kalmıştı. Bu göçler sırasında

Türklerden İstanbul’a gelenler olmuştur. Eyüp’e yerleşen halk Üsküp adıyla bir

mahalle kurmuşlardır59. İnbaşı ve Kul’un eserinde, işgalin ardından halkın göç

etmesi ve veba salgını dolayısıyla şehirde büyük bir nüfus kaybı olduğu, fakat 1700

56 İnbaşı-Kul, a.g.e., s.22.

57 Anonim Osmanlı Tarihi (1099-1116/1688-1704), haz. Abdülkadir Özcan, Ankara: Türk Tarih

Kurumu Yayınları, 2000, s.9-10.

58 İnbaşı-Kul, a.g.e., s.24-25.

59 Hoca, a.g.m., s.124.

21

yılına ait tahrir kayıtlarına göre göç eden ahalinin Üsküp’e döndükleri ifade

edilmektedir60.

a. Şehrin İskânı

Türkler, Rumeli’ye fetihlerin başlamasının ardından fethedilen topraklara

sistematik olarak iskân politikasını uygulamıştır. Bu politikanın amacı Rumeli

topraklarının Türk yurdu haline gelmesini ve devletin bölgede nüfuzunu

sağlamaktı61. Gökbilgin’in ifadesine göre bölgeye Türk fetihlerinden önce yerleşen

Türkler vardı. Bunlar, Anadolu’dan yarımadaya geçen ilk Türklerdi ve Selçukluların

merkezi Konya’dan göçtükleri için “Konyarlar” olarak isimlendirilmekteydi62.

Osmanlı’nın fetihleriyle birlikte bölgeye Anadolu’dan getirilen Yörükler

yerleştirilmiştir. Bölgede yaşayan Hristiyan nüfusun can ve mal güvenlikleri

sağlanmış, kilise ve manastırları da himaye edilmiştir. Balkan fetihlerinin öncüleri

askerlerden ziyade bölgeye Osmanlı ordusundan önce giden tarikat şeyhleridir.

Şeyhler ve dervişler ile bölgedeki Hristiyan halkın güveni kazanılmış ve böylece

Türk hâkimiyeti hızlı bir şekilde yayılmıştır. Barkan, Osmanlı’nın bölgeye

yerleşmesinde büyük etkisi olan dervişler hakkında şunları yazmıştır:

“Yeni fethedilen bir Hristiyan memleketinde, bu şekilde gelip dağ

başlarında yerleşecek, oraların mimar ve emniyeti ile meşgul olacak ve

tesis ettikleri merkezlerde Türk dil ve dinini yaymağa başlayacak

misyonerlere ve gönüllü muhacirlere malik olmak ise; yeni kurulmakta

olan Türk devletinin en büyük kuvvetini temsil etmekte olduğu

meydandadır. İmparatorluğu kuran kuvvet işte kendisinden bu kadar

emin, kendiliğinden taşan ve atılgan bir istilâ kuvveti idi”63.

Dervişler tarafından bölgelere kurulan tekkeler için ise Barkan şu ifadelere yer

vermiştir:

60 İnbaşı-Kul, a.g.e., s.120.

61 Yusuf Halaçoğlu, “Ekonomik ve Demografik Bakımdan Balkanlarda Bazı Osmanlı Şehirleri”,

Belleten, c.LIII, sy.207-208, Ankara, 1989, s.637.

62 M. Tayyip Gökbilgin, Rumeli’de Yürükler, Tatarlar ve Evlâd-ı Fâtihân, İstanbul: İşaret Yayınları,

2008, s.10.

63 Ömer Lütfi Barkan, Kolonizatör Türk Dervişleri ve Süleymaniye Camii ve İmareti Muhasebesi

(1585-1586), haz. Coşkun Çakır, Ankara: Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayınları, 2013, s.65.

22

“Herhalde muhakkak olan bir şey varsa, o da bir içtimaî yardım

müessesesi olduğu kadar, bu tekkelerin aynı zamanda bir imar ve iskân

vasıtası bulunması ve emniyet ve münâkalâtın temini ve dinî

propaganda bakımından birinci derecede ehemmiyetli tesisler

olmasıdır”64.

Kurulan tekkeleri bir iskân vasıtası olarak gören Barkan, aynı zamanda bu

dervişlerin hem harp ettiklerini hem toprağı işleyip halka yardım ettiklerini hem de

yaptıkları dinî törenlerle bölgedeki Hristiyan nüfusu etkileyip müslüman olmalarını

sağladıklarını ifade etmiştir.65.

İskân politikası gereğince I. Murad zamanında Lala Şahin Paşa tarafından

Kavala, Drama ve Serez bölgelerinin fethedilmesinin ardından buraya Saruhan

bölgesinden Yörükler getirildiği bilinmektedir66. Yıldırım Bayezid ise bölgenin iskân

edilmesinde, özellikle de Türkleştirilmesinde büyük bir gayret sarf etmiştir. Bayezid,

Üsküp ve Niş arasındaki topraklara Müslüman Türkleri yerleştirmiştir. Gökbilgin,

Serez, Filibe ve Üsküp civarında yoğun bir Yörük nüfusunun bulunduğunu ve

bunların bölgeye yerleştirilmesinin 14. yüzyılın sonlarına tekabül ettiğini ifade

etmiştir67.

Bölgeye getirilen Türkmenler köyler kurmuşlar, toprakları ekip biçmeye

başlamışlardır. Diğer yandan şehre yapılan cami, han, hamam ve mescitlerle şehir

şenlendirilmiştir68. Osmanlı’nın şehirleri şenlendirmesiyle Rumeli, Türk-Müslüman

kimlikli şehirler haline gelmiştir. Tekke ve dervişlerin etkisi, bölgede cami ve

mescitlerin bina edilmesi ve Müslüman halkın bölgeye yerleşmesiyle gayrimüslim

halkın büyük bir kısmı Müslüman olmaya başlamıştır. Üsküp tahrir defterlerine göre,

16. yüzyılın başlarında Rumeli’ye 37.435 Türkmen iskân edilmiş, şehirlerdeki

müslüman nüfus oranı %80’e çıkmıştır69.

64 Barkan, a.g.e., s.79.

65 Barkan, a.g.e., s.66-79.

66 Gökbilgin, a.g.e., s.14; İnbaşı-Kul, a.g.e., s.27.

67 Gökbilgin, a.g.e., s.15.

68 İnbaşı-Kul, a.g.e., s.26-27.

69 İnbaşı-Kul, a.g.e., s.28.

23

b. Şehrin İdarî Yapısı

Bizanslılar kendileri ve ülkeleri için “Romaioi, Romania” ifadelerini

kullanmaktaydı. İslam dünyası ise onlar için “Rum” ve Doğu Roma İmparatorluğu

için ise “bilâdü’r-Rûm” veya “memleketü’r-Rûm” tabirlerini kullanıyorlardı.

Osmanlılar ise Balkanlar için kullandıkları “Rum-ili” ismini “Romania”dan almış ve

Bizanslılardan fethettikleri bölgeler için kullanmışlardır70. Kâtip Çelebi,

Cihannüma’da bu toprakların, fethedildiği zaman Rumeli unvanıyla şöhret

bulduklarını yazmaktadır. Bu unvan, başlangıçtan itibaren Osmanlılar tarafından

Balkan yarımadasına verilen coğrafi bir isim olmakla beraber idarî taksimatta da

kullanılmıştır71. Rumeli, bu bölgeyi kapsayan Osmanlı eyaletinin de ismi olup

Üsküp’te bu idarî yapılanma içinde yer almıştır.

Rumeli, fetihlerin başlamasıyla beraber beylerbeyliği yapılmış ve başına da

Lala Şahin Paşa atanmıştır. Bu ilk dönemde Rumeli için eyalet denilmediği gibi liva

ve sancak tabirleri de kullanılmamıştır. Fethedildiği dönemden itibaren Osmanlı

Devleti için büyük bir ehemmiyete sahip olduğundan dolayı önemli devlet adamları

tarafından yönetilmiştir. 15. asrın başlarında Timurtaş Paşa, Bayezid Paşa, Sinan

Paşa ve Şehabeddin Paşa gibi devletin idaresinde birinci derecede rol oynayan kişiler

tarafından idare olunmuştur. Bu bölge, Kanuni Sultan Süleyman döneminin sonlarına

kadar -Macaristan’daki eyaletler hariç- tek bir beylerbeylik olarak idare edilmiştir.

Ancak yeni fethedilen yerler idarî ve stratejik durumlarına göre sancak olarak

isimlendirilmiştir72. Balkanlardaki fetihler devam ettikçe sancakların sayısı da

artmıştır. Rumeli eyaleti, sancakbeyleri tarafından yönetilen ve daha küçük askerî,

idarî ve mülkî bir ünite olan sancaklara ayrılmıştır. 16. yüzyılın ikinci yarısı ile

birlikte yeni eyaletler kurulmuştur73.

1392 senesinde Paşa Yiğit Bey tarafından fethedilen Üsküp’ün idaresi de

kendisine verilmiş ve şehir önemli bir uç merkez konumuna getirilmiştir. Fakat Paşa

Yiğit Bey idareci olmaktan ziyade Sırp bölgesine akınlar düzenleyen bir uç bey idi.

Vefatının ardından yönetime İshak Bey geçmiştir. Üsküp’ün imar edilmesinde büyük

70 Halil İnalcık, “Rumeli”, DİA, c.35, İstanbul: TDV Yayınları, s.232.

71 M. Tayyip, Gökbilgin, “Kanuni Sultan Süleyman Devri Başlarında Rumeli Eyaleti, Livaları, Şehir

ve Kasabaları”, Belleten, c. XX, sy.78, 1956, s.247.

72 Gökbilgin, a.g.m., s.248.

73 İnbaşı-Kul, a.g.e., s.29.

24

bir yeri olan İshak Bey’in ardından ise oğlu İsa Bey beylik görevini üstlenmiştir. Bu

dönemde İsa Bey Bosna’ya düzenlenen akınlarda mühim bir rol oynamıştır.

Bosna’nın fethedilmesiyle Üsküp’ün idarî statüsünde de değişiklik yapılmıştır. 1463

yılında uç sisteminin kaldırılmasıyla beraber Rumeli eyaletine bağlı bir kaza olarak

kaydedilmiştir74.

Üsküp, 1455 ve 1468 tarihli tahrir defterlerinde “Vilayet-i Üsküb” olarak

isimlendirilmiştir. Bu dönemde vilayet tabiri, bir bey tarafından idare edilen ve kadı

tayin edilmiş idarî birimler için kullanılmaktaydı. 1481 tarihli defterde ise Üsküp

“Nahiye-i Üsküb” olarak kaydedilmiştir. Nahiye ise tahrir defterlerine göre kaza ve

sancak gibi idarî bölgeleri göstermektedir. Kanuni Sultan Süleyman dönemine

gelindiğinde (1551) ise Üsküp, sancak statüsüne kaydedilmiştir75.

Evliya Çelebi eserinde Üsküp’ün de dâhil olduğu Rumeli eyaletinin

sancaklarını şu şekilde zikretmektedir: Paşa sancağı olan Sofya, Köstendil,

İskenderiye, Tırhala, Ohri, Avlonya, Delvine, Yanya, İlbasan, Çirmen, Selanik,

Üsküp, Dukakin, Vidin, Alacahisar, Prizren, Vulçıtrın, Sağ Kol ve Sol Kol

sancaklarıdır76.

Evliya Çelebi eserinde Üsküp Sancağı’nı şu cümlelerle anlatmıştır:

“Süleyman Han tahrîri üzere Rumeli eyaletinde başkaca bir sancakbeyi

tahtı olup nice kere iki tuğlu beylerbeylerine verilmiştir. Bey, beş yüz

asker ile hükümet edip memur olduğu sefere gider ve senevî adalet

üzere on kese tahsil eder. 255 tımarı ve zeameti vardır, cebelüleriyle ve

paşa askeriyle beş bin askeri olup alaybeyi, çeribaşısı, yüzbaşısı vardır,

şeyhülislam ve nakibüleşrafı vardır. Padişah kanunu üzere 500 akçe

payesiyle mevleviyettir, zira yüksek mansıptır”77.

Evliya Çelebi’nin verdiği bilgilerden anlaşıldığı üzere Üsküp, sancak

statüsünde olup iki tuğlu sancakbeylerine verilmiştir.

74 İnbaşı-Kul, a.g.e., s.33-34.

75 İnbaşı-Kul, a.g.e., s.31-35.

76 Evliya Çelebi Muhammed Zıllî b. Derviş, Evliya Çelebi Seyahatnamesi Topkapı Sarayı

Kütüphanesi Bağdat 304 Numaralı Yazmanın Transkripsiyonu-Dizini, I.Kitap, haz. Orhan Şaik

Gökyay, İstanbul, 1996, s.72-73.

77 Evliya Çelebi Muhammed Zıllî b. Derviş, haz. Ahmed Cevdet, s.553.

25

Üsküp’ün 1551 senesinde sancak statüsüne getirilmesinden yüz yıl sonra altı

kazaya sahip büyük bir sancak olduğu görülmektedir. 1083/1672-73 yılına ait olan

avarız defterinde Üsküp sancağının kazaları şöyle yer almaktadır: Üsküp,

Kalkandelen, Kırçova, Pirlepe, Köprülü ve Morhova. 19. yüzyıla gelindiğinde ise

sancak, Üsküp, Kalkandelen, Kırçova, Köprülü, Pirlepe, Kıvırcık, Kırnık ve Kaçanik

kazalarından müteşekkildi78.

2. 19. Asır ve Osmanlı’dan Koparılışı

Osmanlı Devleti’nin son devri olarak kabul edilen 19. yüzyıl ile 20. yüzyılın

başları devlet içerisinde büyük dönüşümlerin yaşandığı bir dönemi ihtiva etmektedir.

Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması, Tanzimat Fermanı, Islahat hareketleri, Kânûn-ı

Esâsî’nin ilan edilmesi, meşrutiyet dönemleri gibi mühim hadiseler bu son dönemde

yaşanmıştır. Bu devirdeki siyasî hareketlenmelerden en çok etkilenen coğrafyalardan

biri Rumeli olmuştur. Özellikle meşrutiyetin ilanı, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin

faaliyetleri ve II. Abdülhamid döneminin önemli olaylarından biri olan Makedonya

meselesi gibi hadiseler bu coğrafyada meydana gelmiştir. Farklı etnik ve dinî

grupları bünyesinde barındıran Rumeli, milliyetçilik ve modernleşme karşısında

büyük bir karmaşa içerisine girmiştir. Rumeli eyaleti içerisinde ise Arnavut, Rum,

Sırp, Ulah ve Türk gibi farklı etnik grupları ve Müslüman, Hristiyan (Ortodoks-

Katolik), Yahudi gibi farklı dinî grupları barındırması dolayısıyla Üsküp, bu

karmaşanın merkez bölgelerinden biri olmuştur.

Bilindiği gibi, 19. yüzyılın en önemli hâdiselerinden biri Yeniçeri Ocağı’nın

kaldırılmasıdır. Bosna’da bu haberin duyulmasıyla olaylar patlak vermiş ve devlet bu

isyan karşısında ciddi bir endişeye kapılmıştır. Yapılan muhalefetin dinde yeri

olmadığını anlatmak üzere ulemadan ünlü Pirlepeli Ahmed Efendi ve ricalden esham

mukataacısı Arif Bey Bosna’ya gönderilmiştir. Diğer yandan mevsim asker

göndermeye müsait olmadığından halkın “üslûb-ı hakîm” ile yatıştırılması için eyalet

erkânından bazılarına taltif verilmiştir. İhtilalin bastırılması için Abdurrahim Paşa

Bosna’ya vali olarak atanmıştır. Alınan tedbirlerle birlikte Üsküp Mutasarrıfı

Priştineli Mehmed Yaşar Paşa ve Prizren Mutasarrıfı Mahmud Paşa bin beş yüz

askerle Abdurrahim Paşa’nın maiyyetine katılmışlardır. Fakat askerî müdahaleye

78 İnbaşı-Kul, a.g.e., s.37.

26

gerek kalmadan ihtilal bastırılmıştır79. Üsküp’te ise bu kargaşa sırasında Arnavutlar

arasında yeniçeriliğin kaldırılmasını protesto ederek karışıklık çıkarılmaya

çalışılmıştır. Bunlardan Bekir Bey ve Mehmed Bey ile Priştine Serdarı İbiş Ağa

yakalanarak Silistre valisine gönderilen emirname gereğince üçü birden

katledilmiştir80.

1831 senesinde Bosna taraflarındaki isyancılar Yenipazar’da toplanarak İpek

Sancağı’na gelmişler ve burada Arnavutları isyana teşvik etmişlerdir. Reşid Mehmed

Paşa bu olaylar üzerine askerleriyle birlikte Arnavutların çoğunlukta olduğu

İşkodra’ya geçmiştir. Üsküp’te ise askeri kontrol edecek birine ihtiyaç olduğundan

Reşid Mehmed Paşa, Ağa Hüseyin Paşa’yı 1 Ağustos 1832 tarihli emriyle Üsküp’e

çağırmıştır81. Arnavutlar tarafından çıkarılan karışıklıklar üzerine bölgede asker

sayısının arttırılmasına ve süvari alaylarından Asâkir-i Hassa Mîralayı Şerif Bey’in

Üsküp’e atanmasına meclis tarafından karar verilmiştir82.

19. yüzyılın mühim hâdiselerinden bir diğeri ise Tanzimat’ın ilan edilmesi

olmuştur. Lûtfî’nin aktardığına göre, bu dönemde Üsküp Mutasarrıfı olan Yaşar

Paşa, Tanzimat-ı Hayriyye müzakeresi için İstanbul’a davet edilmiş, fakat

İstanbul’da vefat etmesi üzerine oğlu Abdurrahman Paşa Üsküp mutasarrıfı olarak

tayin edilmiştir83. Bu dönemde Tanzimat aleyhine hareketlenmeler yaşanmış, Niş ve

İşkodra gibi bölgeler küçük isyanlara sahne olmuştur. Lûtfî, Üsküp nâzırı Hıfzı

Paşa’nın bölgeye hâkimiyetinden dolayı burada fesad hareketlerinin olmadığını,

ancak gizli komitelerin el altından işlerini yürüttüklerini aktarmaktadır84.

Bâb-ı Âli, yapılan ıslahatların ne kadar uygulandığını takip etmek amacıyla

Anadolu ve Rumeli’de bazı vilayetlerde “mecalis-i imâriyye” ismiyle ilmiye ve

seyfiye sınıflarına mensup kişilerden oluşan meclislere ihtiyaç olduğuna karar vermiş

ve bu kapsamda Üsküp’te de bir meclis kurulması karara bağlanmıştır85.

79 Ahmed Lûtfî Efendi, Vak’anüvis Ahmed Lûtfî Tarihi, aktaran: Ahmet Hazerfan, İstanbul: Yapı

Kredi Kültür Sanat Yayıncılık, c.1, 1999, s.133-134.

80 Ahmed Lûtfî Efendi, a.g.e., c.1, s.136.

81 Ahmed Lûtfî Efendi, a.g.e., c. 2-3, aktaran: Yücel Demirel, Tamer Erdoğan, s.673.

82 Ahmed Lûtfî Efendi, a.g.e., c. 2-3, s.679.

83 Ahmed Lûtfî Efendi, a.g.e., c.6-7-8, aktaran: Yücel Demirel, s.1056-1057.

84 Ahmed Lûtfî Efendi, a.g.e., c.6-7-8, s.1102-1103.

85 Ahmed Lûtfî Efendi, a.g.e., c.6-7-8, s. 1188-1189.

27

Osmanlı devletinin son yüzyılı incelenirken Rumeli’de yaşanan en önemli

olaylardan biri de şüphesiz Makedonya meselesidir. Üsküp bu bölgenin merkezî

şehirlerinden biri olduğu için Makedonya meselesinden birebir etkilenmiştir.

“Makedonya” terimi, Osmanlı Devleti tarafından kullanılan bir terim değildir.

Osmanlılar, Makedonya ile kastedilen coğrafi bölgeye “Rumeli” demişlerdir.

Makedonya ismi ilk defa Berlin Kongresi’nin ardından Balkan devletleri tarafından

kullanılmıştır. Makedonya meselesi ise II. Abdülhamid döneminde (1902) bu adı

taşıyan ve Bulgaristan’da kurulan bir komite tarafından ortaya atılmıştır. Bu tarihten

sonra Osmanlı Devleti, Balkan devletleri ve Avrupa devletlerinin meselesi haline

gelmiştir. Nitekim Osmanlı’nın Rumeli olarak isimlendirdiği bu topraklar üzerinde

Sırbistan, Yunanistan ve Bulgaristan hak iddia etmekteydi. Osmanlı Devleti ise bu

coğrafyayı muhafaza etmek istiyordu86.

1876 senesinde İstanbul Konferansı’na katılan devletler tarafından Bosna-

Hersek için hazırlanan bir program gibi Rumeli için de ıslahat programı hazırlandı.

Buna göre Rumeli, Bulgaristan ve Makedonya şeklinde iki idarî bölgeye ayrılmıştı.

Bu şartlar, Osmanlı Devleti tarafından kabul edilmedi. Ardından 1877-78 Osmanlı-

Rus harbi yaşandı. Rusya’nın savaşı kazanması Rumeli’de yaptırılması istenen

ıslahatlar için kendisinde bir hak görmesine yol açtı. Fakat hazırlanan “Rumeli

Vilayetleri Nizamnamesi” başka meselelerin de araya sokulmasıyla padişah

tarafından tasdik edilmedi87.

Rumeli, çatışma alanı olmaya devam etmekteydi. Bulgarlar, bölgede Fener

Patrikhanesi’ne bağlı olan diğer kiliselerle çatışmaya girmişlerdi. Diğer yandan din

faktörü yanında milliyet faktörünü de öne çıkararak bölgedeki okullara Bulgar

öğretmenler tayin ediyorlardı. Bu hareketliliğin yanında bölgede 1890 yılında ilk

“Makedonya Komitesi” kuruldu. Bu komiteyi Yunan ve Sırplar tarafından kurulan

komiteler takip etti88. Bu komiteler, eşkıyalık yapmakta köy ve kasabaları

basmaktaydı. 1897 senesinde Üsküp vilayetinin tamamı Osmanlı makamları

tarafından aranmış, birçok gizli cephane ve silah ele geçirilmişti89. Rumeli, 1901

86 Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, c. 8, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1983, s.146.

87 Karal, a.g.e., c.8, s.150.

88 Karal, a.g.e., c.8, s.151-152.

89 Fikret Adanır, Makedonya Sorunu Oluşumu ve 1908’e Kadar Gelişimi, çev. İhsan Catay, İstanbul:

Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1996, s.130-131.

28

senesinden itibaren devamlı bir isyan havasındaydı. Osmanlı hükümeti, Üsküp’te

Bulgar öğretmenlerin ve papazların evlerinde bomba ve silahlar bulmuştu. Kurulan

çeteler en çok yabancıları rahatsız etmekteydi. Amaçları ise dünyanın dikkatini

buraya çekmekti90.

Bölgedeki duruma müdahale etmek amacıyla Abdülhamid tarafından “Rumeli

vilayetleri hakkında talimat” başlıklı bir ıslahat programı yayınlandı. Fakat Rusya ve

Avusturya programa müdahale ederek bazı maddelerde değişiklik yaptılar. Bunlar,

vilayetlere atanan müfettişin büyük devletlerin haberi olmadan görevden alınmaması,

müfettişin ihtiyaç anında İstanbul’dan izin almadan askerî kuvvet kullanması gibi

hususlardı. Yapılan değişiklikler ve ıslahat programı Makedonya’da durumu

sakinleştirmedi. Aksine uluslararası çatışmayı daha da hızlandırdı. Islahat

programında yer alan Hristiyanların kır bekçisi veya jandarma olarak tayin edilmesi

maddesi Arnavutlar tarafından tepkiyle karşılandı. Üsküp’te Rus konsolosu bir

Arnavut tarafından öldürüldü91. Arnavutların reformlar karşısındaki tepkilerini

önlemek için Sultan Abdülhamid tarafından Arnavut olması dolayısıyla Ferid Paşa

sadrazam olarak atandı. Fakat bu atamanın bir işe yaramadığı Avusturya-Macaristan

konsolosunun Üsküp’te 19 Ocak 1903 tarihinde Arnavutların reformlara karşı bir

kampanya tasarladıklarını bildirmesinden anlaşılmaktadır92. Yine Avusturya

konsolosunun 1905 senesinde Üsküp’ten bildirdiğine göre Sırplar ve Bulgarlar

arasında şiddetli çete savaşları devam etmekteydi93. 1907 senesine gelindiğinde ise

Üsküp Avusturya konsolosu, “buradaki Müslümanların artık eskiden olduğu gibi

Hristiyan kışkırtmasına karşı aynı umursamazlığı göstermediklerini, endişe verici bir

durgunluk içinde olduklarını, bu durgunluğun da esasen, büyük maddi özveri isteyen

reformların Müslümanlardan çok Hristiyanlara yaradığı görüşünden

kaynaklandığını” bir raporla ifade etmiştir94.

Rumeli içerisinde bu karışıklıklar devam ederken Jön Türk hareketi de

faaliyetlerini bu bölgeye çekmişti. İttihat ve Terakki Cemiyeti üyeleri bölgede

90 Karal, a.g.e., c.8, s.151-154. Bulgar komiteleri hakkında ayrıntılı bilgi için ayrıca bakınız: Arzu

Taşcan, “Bulgaristan’ın Bağımsızlık Sürecinde Kilisenin Fonksiyonel Rolü” (Yayınlanmamış

Doktora Tezi), İzmir: Dokuz Eylül Üniversitesi SBE, 2011.

91 Karal, a.g.e., c.8, s.156-158.

92 Adanır, a.g.e., s.180.

93 Adanır, a.g.e., s.241.

94 Adanır, a.g.e., s.262.

29

başlattıkları hareket doğrultusunda 1908 yılında padişaha meşrutiyeti ilan

ettirmişlerdir. Jön Türk devrimi bölgede kısa süreli bir barışın hâkim olmasını

sağlamıştı. Hristiyan tebaa devrimi sevinçle karşılamış, Bulgar çeteleri dağdan inip

anayasa üzerine yemin etmek için vilayet merkezleri olan Manastır, Selanik ve

Üsküp’e girmişlerdi95. Üsküp’te Jön Türk hareketinin destekçileri genelde

Arnavutlardı. Makedonya’da, devrimi gerçekleştiren subayların çoğunluğunun da

Arnavut olduğu iddia edilmekteydi96. Daha sonra ayrıntılı bir şekilde ele alınacağı

üzere meşrutiyetin ilanında Arnavutların ve Arnavut ulemanın önemli bir etkisi

olmuştu.

Meşrutiyetin ilan edilmesinin ardından İttihat ve Terakki Cemiyeti bölgedeki

gruplarla görüşmeler yaptı. Sırp çeteleri de Bulgar çeteleri gibi dağlardan inerek

Üsküp’teki hürriyet kutlamalarına katıldı. İttihat ve Terakki Cemiyeti, onların yeni

hükümete bağlanmalarını istiyordu. Sırplar, “Sırp Kulüpleri” diye isim verdikleri

Bulgar Meşrutiyet Kulüpleri’ne benzer bir birlik kurdular. Bir toplantı yaparak silahlı

hareketin bırakıldığını ve Osmanlı Sırpları olarak Osmanlı Devleti’nin toprak

bütünlüğünün korunmasını benimsediklerini açıkladılar. Bu kulübün merkezi

Üsküp’teydi ve Sırp hükümeti destekli “Vardar” gazetesi çıkarılmaktaydı97.

Arnavutlar da diğer gruplar gibi birlikler kurmaya başladılar. Kendi dilleri olan

Arnavutça için kongreler düzenlediler. Fakat Arnavut kulüpleri arasında fikri

anlamda bir birlik yoktu. Hristiyan Arnavutlar, milliyetçi Arnavutlar ve İttihat ve

Terakki yanlısı ya da Türk yanlısı olarak ifade edilen Arnavutlar vardı98. İçerisinde

çok sayıda Arnavut ulemayı da barındıran son grup ve faaliyetleri hakkında ayrıntılı

bilgi verilecektir.

Meşrutiyetin ilanının ardından kurulan mecliste Türk ve Arnavut mebusların

yanında Bulgar, Sırp, Rum ve Ulah mebuslar da yer almıştır99. Makedonya meselesi

yapılan ıslahatlara ve alınan mali tedbirlere rağmen çözülemedi. Din ve milliyet

üzerinden devam eden çatışma arttı. Bu sorunlara çözüm bulma amacıyla o

coğrafyadan seçilen mebuslar arasında mecliste tartışmalar yaşandı, fakat ortak bir

95 Adanır, a.g.e., s.267.

96 Mehmet Hacısalihoğlu, Jön Türkler ve Makedonya Sorunu (1890-1918), çev. İhsan Catay, İstanbul:

Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2008, s.163.

97 Hacısalihoğlu, a.g.e., s.256.

98 Hacısalihoğlu, a.g.e., s.258-259.

99 Hacısalihoğlu, a.g.e., s.283-290.

30

çözüme varılamadı. İttihat ve Terakki, 31 Mart vakasının ardından hükümet üzerinde

etkisini artırmaya başlamıştı. Bu etki, mebusların arasındaki kavgayı İttihat ve

Terakki Cemiyeti’ne karşı birlik olmaya evirdi100. Bu dönemde İttihat ve Terakki

hareketine karşı bir Arnavut ayaklanması çıktı. Karal’ın aktardığına göre, İttihat ve

Terakki iktidardan düşürülmek istenmekteydi. Tanin gazetesinde, şu ifadeler

yazılmaktaydı:

“Ordu İttihat ve Terakki’ye karşı dönüşmüştür. Arnavutluk isyanı

Meclisin kapatılması ile sona erecektir. Aksi takdirde âsiler Üsküp

üzerine yürüyeceklerdir. Bu yürüyüşü durduracak bir kuvvet hükümetin

elinde bulunmamaktadır. Üsküp’e âsilerin girmesi ile dış tehlikeler baş

gösterebilir. Hükümet bu sorumluluğun kabul edilmesi şartı ile yerini

İttihat ve Terakki Fırkasına bırakmayı da teklif etmiş ise de teklifi kabul

edilmemişti”101.

Arnavut isyanı, İttihat ve Terakki’nin iktidardan düşürülmesi ve Mebuslar

Meclisi’nin kapatılmasında önemli rol oynamıştı. Arnavutlar, meşrutiyet öncesi

dönemdeki gibi kendilerine verilen imtiyazların genişletilmesini talep ediyorlardı.

Talepleri arasında medreselerin açılması, bölgeye Arnavutça bilen memurların

atanması, ilk ve orta eğitimde Arnavutça derslerin verilmesi bulunmaktaydı.

Arnavutlar, imtiyazlı bir konuma yükselmek istiyorlardı, fakat Osmanlı hükümeti

için bu istekler meşrutiyet yönetimiyle çatışmaktaydı. Diğer yandan Osmanlı

toplumu içinde yaşayan Türk dışı unsurlar için de özerklik fikri oluşması anlamında

kötü örnek olacağı düşünülmekteydi. Arnavutlar istekleri konusunda ısrarcıydılar.

On beş bine yakın Arnavut devlet tarafından alınan silahlarının geri verilmesi için

Üsküp’te toplandılar. Devlet âsilerin isteklerini kabul etmek zorunda kaldı102.

Sonuç olarak, İttihat ve Terakki ve ardından gelen hükümetlerin bölgeyi

silahsızlandırma ve Osmanlı tebaası olarak kalmalarını sağlama çabaları başarısızlığa

uğradı. 1912 yılında bölgenin Osmanlı Devleti’nin elinden çıkmasına neden olacak

Balkan Savaşları patlak verdi. Sırplar, Priştine, Podiyevo ve Geylan’ı ele geçirdikten

sonra 23-24 Ekim 1912 tarihinde Üsküp üzerine yürüdüler. Osmanlı ordusu geri

100 Hacısalihoğlu, a.g.e., s.301.

101 Karal, a.g.e., c.9, s.177.

102 Karal, a.g.e., c.9, s.182-184.

31

çekilmek durumunda kaldı. Karal’ın ifade ettiğine göre, askerlerin çoğu aç, çıplak

oldukları gibi aynı zamanda disiplin kabul etmiyor, Üsküp sokaklarında şaşkın ve

perişan bir halde “Gâvur geliyor” diye haykırıyor ve şehir karışıyordu. Kolordu

komutanı olan Fethi Paşa ise Ordu Komutanlığı’na nihai durum olarak şöyle

yazmıştı:

“Komanova’dan çekilen birlikler toplanıyor. Taburlardaki yedek eratın

tümü dağıtılmıştır. Eratın kırılmış ve yaralanmış bulunması nedeniyle

Üsküp’ün savunulması imkânsız hale gelmiştir. Bugün merkezde kalan

komutan ve subayları toplamaya çalıştım. Bunlar da aile derdine

düşmüşlerdir. Şehrin saldırıya uğrayıp harap olmaması için, halk gibi,

Üsküp’ün savunulmasından vazgeçilmesine karar verdiler. Korkuya

yorumlanır endişesi ile intihar etmiyorum. Cephaneyi Selanik’e

gönderiyorum. Üsküp’te toplanmış cüzî bir birlik ile geri

çekiliyorum”103.

Üsküp, 10 Ağustos 1913 tarihinde yapılan Bükreş Antlaşmasıyla Sırbistan

hâkimiyeti altına girdi. Müslüman Türkler’den 752 aile Üsküp’ten göç etmek

zorunda kaldı104.

II. İDARÎ YAPILANMA

Osmanlı’nın son dönemi devlet içerisinde siyasî, ekonomik, kültürel değişim

ve dönüşümlerin yaşandığı bir zaman dilimine tesadüf etmektedir. Tanzimat

Fermanı, Islahat hareketleri, Kânûn-ı Esâsî’nin ilanı gibi reform düzenlemelerini

içeren bu dönemde, idarî yapılanma açısından da değişikliklere gidilmiştir.

Tanzimat sonrası yapılan değişiklikler ile Üsküp Sancağı’nın idarî

yapılanması yeniden düzenlendi. 1844 senesinde Üsküp Eyaleti kurulmuş olsa da

yeni sistem 1845 senesinde uygulamaya konuldu. 1854 senesine gelindiğinde ise

Üsküp mutasarrıflıkla idare edilmeye başlandı. Fakat sistem tam olarak

uygulanamadan Rumeli’de karışıklıklar çıkmıştı. Bunun üzerine Osmanlı Devleti,

yeni bir düzenleme ile vilayet nizamnâmesi hazırladı. 8 Kasım 1864 tarihindeki bu

düzenleme ile en büyük yönetim birimi “vilayet” olarak kararlaştırıldı. Vidin,

103 Karal, a.g.e., c.9, s.316-317.

104 İnbaşı-Kul, a.g.e., s.26.

32

Silistre, Prizren, Üsküp ve Niş eyaletlerinin birleşimi ile “Tuna Vilayeti” kuruldu.

1868 senesinde ise İşkodra ve Üsküp vilayetleri birleştirilerek yeni bir eyalet

oluşturulmaya karar verildi. 1871 senesinde yapılan yeni bir düzenleme ile Üsküp

Sancağı, Prizren Vilayeti’ne dâhil edildi. 1874 senesinde Prizren Vilayeti ve İşkodra

Vilayeti birleştirilerek Manastır Vilayeti kuruldu. Üsküp Sancağı da Manastır

Vilayeti içerisinde yerini aldı105.

Bu dönemde Rumeli’de isyanlar başlamış, Sırbistan ve Karadağ 1876

senesinde Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmişti. Rusya ise, bölgede başlayan

milliyetçilik hareketlerine destek vererek Rumeli’de nüfuzunu artırmak istiyordu. Bu

durumdan rahatsız olan Avrupalı devletler, Balkan sorununu çözmek amacıyla

İstanbul’da bir toplantı düzenlenmesini istedi. 23 Aralık 1876 tarihinde Tersane

Konferansı, Rusya, İngiltere, Fransa, Avusturya, Almanya, İtalya ve Osmanlı

delegeleri arasında toplandı. Bu esnada Osmanlı Devleti yabancı baskısını kırmak

adına Meşrutiyet’i ilan etmişti. Çalışmalarına devam eden delegeler Osmanlı için

yeni vilayet yönetimleri hazırladı. Osmanlı Devleti ise yapılan teklifler yerine

içerisine Niş, Sofya ve Priştine bölgesini alan Kosova Vilayeti’ni dâhil etmişti106.

Böylece 30 Ocak 1877 tarihinde Kosova Vilayeti kuruldu. Ardından Üsküp Sancağı

Kosova Vilayeti’ne katıldı. Vilayet, Prizren, Üsküp, Priştine, Yenipazar, Debre,

Şehirköy ve Niş sancaklarından oluşmaktaydı107.

İstanbul’da toplanan konferansta Osmanlı Devleti’nin, teklifleri reddetmesi

1877-78 Osmanlı-Rus Harbi’nin çıkmasına sebep oldu. Savaş, Ayestefanos

Antlaşması ile sona erdi. Bu antlaşma gereğince Kosova Vilayeti yeniden

düzenlendi. Fakat Rusya’nın Balkanlar’da güçlenmesine destek olan bu duruma

Batılı devletler karşı çıktı. Berlin’de bir kongre düzenlenerek 13 Temmuz 1878’de

Berlin Antlaşması imzalandı. Bu antlaşmaya göre Şarkî Rumeli Osmanlı Devleti’ne

bırakılmıştı. Fakat Osmanlı, bölgenin idaresini Avrupalı devletler tarafından kurulan

komisyona danışacaktı. Makedonya ise ıslahat yapılması kaydıyla Osmanlı’nın

105 Yakup Ahbab, “Üsküp Sancağı’nın İdari ve Sosyo-Ekonomik Yapısı 1876-1911”(Yayınlanmamış

Doktora Tezi), İstanbul: İstanbul Üniversitesi SBE, 2015, s.3-6.

106 Karal, a.g.e., c.8, s.28-29; Ahbab, a.g.t., s.6-9.

107 Ahbab, a.g.t., s.9-10.

33

elinde kalmıştı108. Aynı antlaşmanın 25. maddesine göre Avusturya, Bosna-Hersek

eyaletlerine asker yerleştirebilecek ve Kosova Vilayeti’ne bağlı olan Yeni Pazar

Sancağı’nda -Osmanlı idaresinde olmasına rağmen- asker bulundurabilecek ve ticaret

yolları açabilecekti. Bu antlaşma ile yoğun Arnavut nüfusunun bulunduğu Kosova,

İşkodra, Manastır ve Yanya vilayetleri Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ arasında

paylaştırıldı. Fakat bu durum bölgede yaşayan Arnavutlar tarafından kabul edilmedi

ve protestolar düzenlendi109.

Osmanlı’nın Rumeli’den çıkarılmasına ve Arnavut topraklarının yeni kurulan

Balkan devletlerine pay edilmesine karşın başta Üsküp olmak üzere diğer vilayetlerin

ileri gelenleri Müderris Hacı Ömer Efendi önderliğinde Prizren Maraş Tekkesi’nde

toplandı ve Prizren Heyet-i İttihadiyesi’ni kurdular. Üsküp Sancağı’ndan Abdülbaki,

Abdurrahman Remzi ve İsmail Hakkı Efendiler bu toplantıya katılmıştı. Toplantı

sonrasında Arnavutlar, tek bir vilayet altında toplanma talebinde bulundular, fakat

hükümetin bu talebi reddetmesi üzerine cemiyet 10.000 kişiyi silahlandırıp Üsküp’e

gönderdi. Berlin Kongresi’nde alınan kararların kabul edilmeyeceğini ve muhtar bir

yönetim kurulacağını düşünen Bâb-ı Âli, Müşir Derviş Paşa’yı isyanı bastırmakla

görevlendirdi ve bölgede asayiş sağlandı110.

1883 senesinde Kosova Vilayeti; Üsküp, Priştine, Yenipazar, Taşlıca ve İpek

olmak üzere beş sancaktan ibaretti. Üsküp Sancağı ise, Üsküp, Palanka, Kratova,

Koçana, İştip, Radovişte, Kumanova kazalarından oluşuyordu111. Üsküp, Sırbistan ve

diğer bölgelere giden demiryollarının birleştiği noktada yer almaktaydı. Avrupa’ya

seyahat edenler ya da Avrupa’dan gelenler burada kalmaktaydılar. Ayrıca şehirde

hastaneler, konsolosluklar ve askerî daireler bulunmaktaydı. Bu nedenle askerî

bakımdan da önemliydi. Nitekim konum olarak Selanik, Kosova ve Arnavutluk

arasında stratejik bir yere sahipti. Vilayet merkezi olan Priştine, Niş ve Şehirköy’ün

Sırbistan’a bırakılmasından sonra merkezî önemini kaybetmişti. Üsküp ise yıllarca

eyalet merkezliği yaptığından dolayı daima önemli bir konumdaydı. Bu sebeple

108 Karal, a.g.e., c.8, s.76-77; Mucize Ünlü, Kosova Vilayeti (1876-1912), Ankara: Gece Kitaplığı,

2014, s.24-25. Ayrıca ayrıntılı bilgi için bakınız: Karal, a.g.e., c.8, s.40-77.

109 Ünlü, a.g.e., s.25-26; Ahbab, a.g.t., s.12-13. Ayrıntılı bilgi için bakınız: Adanır, a.g.e., s.95-107.

110 Ahbab, a.g.t., s.13-18.

111 Ahbab, a.g.t., s.18-19.

34

alınan karar neticesinde 1888 yılında Üsküp vilayet merkezi oldu112. Merkez

olmasının ardından 1894 senesinde Kaçanik kazası Üsküp’e bağlandı ve Maliç

isminde yeni bir kaza oluşturuldu. Kaçanik kazasının ismi Orhaniye, Maliç kazasının

ismi Osmaniye olarak Türkçeleştirildi113.

1903 senesinde Kosova Vilayeti Üsküp’ün de içinde yer aldığı altı sancaktan

ibaretti. Üsküp ise, Orhaniye, İştip, Koçana, Osmaniye, Kratova, Kumanova,

Radovişte, Palanka ve Köprülü kazalarından oluşmaktaydı. Berlin Kongresi’nde bu

bölgeler reform yapılması kaydıyla Osmanlı Devleti’ne bırakılmıştı. Avrupa’nın

tehditleri üzerine Vilâyât-ı Şahane Müfettişliği kuruldu ve II. Meşrutiyet’in ilanından

sonra kaldırılıncaya kadar işledi. II. Meşrutiyet döneminde Üsküp’ün idarî yapısında

bir değişiklik olmamıştır. 1911 senesinde ise Üsküp’ün kazaları şu şekildeydi:

Orhaniye, İştib, Koçana, Osmaniye, Kratova, Kumanova, Radovişte, Palanka,

Köprülü.

Osmanlı’nın son döneminde idarî yapılanmada siyasî olayların neticesi olarak

sık sık değişikliklere başvurulmuştur. Rumeli coğrafyası bu değişikliklerden en çok

etkilenen bölgedir. Üsküp bölgesi içerisinde yer alan kazalarda da değişiklikler

yapılmıştır. Son dönem ulema grubunu belirlerken Hümeyra Zerdeci’nin “Osmanlı

Ulema Biyografilerinin Arşiv Kaynakları” isimli eserinden Üsküp doğumlu ve görev

yeri Üsküp olan isimler tespit edilmiştir. Üsküp uleması olarak belirlediğimiz bu

grup içerisinde, Üsküp, Kalkandelen, İştip, Kumanova, Radovişte, Palanka, Kratova,

Koçana kazalarında doğmuş ya da görev yapmış ulema yer almaktadır.

III. ÜSKÜP ŞEHRİNİN KLASİK DÖNEM OSMANLI İLMİYE

GELENEĞİ İÇERİSİNDEKİ YERİ

A. MEDRESELER

Osmanlı Devleti fethettiği şehirlere bir devlet geleneği olarak iskân politikası

uygulamış, Anadolu’dan getirdiği Müslüman-Türk ahaliyi Rumeli’deki şehirlere

yerleştirmiştir. Bunun yanında cami, mescit, han, hamam, medrese ve

kervansaraylarla donatarak şehirleri Türk-İslam şehri haline getirmiştir. Rumeli’nin

merkezî şehirlerinden biri olan Üsküp de aynı süreci yaşamış, Anadolu’dan getirilen

112 Ünlü, a.g.t., s.54-55.

113 Ahbab, a.g.t., s.22.

35

ahali bölgeye yerleştirilmiş, beylerin ve paşaların vakıflarıyla şehirde han, hamam,

cami ve medreseler kurulmuştur. Kurulan bu vakıflarla Üsküp, Osmanlı ilim

geleneği içerisindeki yerini almış, bu medreselerde yetişmiş birçok isim Osmanlı

ilmiye sınıfı içerisinde önemli görevlerde bulunmuş ve pek çok eser vermişlerdir.

Diğer yandan ilmiye sınıfından bazı meşhur isimler de, Osmanlı’nın farklı

coğrafyalarından şehre gelerek müderrislik, kadılık ve müftülük gibi görevlerde

bulunmuş, şehirde ilmî geleneğin oluşmasına katkı sağlamışlardır.

17. yüzyılda şehri ziyaret eden Evliya Çelebi, seyahatnamesinde, Üsküp

şehrinde mescit ve cami sayısının toplam 120 olduğu bilgisini vermektedir.

Medreselerin ise “Sultân Murâd Câmi‘i Medresesi, Yahyâ Paşa Medresesi, İshak

Paşa Medresesi, Îsâ Paşa Medresesi, Mustafâ Paşa Medresesi, Karlızâde Medresesi,

medreselerinin meşhurlarıdır” diyerek isimlerini zikretmektedir. Medresenin dışında

ilim merkezlerinden olan dokuz adet dârulkurrâ, hadis ilminin yüksek seviyede

okutulduğu dârulhadisler ve yetmiş adet de sıbyan mektebi olduğunu

aktarmaktadır114.

Şemseddin Sâmi ise 1889 senesinde yayınlanmış Kâmûsü’l-A‘lâm isimli

eserinde Üsküp için şöyle demektedir:

“… câmi‘, medrese ve ‘imâretleri çok olup Sultân Murâd-ı Sânî,

Mustafâ ve Yahyâ Paşalar, İshak ve ‘Îsâ Beyler câmi‘, medrese ve

‘imâretleri ma‘mûrdur. Ba‘zı selâtîn cevâmi‘-i şerîfesiyle ba‘zı büyük

hamâmlar harâbeleri ve birçok ‘ulemâ, üdebâ, meşâyıh, evliyâ türbeleri

mevcûddur ki bunların cümlesi Üsküb’ün evâil-i devr-i ‘Osmânî’de hâiz

bulunmuş olduğu ehemmiyeti ve Rumeli’nde birinci derecede dâru’l-

‘ilim hâlinde bulunmuş olduğuna delîldir”115.

Şemseddin Sâmi’nin ifadeleri Üsküp’ün Rumeli içerisinde ilmî gelenek

anlamında önemli bir yeri olduğunu göstermektedir. Osmanlının son dönemine kadar

önemli ilim adamlarının yetiştiği ve birçok Osmanlı ulemasının görev yaptığı Üsküp

medreselerinden öne çıkanlar şunlardır:

114 Evliya Çelebi Muhammed Zıllî b. Derviş, Seyahatname, haz. Ahmed Cevdet, s.556.

115 Şemseddin Sâmi, Kâmûsü’l-A‘lâm, c. 2, İstanbul: Mihran Matbaası, 1306 (1889), s.932-933.

36

1. İshak Bey Medresesi

Üsküp medreselerinin en önemlilerinden biri olup İshak Bey’in vakıflarıyla

kurulmuştur. 1445 senesine ait vakfiyeye göre İshak Bey bir medrese inşa etmiş,

medresede bulunan talebelerin ihtiyaçlarını vakıf üzerinden sağlamış, talebeye

günlük sekiz akçe vermiştir116. Medrese, 955/1548-1549 senesinden itibaren “ellili”

medreseler arasına yükseltilmiştir117. Baltacı, medresede yevmî elli akçe alan

müderrislerin ayrıca müftülük görevleri yapmalarından dolayı on akçe ilaveyle altmış

akçe gündelikleri olduğunu aktarmaktadır118.

2. İsa Bey Medresesi

Fatih döneminin önemli beylerinden İsa Bey tarafından yaptırılmış olup

Üsküp’ün en meşhur medreselerinden biridir. Medrese binası İsa Bey’e kardeşi

Mustafa Bey tarafından hediye edilen arazi üzerine on hücreli olarak inşa edilmiştir.

Rumeli’de birçok vakfı olan İsa Bey, vakfiyesinde müderrisin ücretini yevmî 20 akçe

olacak şekilde belirlemiştir119. Medresenin yanında ayrıca fakir ve miskinler için

hankah inşa edilmiştir120.

3. Meddah Medresesi

Şeyh Meddah Baba Üsküp’ün efsanevi şahsiyetlerinden biridir. Üsküp’ün

fethinde büyük hizmetleri geçmiş gazi erenlerden olup “Üsküp fatihi” olarak kabul

edilir. Ayverdi, Paşa Yiğit Medresesi olarak isimlendirilen bu medresenin Paşa Yiğit

Mescidi avlusunda olduğunu aktarmaktadır121. Medrese Osmanlı’nın son döneminde

de eğitime devam etmiştir. Salih Asım, eserinde kendi döneminde Üsküp

medreselerinden sadece Emir İsmail ile Meddah medreselerinin mevcut olduğunu

kaydetmektedir122. Meddah medresesi, Osmanlı’nın son döneminde kapanmış, daha

sonra 1920-21 senesinde Üsküplü Ataullah Kurtiş tarafından yeniden açılmıştır123.

116 İnbaşı-Kul, a.g.e., s.81.

117 Cahit Baltacı, XV-XVI. Asırlar Osmanlı Medreseleri, c.1, İstanbul: Marmara Üniversitesi İlahiyat

Fakültesi Vakfı Yayınları, 2005, s.492.

118 Baltacı, a.g.e., s.492.

119 Baltacı, a.g.e., s.490.

120 İnbaşı-Kul, a.g.e., s.88.

121 Ekram Hakkı Ayverdi, Avrupa’da Osmanlı Mimari Eserleri (Yugoslavya), c. III, 3. Kitap haz.

Aydın Yüksel, Gürbüz Ertürk, İbrahim Numan, İstanbul: İstanbul Fethi Derneği Yayınları, 1981,

s.247, 290.

122 Asım, a.g.e., s.31.

123 Muhammet Aruçi, “Üsküp’te Meddah Medresesi”, Balkanlar’da İslam Medeniyeti Milletlerarası

Sempozyumu Tebliğleri (Sofya/2000), İstanbul: IRCICA, 2002, s.190.

37

Kurtiş, 1938 senesinden 1948’e kadar bu medresede baş müderrislik yapmıştır.

Fettah Efendi olarak meşhur olan Abdülfettah Rauf da bu medresede eğitim görüp

1934 senesinde yapılan ilk törende icazet alanlar arasındadır. Fettah Efendi’nin

ardından Bekir Sadak ve Kemal Aruçi gibi isimler de bu medresede yetişmiştir124.

4. Mustafa Paşa Medresesi

Medrese, Mustafa Paşa Camii ve imaretinin vakfiyesinde zikredilmemekle

beraber Evliya Çelebi’de ve 1314 tarihli Kosova Vilayet Salnamesi’nde125 yer

almaktadır. Bu sebeple Ayverdi, medresenin Mustafa Paşa tarafından değil, yakınları

tarafından yapıldığı için bu ismin verilmiş olabileceği ihtimali üzerinde durmakta,

ancak Mustafa Paşa’nın düzenlediği başka bir vakfiyeyle kurulmuş olma ihtimalini

daha yüksek görmektedir126.

5. Diğer Medreseler

Üsküp’te meşhur isimlerin görev yapması dolayısıyla öne çıkan bu

medreselerin yanında diğer medreselerden de bahsetmek gerekir. Ekrem Hakkı

Ayverdi tarafından zikredilen Atiye binti Yaşar Medresesi son döneme kadar aktif

olarak eğitimin devam ettiği medreselerden biridir127.

Hacı Hasan ibn Ali Bey Medresesine, Ekrem Hakkı Ayverdi’nin aktardığına

göre, oğlu Mehmet Ali Bey tarafından akarlar vakffedilmiştir. Mehmet Ali Bey,

Dervişan Mahallesinde bulunan evlerini de ölene kadar tasarruf hakkının kendisinde

bulunması, vefatının ardından ise müderrisin evi olması kaydıyla medreseye

vakfetmiştir. Ayverdi tarafından vakfiyenin tarihi 21 Kânûnisânî 1865 olarak

verilmiştir128.

Yahya Paşa Medresesi, Sultan Murad Medresesi, Mustafa Paşa Medresesi,

Evliya Çelebi tarafından zikredilen meşhur medreseler arasında yer almaktadır129.

Mehmed Bey Medresesi, Tophane Medresesi, Tütünsüz Medresesi, Debbağ Şahin

Medresesi, İbn Kocacık Medresesi, Kebir Mehmet Çelebi Medresesi ve Mirâtiye

124 Mefail Hızlı, “Kuzey Makedonya’daki Osmanlı Medreseleri ve Üsküp”, Balkanlar ve İslâm -

Balkanlarda İslâm Dini ve Kültürel Hayat- c.2., İstanbul: Ensar Yayınları, 2020, s.260.

125 Salname-i Vilayet-i Kosova, Priştine: Kosova Vilayet Matbaası, 1314/1896, s.191.

126 Ayverdi, a.g.e., s.262.

127 Ayverdi, a.g.e., s.290.

128 Ayverdi, a.g.e., s.290.

129 Evliya Çelebi Muhammed Zıllî b. Derviş, haz. Ahmed Cevdet, s.556.

38

Medresesi maarif salnamelerinde ismi geçen ve Osmanlı’nın son dönemlerinde

eğitimin devam ettiği medreselerdir130.

Üsküp’ün merkez medreseleri dışında kazalarında bulunan ve taşra

ulemasının çalıştığı medreseler de bulunmaktadır. Üsküp’ün kazalarından İştip’te

Hudavendigâr Medresesi, Mehmed Emin Ağa Medresesi, Çarşı Camii Daru’lkurrası,

Hüsam Paşa Daru’l-kurrası, Kadın Ana Daru’l-kurrası eğitim-öğretimin

devam ettiği kurumlardır. Öte yandan Evliya Çelebi tarafından on bir mektep olduğu

zikredilmesine rağmen Ayverdi dört mektebin ismine ulaşabildiğini aktarmıştır.

Bunlar; Cuma Mahallesi Mektebi, Kara Kadı Mektebi, Mustafa Efendi Mektebi,

Sinan Bey Mektebi’dir131.

Ayverdi’nin eserinde aktarılan Kalkandelen’deki eğitim kurumları olarak,

Hacı Ali İsa Mektebi, Sinan Voyvoda Mektebi, Yukarı Çarşı Medresesi ve ismi

bilinmeyen üç medreseden söz edilmektedir. Saat Medresesi ve Köprü Medresesi

maarif salnamelerinde ismi zikredilenler arasındadır.132 Koçana’da Maden Emini

Hasan Bey Medresesi, Kumanova’da Eski Medrese ve İbrahim Bey Mektebi,

Kratovo’da Sufi Mehmed Paşa Medresesi bilinen diğer eğitim kurumlarındandır.133

Radovişte’de Cami-i Kebir ve Cami-i Cedid Medreseleri, Palanka’da Bayram Paşa

Medresesi maarif salnamelerinde ismi geçen medreseler arasındadır134.

İsimleri zikredilen bu medreselerde eğitim gören ya da görev yapan ulema

ikinci bölümde ele alınacaktır. Bunun yanında ulemanın biyografilerinde zikrettikleri

mektep ve medreselerin isimlerine de yer verilecektir.

B. MÜDERRİSLER

1. İshak Bey Medresesi Müderrisleri

İshak Bey Medresesi, Üsküp medreseleri içerisinde paye olarak en üstte

bulunmaktadır. Bunun yanında ilmiye sınıfından dikkat çeken isimlerin müderrislik

yapmasından dolayı önemli sayılmaktadır.

130 Salnâme-i Nezaret-i Maarif-i Umumiye, İstanbul: Matbaa-i Amire, 1317/1899, s.1338-1339.

131 Ayverdi, a.g.e., s.65-66.

132 Salnâme-i Nezaret-i Maarif-i Umumiye, 1317/1899, s.1340.

133 Ayverdi, a.g.e., s.78, 85, 87, 93.

134 Salnâme-i Nezaret-i Maarif-i Umumiye, 1317/1899, s.1338-1339.

39

Müfret Şücâ ismiyle tanınan Şücâeddin İlyas Efendi, II. Murad döneminde bu

medresede 40 yıl müderrislik yapmasından dolayı “Üsküp Şeyhi” olarak meşhur

olmuştur135. Ahmet Suphi Furat, Molla Şücâeddin İlyas’ın İshakiye Medresesi’nin ilk

müderrisi olabileceğini aktarmıştır136. Taşköprülüzâde ise eserinde Molla Zeyrek’in

Molla Şüca’dan uzun yıllar ders okuduğunu yazmıştır137.

Fatih devrine gelindiğinde dönemin tanınmış simalarından Hızır Bey’in oğlu,

Yakup ve Sinan Paşaların kardeşi olan Ahmet Paşa, 40 akçe ile Semâniye

medreselerinden birine müderris olarak tayin edilmiştir. Fakat kardeşi Sinan Paşa’nın

vezirlikten azledilmesi üzerine Ahmet Paşa da Sahn müderrisliğinden alınarak Üsküp

İshak Bey Medresesi’ne tayin edilmiş, aynı zamanda kendisine Üsküp kadılığı görevi

de verilmiştir138. II. Bayezid döneminin bilinen isimlerinden Hatipzâde, Hocazâde ve

Sinan Paşa’dan ders okumuş, Sarı Gürz Nureddin Efendi ise Edirne ve Bursa

medreselerinde görev yaptıktan sonra Üsküp İshak Bey Medresesi’ne tayin

edilmiştir. Daha sonra Sahn-ı Seman Medreseleri’nden Başkurşunlu Medresesi’ne

gönderilen müderris, Sultan Selim Han döneminde de İstanbul kadılığı yapmıştır.

Taşköprülüzâde’nin aktardığına göre, kendisinin fıkıh ilmine dair el-Murtazâ isimli

bir risalesi vardır139.

Yavuz Sultan Selim Han döneminin önemli simalarından olan ve

Kemalpaşazâde adıyla ünlenen Şeyhulislam İbn Kemal Efendi, Edirne Taşlık

Medresesi’nde görev yapmasının ardından Üsküp İshak Bey Medresesi’ne müderris

olarak atanmıştır. Ardından Edirne, Sahn ve II. Bayezid medreselerinde görev

yapmıştır. Kanuni döneminin de en ünlü isimlerinden olan Kemalpaşazâde’ye

“Müftî’s-Sekaleyn” unvanı verilmiştir. Kelam, fıkıh gibi ilimlerde verdiği eserlerin

yanında tarih alanında ise meşhur “Tevârih-i Âl-i Osman” isimli eseri vardır140.

Üsküp İshak Bey Medresesi’nde müderrislik yapmış meşhur isimlerden bir

diğeri ise Taşköprülüzâde olarak tanınan İsâmüddin Ahmed Efendi’dir. 1529

135 Baltacı, a.g.e., c.1, s. 493.

136 Ahmed Suphi Furat, “Üsküp Medresesinde Hocalık Yapmış Osmanlı Alimler”, GDAAD, sy.12

(1982-1998), İstanbul, 1998, s.91.

137 Taşköprülüzâde, Eş-Şakâiku’n-Nu‘maniyye Fî Ulemâi’d- Devleti’l Osmâniye, neş. Ahmed Subhi

Furat, İstanbul: Edebiyat Fakültesi Basımevi, 1985, s.108.

138 Taşköprülüzâde, a.g.e., s.178; Baltacı, a.g.e., s.290.

139 Taşköprülüzâde, a.g.e., s.298-299; Baltacı, a.g.e., s.615-616.

140 Taşköprülüzâde, a.g.e., s.378-379; Baltacı, a.g.e., s.383.

40

senesinde yevmî kırk akçeyle bu medreseye atanmıştır. Taşköprülüzâde bu

medresede hangi eserleri okuttuğunu şöyle ifade etmektedir:

“Dokuz yüz otuz altı yılı Zilhicce ayında Üsküb İshakiye Medresesi’ne

müderris olarak tayin olundum. Oraya gittikten sonra Ramazan ayında

Kitabu’l-Mesâbîh ve Kitabu’l-Meşârık’ı başından sonuna kadar

okuttum. Yine orada et-Tavzîh kitabını başından sonuna kadar,

Sadrü’ş-şerîa’nın Şerhu’l-Vikâye adlı eserinin bey‘ bölümünü başından

sonuna kadar okuttum. Yine orada Seyyid Şerîf’in Şerhu’l-Ferâiz’ini

okuttum. Şerhu’l-Miftâh’ı da Beyân sanatının başından kitabın sonuna

kadar okuttum”141.

Ayrıca Taşköprülüzâde, Şakâik ve Târih-i Kebîr isimli eserlerini Üsküp’te

bulunduğu dönemde yazmıştır142.

Üsküp’te müderrislik görevini yapanlar yanında Üsküp doğumlu olan meşhur

isimler de vardır. Bunlardan en çok tanınanı İshak Çelebi b. İbrahim Üskübî’dir. I.

Selim döneminin meşhur şair ve âlimlerinden biri olan İshak Çelebi, Üsküp

medresesinde müderrislik yapmıştır143. Sahn-ı Seman, Edirne Dârülhadis’i gibi

meşhur medreselerde görev yaptıktan sonra Şam kadısı olarak tayin edilmiştir144.

İshakiye medresesi, Üsküp medresesi, İshak Bey medresesi ya da İshak Paşa

medresesi olarak isimlendirilen bu medresede görev yapmış diğer müderrisler;

Leyszâde Pîr Ahmed, Mimarzâde Muhyiddin Mehmed, Kırtaszâde Muhyiddin

Efendi, Taşköprülü Muslihuddin Mustafa Efendi145, Arapzâde Abdülbâki Efendi,

Zeyrekzâde Paşa Çelebi, Hayreddin Efendi, Şemseddin Efendi, Abdülkerim Efendi,

Mahmud Efendi, Şeyh Hüsam Efendi’dir146.

141 Taşköprülüzâde, a.g.e., s.557.

142 Asım, a.g.e., s.47.

143 Taşköprülüzâde, a.g.e., s.474; İsmet Parmaksızoğlu, “Üsküplü İshak Çelebi ve Selimnâmesi”,

Tarih Dergisi, sy.5-6 (1951-52), s.124-125.

144 Taşköprülüzâde, a.g.e., s.474; Baltacı, a.g.e., s.627.

145 Şakâik’un-Nu‘mâniye ve Miftâhu’s Saâde eserlerinin yazarı meşhur Taşköprülüzâde İsâmüddin

Ahmed Efendi’nin babasıdır.

146 Baltacı, a.g.e., s.493-494. Ayrıntılı bilgi için bakınız: Taşköprülüzâde, Eş-Şakâiku’n-Nu‘maniyye

fî ulemâi’d- devleti’l Osmâniye.

41

2. İsa Bey Medresesi Müderrisleri

Alâeddin Efendi bu medresede müderris olarak görev yapıyorken berâtsız

müderris olduğu anlaşıldığı için 1581 senesinde görevden alınmıştır. Yerine günlük

50 akçe ve müftülük makamı verilerek Hayreddin Efendi atanmıştır. 1587 senesinde

Niğbolu Kadı İvaz Medresesi’nden ayrılmış olan Ahmed Efendi, yevmî 50 akçeyle

İsa Bey Medresesi’nde göreve başlamıştır. Kendisine Üsküp müftülüğü verilmiş ve

yevmiyesi 60 akçeye çıkarılmıştır. 1589 senesinde Hezargrat’taki İbrahim Paşa

Medresesi’nden ayrılmış olan Pîrî Mehmed Efendi yevmî 70 akçe ve müftülük

göreviyle bu medreseye tayin edilmiştir147.

17. yüzyıla ait atama kayıtlarında İsa Bey medresesinde görev yapan

müderrislere günlük 100 akçe verildiği tespit edilmiştir148.

C. KADI VE MÜFTÜLER

Müderrislik görevi dışında müftülük ve kadılık mesleği de ilmiye mesleği

içerisinde önemli bir yer tutmaktadır.

Kadılıklar; mevleviyet kadılıkları, yevmî 499-400 akçeli olanlar ve

kadıaskerin yetkisi dâhilindeki kadılıklar şeklinde sınıflandırılmıştır. Kadıaskerlerin

yetki alanı altında bulunan kadılıklar Rumeli, Mısır ve Anadolu kadılıklarıydı.

Rumeli kadılıkları ise; Sitte-i Âliye, Ûla, Karîb ile’l-Ûlâ, Sâniye, Karîbe ile’s-Sâniye,

Sâlise, Râbia, Karîb ile’r-Râbia, 200-150 arası mansıplar, Karîbe ile’l-Menâsıb, 150-

130 arası mansıplar, 130-100 arası mansıplar şeklinde derecelendirilmiştir. Üsküp, en

üst rütbede olan sitte-i âliye kısmında olup yevmî 300 akçelik kadılıktı149.

Bu bölgede kadılık yapan isimlere örnek olarak, Şeyh Lütfullah Efendi’den

bahsedilebilir. Hoca Efendi’den mülâzim olduktan sonra 40 akçe ile Silivri’de

bulunan Piri Paşa Medresesi’ne atandı. 1586 senesinde on akçe terakki alarak hariç

rütbesine yükseltildi. Babası Rumeli kadıaskeri olan Zekeriya Efendi’ydi.

Mevâlîzâdelerden olduğu için kendisine itibar edilmekteydi. Bu sebeple 1589

147 Baltacı, a.g.e., s.490-492.

148 İnbaşı-Kul, a.g.e., s.8

149 Yasemin Beyazıt, Osmanlı İlmiye Mesleğinde İstihdam (XVI. Yüzyıl), Ankara: Türk Tarih Kurumu

Yayınları, 2014, s.180-182.

42

senesinde 300 akçeyle Üsküp kadısı olarak atandı. Kadılık bölgesine Kumanova ve

Kratova nahiyeleri de eklendi ve müfettişlik görevi verildi150.

1591 senesinde Üsküp kadılığının boşalması üzerine daha önce burada görev

yapmış ve dört yıl infisâli bulunan Mevlana Kemaleddin’in atandığı bilinmektedir151.

Üsküp’te müftülük yapmış kişilere bakıldığında öne çıkan isimlerden biri Pîr

Mehmed Üskübî’dir. Üskübî, devşirme çocuğu olarak İstanbul’da dünyaya gelmiştir.

İlk zamanlar dervişlik yoluna girip Bektaşilere katılsa da daha sonra ders okumaya

başlamış ve Çivicizâde Mehmed Efendi’ye mülazim olmuştur. Maktul İbrahim Paşa

Medresesi’nde müderrislik yaptıktan sonra Üsküp müftüsü olarak tayin edilmiş ve

burada uzun yıllar hem müftülük hem de müderrislik görevinde bulunmuştur. 1611

senesinde Üsküp’te vefat etmiştir. En önemli eserlerinden biri Muînü’l-müftî fi’lcevâb

ale’l-müsteftî (Fetâvâ-yı Üskûbî, Fetâvâ Kör Müftî) isimli eseridir. Sık

müracaat edilen ve döneminin muteber eserlerinden kabul edilen bu kitabın

kütüphanelerde otuzdan fazla yazma nüshası bulunmaktadır152. Süleymaniye

Kütüphanesi Âşir Efendi Koleksiyonu’nda bulunan yazması incelenmiş olup eserin

fıkıh eseri sistematiğine göre düzenlendiği, kitabu’s-salât, kitabu’t-taharet gibi

kısımlara ayrıldığı ve ilk sayfada bu bölümlerin sayfa numaraları verildiği tespit

edilmiştir Müellif, mes’ele yazıp soruyu sormuş, el-cevab kısmında da fetvasını

vermiştir.

Klasik dönemde meşhur Üsküplü âlimlerden biri Altıparmak Mehmed

Efendi’dir. Üsküp’te doğmuş ve ilk eğitimini burada tamamladıktan sonra

Bayramiyye tarikatına bağlanmıştır. Ardından İstanbul’a gelerek Fatih Camii’nde

hadis ve tefsir dersleri okutmuştur. Uzun yıllar İstanbul’da bulunduktan sonra

Kahire’ye gitmiş ve vefatına kadar bu şehirde ilim ile meşgul olmuştur. 1623

senesinde vefat etmiş ve kendi yaptırdığı mescidin avlusuna defnedilmiştir. Arapça

ve Farsça’dan tercüme ettiği eserleri bilinmektedir153.

150 Beyazıt, a.g.e., s.224.

151 Beyazıt, a.g.e., s.124.

152 Şükrü Özen,“Pîr Mehmed Üskübî”, DİA, c.34, İstanbul: TDV Yayınları, 2007, s.276-277.

153 Bursalı Mehmet Tahir Efendi, Osmanlı Müellifleri 1299-1915, haz. Ali Fikri Yavuz, İsmail Özen,

İstanbul: Meral Yayınları, 1925, c.1, s.239-240; Adnan Karaismailoğlu, “Altıparmak Mehmed

Efendi”, DİA, c. 2, İstanbul: TDV Yayınları, 1989, s.592.

43

Üsküp kadıları arasında Üsküplü olmamasına rağmen Üskübî olarak meşhur

olmuş bir isim dikkat çekmektedir. Üveys b. Mehmed el-Alaşehrî el-Üskübî,

Manisa/Alaşehir doğumlu, asıl ismi Üveys olup Veysî diye meşhur olmuştur. Mısır’a

tayin edilen Mehmet Şerif Paşa’nın divan katipliği, Alaşehir, Aydın, Tire, Akhisar,

Saruhan emvâl-i hâssa müfettişliği, ardından Macaristan seferinde Ordu-yı Hümâyun

kadılığı yapmıştır. 1605 senesinde Üsküp kadılığına tayin edilmiştir. Görevden

azledilmiş, tekrar atanmış, 1613 senesinde üçüncü defa tekrar tayin edilmiştir. Birkaç

defa azledilip tekrar Üsküp’e atanmış olan Veysî, 1625 senesinde yedinci defa Üsküp

kadısı olarak tayin edilmiş ve bu son görevinden de azledilmiştir. Üsküp’te bu

şekilde uzun yıllar kadılık yapmasından dolayı Veysî-i Üskübî diye meşhur olmuştur.

1628 senesinde Üsküp’te vefat etmiştir. Veysî, sanatlı nesir alanında Türk

edebiyatında en güçlü isimlerden sayılmaktadır154. Siyer-i Veysî diye meşhur olmuş

“Dürretü’t-tâc fî sîreti sâhibi’l-mi‘râc” isimli eseri ilk Türkçe telif siyer eseri olarak

kabul edilmektedir155. Mekke ve Medine şeklinde iki kısma ayrılmış olan eseri Bedir

muharebesine kadar yazabilmiş, tamamlamaya ömrü vefa etmemiştir. Eser üzerine

Şair Nâbî ve Nazmizâde Bağdadî tarafından zeyl yazılmıştır156. Veysî’nin

Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki önemli eserlerinden bir kaçı şunlardır: Hâbnâme,

Kasâid ve Eş‘ar, Divân, Şehadetnâme-i Veysî, Hediyyetü’l-Muhlisîn, Tevbenâme,

Münşeât, Fütûh-ı Mısır.

18. yüzyılda isminden bahsettiren Üsküplü âlimlerden biri Vahdetî Osman

Efendi’dir. Edirne’ye yerleşmesinden dolayı Edirnevî olarak da tanınmıştır. Şeyh

İsmail Hakkı Efendi’nin halifelerindendir. Kendisinin “Mühtedi’l-Enhur ilâ

Mültekâ’l-Ebhur” isimli yazdığı Mülteka şerhi fıkıh alanındaki yetkinliğini de

göstermektedir157. Şerhu Erba‘îne Hadis, Divân-ı Vahdetî isimli yazma eserleri de

Süleymaniye Kütüphanesi’nde bulunmaktadır.

Üsküp’ün ilim geleneği içerisindeki yerine işaret etmek amacıyla bahsedilen

meşhur medreseleri ve müderrisleri diğer yandan müftülük ve kadılık yapmış belli

başlı kişilerin isimleri kısaca bu şekildedir. İlmiye sınıfı içerisinde bu bölgede görev

154 Mehmed Süreyya, Sicill-i Osmanî (Osmanlı Ünlüleri), haz. Nuri Akbayar, sad. Seyit Ali

Kahraman, c.5, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1996, s.1664; Bayram Ali Kaya, “Veysî”,

DİA, c.43, İstanbul: TDV Yayınları, 2013, s.76.

155 Mustafa Erkan, “Dürretü’t-Tâc”, DİA, c.10, İstanbul: TDV Yayınları, 1994, s.33.

156 Bursalı Mehmed Tahir, a.g.e., c.2, s.424.

157 Bursalı Mehmed Tahir, a.g.e.,c.1, s.217.

44

yapmış kişilerin biyografileri ayrıntılı bir şekilde Taşkörülüzade’nin Şakaik, Mehmed

Süreyya’nın Sicill-i Osmânî, Mehmet Zeki Pakalın tarafından hazırlanan Sicill-i

Osmânî Zeylleri ile Bursalı Mehmed Tahir’in Osmanlı Müellifleri gibi eserlerde yer

almaktadır.

Kısacası Üsküp, siyasî, idarî ve sosyal anlamda Rumeli toprakları içerisinde

merkezî bir konumdaydı. Osmanlı ilmiye geleneği içerisinde Rumeli’nin en canlı

merkezlerinden biri sayılmaktaydı. Yaptırılan medreseler ve bölgede görev yapan

ulemanın katkısıyla ilmî bir gelenek oluşmuştu. İkinci bölümde bu geleneğin devamı

olarak Osmanlı’nın son döneminde bu bölgede görev yapmış ya da bu bölgede doğup

Osmanlı’nın başka coğrafyalarında görev verilen ulema ele alınacaktır.

45

İKİNCİ BÖLÜM

OSMANLI EĞİTİM-ÖĞRETİM SİSTEMİ İÇERİSİNDE

ULEMANIN DURUMU

46

I. SON DÖNEM OSMANLI MEDRESELERİ VE ULEMASI

HAKKINDA KISA BİR DEĞERLENDİRME

Osmanlı Devleti modernleşme ile birlikte devletin birçok farklı kurumunda

olduğu gibi eğitim alanında da yeniliklere başvurmuştur. II. Mahmud dönemi

itibariyle reformlar çerçevesinde yeni eğitim öğretim kurumları tesis edilmiştir. Yeni

mekteplerin kurulduğu bu dönemde medreseler ihya hareketinin dışında bırakılmıştır.

Açılan yeni eğitim kurumlarının mektepli-medreseli şeklinde iki farklı zihniyeti

doğurduğu anlaşılmaktadır. Osmanlı’nın yüzyıllardır ilim geleneğini taşıyan

medreseler için II. Abdülhamid döneminde sunulan layihalarla ıslah hedeflenmiştir.

İstanbul ve taşra medreselerinin ders programlarında değişikliklere başvurulmuştur.

Bu dönemde bizzat medrese mezunlarının bu kurumları eleştirdiğine şahit

olunmaktadır. Fakat medreseler hakkında esas ıslah hareketleri II. Meşrutiyet

sonrasında başlatılacaktır.

Zeki Salih Zengin son dönem eğitim kurumlarını ele aldığı eserlerinde

medreselerin 16. asırdan itibaren gerileme ve çökme dönemine girerek ihtiyaçlara

cevap veremediğini, en iyi dönemlerinde İbn Kemal, Ebu Suud gibi isimler yetiştirse

bile asla Gazali, İbn Sina seviyesine ulaşamadıklarını söylemektedir. Medreselerin

adlî, idarî personel yetiştirme ve dinî eğitim verme fonksiyonlarından son dönemde

sadece din eğitimi fonksiyonu kaldığını iddia etmektedir. Fakat yeni reform sistemi

içerisinde bu fonksiyonu bile yerine getiremeyen medreselerin sistem dışında

bırakılıp kendini asla yenileyemediğini ifade etmektedir158.

Diğer yandan İsmail Kara ve Fatih M. Şeker eserlerinde bu iddianın aksini

ileri sürmektedir. Kara, medreselerin tıpkı Osmanlı gibi çökmüş değil, durdurulmuş

olduğunu söylemekte ve medrese çıkışlı biri olan Cevdet Paşa için şu ifadeleri

kullanmaktadır:

“Osmanlı modernleşmesinin en önemli ve hacimli kanunlaştırma ve

hukuk müdevvenatı hazırlamakla görevlendirildiği güne kadar fıkıhla,

hukukla özel olarak ilgilenmiş değildi. Ortaya koyduğu, koyabildiği

eserler ortada; muhteva, dil, teknik özellikler, eski-yeni dengesi, mevcut

158 Zengin, II. Meşrutiyet…, s.15-28.

47

ihtiyaçları karşılama ve temayülleri cevaplama açıları mükemmel.

Osmanlı Tarihi yazmakla görevlendirildiği zamanda da tarih özel ilgi

alanlarına dahil değildi. Osmanlı Devleti’nin en kritik dönemini

yazmasına rağmen Tarih-i Cevdet’in başarısı ortada. (…) Tek örnek bu

değil. Elmalılı Hamdi Efendi Hak Dini Kuran Dili adlı tefsirini

yazmaya koyulduğu zaman, zihni melekelerini ve çalışma gücünü fıkıh

sahasında yoğunlaştırmıştı. Fıkıh Kamusu yazma gayretlerinin semere

vermesine gözünü dikmişti. Kaderin cilvesiyle TBMM’nin bir kararı

onu tefsir yazmaya sürükledi. Kadere rıza verdi, oturdu ve tefsir

vadisinde kimsenin göz ardı edemeyeceği, müstağni kalamayacağı bir

eser ortaya koydu.”

Görüldüğü üzere Kara, medreselerin çökmediğine dair tezini Elmalılı Hamdi

Yazır örneği ile de desteklemektedir159.

Fatih M. Şeker ise Modernleşme Devrinde İlmiye isimli eserinde İbnülemin

ve Cevdet Paşa örnekleri üzerinden medreselerin Cumhuriyet döneminde telakki

edildiği şekilde çürümüş olduğu iddialarını reddetmektedir. Cevdet Paşa gibi

donanımlı bir kimsenin Osmanlı’nın son dönem medreselerinde yetiştiğini şu şekilde

ifade etmektedir:

“Cumhuriyet döneminde medreselerin çürüdüğü iddialarının afâkı

tuttuğu bir atmosferde, hadisenin iç yüzünü Yahya Kemal ve İsmail

Kara ile beraber fark edenlerden biri olan Tanpınar’ın işaret ettiği

gibi, medrese pıhtılaştığı devirde bile büyük imkânlar hazinesine,

Cevdet Paşa çapında âlimler çıkarabilecek vasıflara sahiptir. O ele

aldığı mevzuların hiçbirisine doğrudan ihtisası olmamasına rağmen

hepsinin üstesinden gelmesini doğrudan medreseye borçludur”160.

Şeker, medreselerin çöktüğü tezine karşı Mustafa Sabri’den alıntı yaparak

“eğer ilmiyeden eser kalmışsa yine medreselerde ve medreseler sayesinde kalmıştır”

159 İsmail Kara, Şeyh Efendinin Rüyasındaki Türkiye, İstanbul: Dergah Yayınları, 2016, s.158-159.

160 Fatih M. Şeker, Modernleşme Devrinde İlmiye Cevdet Paşa-İbnülemin Örneği, İstanbul: Dergah

Yayınları, 2015, s.68-69.

48

ifadesine yer vermekte ve medrese sisteminin son dönemde Cevdet Paşa gibi bir âlim

yetiştirebildiğini vurgulamaktadır161.

Cevdet Paşa üzerinden yürütülen son dönem medreseleri hakkındaki diğer bir

tez ise Richard Chambers’a aittir. Chambers, medreseler için şunları söylemektedir:

“Tanzimat’ın ilk yıllarında medreselerde gerçekten eğitimli, kendisini

mesleğine adamış hocalar; İstanbul’da özel ders almak isteyen

öğrencilerin bulabileceği belli bir sayıda ulema hala vardı. Her şeye

rağmen, bir öğrenci, Ahmed Efendi’nin yaptığı gibi hocalarını çok

dikkatli seçerse ve yaygın değerlerini aşmak için çabalarsa mükemmel

bir eğitim alması mümkündü”162.

Son dönem Osmanlı medreseleri ve yetiştirdiği ulema hakkındaki tezler

bahsedildiği şekliyle iki ayrı yönde ilerlemiştir. Bu bölümde amacımız, Osmanlı’nın

son döneminde ciddi karışıklıkların yaşandığı Rumeli’de medreselerin durumunu, bu

medreselerden yetişen ulemanın konumunu ve bu bölgede görev yapmış ulemayı

tespit etmektir. İncelemenin temel kaynağı Üsküp’te doğmuş ve görev yapmış

müderris, müftü, kadı gibi ilmiye ricalinden kırk bir kişinin* Sicill-i Ahvâl

dosyalarıdır. Bunun yanında bazı isimlerin ilmiyedeki ilerleyişleri de tarik defterleri

üzerinden takip edilmiştir. Bunlar dışında Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi’nde

isimleri zikredilen fakat sicill-i ahvâl ve tarik defterinde ismi bulunmayan onlarca

isim de değerlendirmeye alınacaktır.

II. DOĞUM YERLERİ BAKIMINDAN ÜSKÜP’TE GÖREV YAPAN

ULEMA

Üsküp uleması olarak ele alınan grup içerisinde Üsküp ve kazalarında

doğmuş, fakat memleketin farklı coğrafyalarında görev yapmış isimlerin yanında,

Osmanlı’nın diğer bölgelerinde doğmuş, ancak Üsküp’te görev yapmış isimler de yer

alacaktır. Ulemanın doğum yerlerinin ele alınması, ilmiye istihdamında nasıl bir

161 Şeker, a.g.e., s.80-81.

162 Richard L. Chambers “Bir Ondokuzuncu Yüzyıl Âlimi Ahmed Cevdet Paşa’nın Eğitimi” çev. Esen

Başara, Türkiye Günlüğü, Eylül-Ekim 1997, s.47.

* Tezde biyaografilerine müracaat edilen ulema sayısı aslında 37’dir, ancak bunlardan 4’ü hem

Üsküp’te doğan hem de burada görev yapan kişiler oldukları için ayrı ayrı ele alındığında 41 saysına

ulaşılmaktadır.

49

sistem işlendiğini göstermesi açısından önem arz etmektedir. Üsküp doğumlu olup

Arap coğrafyalarında görev yapanlar olacağı gibi söz gelimi Konya doğumlu olup

Üsküp’te görev yapmış isimlere de rastlanacaktır.

Öncelikle son dönem Üsküp uleması hakkında genel bir bilgi edinebilmek

için doğdukları yerler bakımından bir liste sunmak istiyoruz:

Abdürreşid Efendi, Hacı Kemal Efendi ve Mehmed Vehbi Efendi Üsküp

doğumlu olup burada okumuş ve görevlerini de memleketlerinde ifâ etmişlerdir.

Mehmed Cemil Efendi

(h.1279/m.1862-63)

Üsküp

Mehmed Esad Efendi

(h.1276/m.1859-60)

Üsküp

Hafız Behçet Efendi (1273) Üsküp

Hayreddin Efendi

(h.1287/m.1870-71)

Üsküp

Ali Efendi

h.1243/m.1827-28)

Üsküp

Said Efendi Üsküp

Abdülkerim Efendi

(r.1282/m.1866)

Üsküp

Mehmed Emin Efendi

(r.1278/m.1862-83)

Üsküp

Abdülhamid Hulusi Efendi

(h.1265/m.1848-49)

Bosna

Ahmed Nazif Efendi (1262) Taşköprü

Ali Rıza Efendi

(h.1235/m.1819-20)

Lofça

Eyüp Efendi Preşova

İsmail Sıdkı Efendi (1282) Tekfurdağı

Hasan Tahsin Efendi

(h.1277/m.1860-61)

Antalya

Mehmed Arif Efendi (1246) İstanbul

Mehmed Efendi

(h.1280/m.1863-64)

Siroz

Nuh Necati Efendi

(h.1286/m.1869-70)

Preşova

Mehmed Rüşdü Efendi

(h.1267/m.1850-51)

Ergiri

Abdürreşid Efendi

(h.1282/m.1865-66)

Üsküp

Hacı Kemal Efendi Üsküp

Hasan Fehmi Efendi

(h.1273/m. 1856-57)

Üsküp

Mehmed Vehbi Efendi (1284) Üsküp

Şeyh Ahmed Efendi

(r.1284/m.1868-69)

Üsküp

Adem Hilmi Efendi

(h.1282/m.1865-66)

Üsküp

Halid Haki Efendi Üsküp

İdris Hıfzı Efendi (1292) Üsküp

İsa Ruhi Efendi

(h.1280/m.1863-64)

Üsküp

İsmail Hakkı Efendi (1280) Üsküp

Mehmed Hilmi Efendi

(r.1284/m.1868-69)

Üsküp

Mehmed Hurşid Efendi (1286) Üsküp

Mehmed Vehbi Efendi

(h.1284/m.1867-68)

Üsküp

Ömer Atıf Efendi

(h.1289/m.1872-73)

Üsküp

Recep Cudi Efendi

(h.1276/m.1859-60)

Üsküp

Recep Rüşdü Efendi

(h.1250/m.1834-35)

Üsküp

Ömer Atıf Efendi

(r.1289/m.1873-74)

Üsküp

Hüseyin Efendi

(h.1245/m.1829-30)

Üsküp

Hüseyin Hüsnü Efendi

(h.1286/m.1869-70)

Üsküp

Tablo 1: Doğum yerlerine göre ulemanın isim listesi

50

Hasan Fehmi Efendi (Arslan) Üsküp doğumlu olup Üsküp müftülüğü yapmış, fakat

Balkan Harbi çıkması üzerine göç etmiş ve İnegöl müftüsü olarak görevine devam

etmiştir. Mehmed Emin Efendi163 ve Abdülkerim Efendi164 ise Üsküp doğumlu olup

hem Üsküp’te hem de farklı bölgelerde görev yapmış isimlerdir165.

İştip doğumlu Hüseyin Efendi ve Mehmed Es’ad Efendi memleketinde

müftülük ve müderrislik görevlerinde bulunmuş iken Hüseyin Hüsnü Efendi ise

Rodos, İmroz, Selanik’e bağlı Katrin kazası, Adana vilayetine bağlı Feke kazası ve

son olarak da kendi memleketi olan İştip kazasında görevlerde bulunmuştur. Bir

diğer İştip doğumlu olan Mehmed Cemil Efendi ise Rumeli’nin küçük kazaları olan

Koçana ve Gostina kazalarında görev yapmıştır166.

İncelenen ulema grubu içerisinde Kalkandelen doğumlu olup İstanbul’da

görev yapan ve ilmiyede üst derecelere çıkan isimler dikkat çekmektedir. Fatih

dersiamlığı yapmış, İstanbul ruusuna sahip Kalkandelenli İsmail Hakkı Efendi bu

isimler arasındadır. Sicill-i Ahvâl dosyasında yer alan bilgiye göre kendisi

medreselerin kapatılmasına kadar Süleymaniye medreselerinde müdüriyet görevinde

bulunmuştur. Kürsü şeyhi olarak görev yapan ve Darü’l Hilafeti Aliyye

medresesinde çalışan Mehmed Vehbi Efendi, Fatih dersiamı olan Adem Hilmi

Efendi, Makriköy müftüsü olan İdris Hıfzı Efendi ise Dersaadet’te ilmiye saflarında

kariyerine devam edenler arasındadır167.

İstanbul’da kalarak ilmiyede ön sıralarda yükselen isimlerden bir diğeri ise

Kalkandelenli Receb Rüşdü Efendi olmuştur. Kendisi Süleymaniye medreselerine

kadar yükselmiş ve huzur derslerinde yerini almıştır168.

İlmiye sınıfı içerisinde yapılan atamalarda bölgeler arasında sirkülasyon

yaşandığı için Üsküp’te görev yapmış isimler arasında Bosnalı Abdülhamid Hulusi

Efendi, Taşköprülü Ahmed Nazif Efendi, Lofçalı Ali Rıza Efendi, Akseki doğumlu

163 Sadık Albayrak, Son Devir Osmanlı Uleması (İlmiye Ricalinin Teracim-i Ahvali), c.3, İstanbul:

Medrese Yayınları, 1980, s.197-198.

164 Albayrak, Son Devir Osmanlı Uleması, c.1, s.138-139.

165 MA. USAD. No:5626 Abdürreşid Efendi; No:4614 Hacı Kemal Efendi; No:83 Mehmed Vehbi

Efendi; No:4613 Hasan Fehmi Efendi.

166 MA.USAD. No:4705 Hüseyin Efendi; No:1611 Hüseyin Hüsnü Efendi; No:4728 Mehmed Cemil

Efendi; No:1839 Mehmed Esad Efendi.

167 MA.USAD. No:3767 İsmail Hakkı Efendi; No:5311 Mehmed Vehbi Efendi; No:3544 Adem Hilmi

Efendi; No:1560 İdris Hıfzı Efendi.

168 MA.USAD. No:121 Receb Rüşdü Efendi.

51

Hasan Tahsin Efendi gibi isimlere rastlanmaktadır169. Fakat dikkat çekilen husus

incelenen isimler arasında bu bölgede görev yapmış kişilerin kahir ekseriyetinin

Rumeli kökenli olmasıdır. Bunun sebepleri arasında ise çok uluslu bir yapıya sahip

olan bu coğrafyaya yerel dillere hâkim olan bu bölgeden isimlerin atanmasıyla

yaşanacak dil problemlerinin önlenmesi sayılabilir.

Grafik 1: İncelenen ulema grubunun doğum yeri oranı.

III. İLİM YOLUNDA AİLE ETKİSİ

Taşra ulemasının ilmiye ricali arasındaki yerini incelerken en önemli

faktörlerden birinin aile etkisi olduğu şüphesizdir. Bilindiği gibi Osmanlı uleması

arasında aileden ilmiyeye girme -beşik uleması- gibi yapılar oluşmuştur170. Ailenin

ilmiye mensubu olması durumunda müderrisin taşraya değil de merkezî bir

medreseye atanması söz konusu olabiliyordu. Öte yandan sosyal kökenleri sayesinde

kişinin kariyerinde ilerlemesi ve diğer talebelere nazaran hocalara ulaşıp icâzetnâme

alması daha kolaydı. Örneğin Mehmed Arif Efendi, babası nüvvâbtan olup

İstanbul’da meşhur bir aileye mensuptur. Rumeli’de birçok kazada görev yaptıktan

sonra Süleymaniye müderrisliğine kadar yükselmiştir. Fakat Mehmed Arif Efendi

incelenen ulema arasında istisna örneklerdendir171.

169 MA.USAD. No: 2678 Abdülhamid Hulusi; No:224 Ahmed Nazif Efendi; No:300 Ali Rıza Efendi;

No:171 Hasan Tahsin Efendi.

170 Osmanlı ilmiye sistemine ailenin etkileri hakkında ayrıntılı okuma için bakınız: Madeline C. Zilfi,

Dindarlık Sonrası Osmanlı Uleması Klasik Dönem Sonrası 1600-1800, çev. Mehmet Faruk

Özçınar, Ankara: Birleşik Yayınları, 2008.

171 MA.USAD. No:724 Mehmed Arif Efendi.

2

7

1

27

0

5

10

15

20

25

30

Anadolu Vilayet kazaları Diğer Rumeli Vilayet

kazaları

İstanbul Üsküp

Kişi Sayısı

52

Ailesi köyde çiftçilik yapan Adem Hilmi Efendi, Fatih dersiamlığı yaparken

babası tüccar olan Receb Rüşdü Efendi ise Fatih medreselerinde ders verdiği

dönemde padişahın huzur derslerine katılmış, aynı zamanda kendisine Kuds-i Şerîf

payesi verilmiştir172. Bu isimler taşradan gelen ulemanın İstanbul’da yükselebildiğine

örnektir. Ulema içerisinde babası ilmiyeden olanların sayısı çoğunluktadır. İlmiyeden

olanların görevleri kadı, nâib, müftü, imam şeklindedir. Hepsi de taşrada görev

yapmışlardır. Diğer meslek grupları ise esnaf, mahkeme-i şeriyye muhzırı; ayrıca

çiftçi ve rençber gibi ziraatle meşgul olanlar ile toprak sahibi olan ashâb-ı alâka173

olarak zikredilebilir.

İlmiye sınıfı içerisinde taşra kökenli ulemanın da merkezî ulema arasına girip

İstanbul’da yükseldiği ve ilmiyenin üst kademelerine çıkabildiği tespit edilmiştir.

Fakat bunlar istisnai durum olarak kalmakta, çoğunluk taşrada görev yapmaktadır.

IV. EĞİTİM-ÖĞRETİM SÜREÇLERİ

A. MEKTEP EĞİTİMİ

Osmanlı eğitim sistemi içerisinde çocuklar evde ailelerinden ya da camide bir

hoca efendiden ilk eğitimlerini alıyorlardı. Genellikle mahalle içerisinde cami ve

medreselerin civarına inşa edilen mahalle mekteplerinde Kur’ân-ı Kerim, tecvid,

hüsn-i hat, fıkıh, edeb-ahlak ve İslam dini gibi temel geleneksel derslerin yanında

aritmetik gibi dört işlem becerisinin kazandırıldığı dersler de verilmekteydi174.

II. Abdülhamid dönemiyle birlikte eğitimde yapılan ıslahatlar çerçevesinde

sıbyan mektepleri ibtidâî mekteplere dönüştürüldü. İlköğretimin yaygınlaştırılması

istenilen bu dönemde İstanbul dışındaki bölgelere de yeni tarzda eğitim verecek olan

ibtida-i mektepleri açıldı. Örneğin İsa Ruhi Efendi Kalkandelen’e ibtidâî mektebi ve

rüşdiye açılmadığından dolayı ilk eğitimini sıbyan mektebinde aldığını

söylemektedir. İbtidâî mekteplerini takiben günümüzde ortaöğretimi ifade eden

rüşdiyeler de taşrada açılmıştır. Mesela, Mehmed Cemil Efendi İştip İbtidâî

Mektebi’nde eğitimine başlamış ardından rüşdiye mektebine giderek burda “ikmal-i

172 MA.USAD. No:3544 Adem Hilmi Efendi; No:121 Receb Rüşdü Efendi.

173 Çiftlik sahipleri için kullanılan bir terim.

174 Mefail Hızlı, Mahkeme Sicillerine Göre Osmanlı Klasik Döneminde İlköğretim ve Bursa Sıbyan

Mektepleri, Bursa: Uludağ Üniversitesi Basımevi, 1999, s.77-80.

53

fünûn eylediğini” bildirmiştir175. Mehmed Emin Efendi ise, Üsküp’te ibtidâî

mektebinin ardından rüşdiye mekteplerinde okuyup şehâdetnâme almıştır176.

Sıbyan mektepleri geleneksel tarzda eğitime devam ederken ibtidâî mektepler

için yeni programlar hazırlanmıştır. Abdülhamid döneminde düzenlenen bu

programlar ile ibtidâî mekteplerinde Kur’ân-ı Kerîm, tecvîd, ilmihâl, ahlâk gibi

sıbyan mektebinde bulunan dinî içerikli derslerin yanında hesap, hat, ziraat gibi

derslerin de eklendiği bilinmektedir177. Receb Rüşdü Efendi gittiği ibtidâî

mektebinde Kur’ân-ı Kerîm, tecvîd, ilmihâl ve mukeddemât-ı ulûmdan sarf ve nahiv

okuduğunu dile getirmiştir178.

Ulema grubu içerisinde sıbyan ve ibtidâî mekteplerinde eğitim alanlar

çoğunlukta olduğu halde Hasan Fehmi Efendi gibi ilk eğitimini bir müderristen alan,

İsmail Hakkı Efendi gibi ilk eğitimi için medreseye giden ya da Nuh Necati Efendi

gibi bir imam efendiden ders alan şeklinde farklılara da rastlanmaktadır179. Sıbyan

mekteplerinde eğitimin Ömer Atıf Efendi’nin ifadesiyle beş sene ve eski usul üzere

olduğu anlaşılmaktadır180. Rüşdiye mekteplerinin ise eğitim süresi Mehmed Cemil

Efendi’nin “dört sene burada ikmâl-i fünûn” ettim ifadesiyle anlaşılmıştır181.

Sıbyan mektebine 6 yaşında bed-i besmele ile başlayan Ali Efendi, burada

Türkçe ve Arnavutça risaleler okumuş ardından ibtidâî mektebinde ise Kur’ân-ı

Kerîm, tecvîd, ilmihâl dersleri alıp dinî risaleler okumuştur. Aynı zamanda 9 yaşında

iken Üsküp Alaca Cami Medresesi’ne devam ederek orda dört sene boyunca avâmil,

izhâr, ilm-i beyân, isâgoci, adâb gibi dersler almış, Molla Câmî okumuştur. Daha

sonra Fatih Hafız Paşa Medresesi’ne giderek eğitimini sürdürmüştür182.

175 MA.USAD. No:4683 İsa Ruhi Efendi; No: 4728 Mehmed Cemil Efendi.

176 Albayrak, Son Devir Osmanlı Uleması, c.3, s.197.

177 Abdülhamid dönemi ibtidâî mektepleri programları için ayrıca bakınız: Zengin, II. Abdülhamit

Dönemi…, s.52-62.

178 MA.USAD. No:121 Receb Rüşdü Efendi.

179 MA.USAD. No:4613 Hasan Fehmi Efendi; No:3767 İsmail Hakkı Efendi; No: 4732 Nuh Necati

Efendi.

180 MA.USAD. No:4684 Ömer Atıf Efendi.

181 MA.USAD. No: 4728 Mehmed Cemil Efendi.

182 MA. USAD. No:1808 Ali Efendi.

54

Grafik 2: Ulemanın ilk eğitimini aldığı kurumlar

B. MEDRESE EĞİTİMİ

Osmanlı son döneminde modernleşmeyle beraber yeni eğitim kurumları

açılmıştır. Fakat medreseler bu kurumların dışında kalmış ıslah edilmeyi bekleyen

kurumlardı. Osmanlı uleması içerisinde medresenin ıslahını gerekli görenler olduğu

gibi tam tersi görüşü benimseyenler de mevcuttu. Diğer yandan açılan yeni eğitim

kurumları, mektepli-medreseli şeklinde iki farklı zihniyeti doğurmuştur. Buna

rağmen medreseler Osmanlının son dönemlerinde dahi eğitim sisteminin temel

taşlarından biri olmaya devam etmekteydi. Medreseler işlerliğini hem merkezde hem

de taşrada sürdürmekteydi. Üsküp ve kazalarında eğitimler devam ediyordu. Örneğin

Üsküp müftüsü Abdürreşid Efendi Üsküp’ün eski medreselerinden biri olan Meddah

Medresesi’nde eğitim almıştır183. Aynı şekilde Ali Efendi de Üsküp’te Alaca

Câmiî’nde okumuş, ardından Fatih medreselerine geçiş yapmıştır184. Mehmed Emin

Efendi Üsküp Medresesi’nde okumuş185, Üsküplü Abdülkerim Efendi ise Üsküp’te

İskeçe Medresesi’nde okumuştur186.

Üsküp Debbağ Şahin Medresesi, İsa Bey Medresesi, Mustafa Paşa Medresesi,

İshakiye Medresesi, Koca Medresesi, Mahmut Çelebi Medresesi ve Mir’atiyye

183 MA. USAD. No:5626 Abdürreşid Efendi.

184 MA. USAD. No:1808 Ali Efendi.

185 Albayrak, Son Devir Osmanlı Uleması, c.3, s.197

186 Albayrak, Son Devir Osmanlı Uleması, c.1, s.138-139.

13

11

2

6

7

11

0

2

4

6

8

10

12

14

Sıbyan

Mektebi

İbtida-i

Mektebi

Medrese/

Cami

Aile/ Hoca Bilinmeyen Rüşdiye

Mektebi

Kişi Sayısı

55

Medresesi Üsküp’ün Osmanlı’nın elinden çıkışına kadar eğitimin devam ettiği

medreselerdir187.

Üsküp’ün kazası İştip’te doğan Mehmed Cemil Efendi ve Mehmed Es’ad

Efendi medrese eğitimlerini de İştip medresesinde almışlardır188. Kalkandelen

doğumlu bütün isimler ise medrese eğitimlerini İstanbul/Fatih’te almışlardır. Bu

durum bölgedeki medreselerin işlevliği konusunda soru işareti bırakmaktadır. Fakat

bunun yanında buraya tayin edilen müderrisler Saat Medresesi, Kalkandelen

Medresesi ve Ahmed Bey Medresesi’nden bahsetmektedirler.

Bu bölgelerde eğitim aktif olarak devam etmesine rağmen kariyerinde

ilerlemek isteyen öğrenciler İstanbul’a gitmeyi tercih etmekteydi. İncelenen grup

içerisinde şöyle bir tablo ile karşılaşmış bulunmaktayız.

Grafik 3: Ulemanın Medrese Eğitiminde Tercih Ettiği Bölgeler

İstanbul’un Eğitim Merkezi Oluşu:

Taşra ulema grubu arasında en dikkat çekici unsurlardan biri çoğunluğun

medrese eğitimini İstanbul’da almış olmasıdır. Kariyerinde ilerlemek isteyen

Anadolu ve Rumeli’deki birçok öğrenci için İstanbul cazibe merkeziydi. Burada ünlü

müderris ve hocalardan eğitim alma imkânları vardı. Diğer yandan İstanbul

medreseleri sadece din hizmeti verecek personel değil aynı zamanda imparatorluğun

diğer bölgelerinde adlî ve idarî görev yapacak personel de yetiştirmekteydi. Bu

medreselerde eğitim alan öğrenciler müftü, kadı, nâib ve müderris olarak ülkenin çok

farklı bölgelerinde görev yapabiliyorlardı. İstanbul’da eğitim almak Osmanlı

187 Salnâme-i Nezaret-i Maarif-i Umumiye, 1317/1899, s.635.

188 MA. USAD. No: 4728 Mehmed Cemil Efendi; No: 1839 Mehmed Esad Efendi.

81%

14%

5%

Medrese Eğitimi

İstanbul Taşra Bilinmeyen

56

bürokrasisinde yükselme imkânı da sağlamaktaydı. Bu gibi nedenlerle taşrada

yetişen öğrenci ya ilk eğitimini alır almaz İstanbul’a gelerek bu sistem içerisine

giriyor ya da memleketinde eğitim alsa bile Dersaadet’e gelip burada bir medreseye

ya da hocanın ders halkasına dahil oluyordu.

İncelenen ulema grubunun %90’ı medrese eğitimini İstanbul’da almıştır.

İstanbul medreseleri içerisinde en çok tercih edilen medrese Fatih Sahn-ı Seman

Medreseleridir. Dikkat çekici bir diğer nokta ise medrese eğitimine İstanbul’da

devam eden öğrencilerin çoğunluğunun başta Fatih Camii dersiamları olmak üzere

farklı birçok camideki dersiamların ders halkalarını takip ederek icazet almalarıdır.

Bu isimlerden biri olan Hüseyin Hüsnü Efendi memleketi İştip’teki

eğitiminin ardından Fatih Ayak Kurşunlu Medresesi’nde ders almaya başlamıştır.

Aynı zamanda Sufi Bekir Efendi’nin ilim halkasına katılmış fakat hocasının vefat

etmesi üzerine Çarşamba-Bayezid dersiamlarından Ahmed Hamdi Efendi’nin ders

halkasına katılarak eğitimini tamamlamış ve icâzetnâme almıştır189.

Hasan Fehmi Efendi ise Üsküp’teki eğitiminin ardından Fatih’e gelerek Fatih

Camii dersiamlarından Kalkandelenli Receb Efendi’den ders görmüştür190. Mehmed

Vehbi Efendi de aynı şekilde Üsküp’te okuduktan sonra Dersaadet’e intikal ederek

Fatih Tetimme-i Sâbi‘ Medresesi’nde eğitim almıştır191.

İstanbul’da eğitim alma imkânı taşradan gelen talebeye İstanbul’da hoca olma

imkânı da sağlamıştır. Kalkandelenli Adem Hilmi Efendi, Fatih’te Çelebi Mehmed

Ağa Medresesi’nde eğitim görmüş, Fatih dersiamlarından Eğinli Hacı Rahmi

Efendi’nin halka-i tedrisatında bulunmuş, çevredeki diğer hocaların da ders

halkalarına katılarak kendini yetiştirmiş ve h.1322/m.1904-05 senesinde Fatih

Camii’ne dersiam olarak atanmıştır192.

İdris Hıfzı Efendi ise memleketinde şehâdetnâme aldıktan sonra medreseye

giderek sarf ve nahiv dersleri görmüş ardından İstanbul’a gelerek burada da medrese

eğitimine devam etmiştir. Kendisi İstanbul’a Makriköy müftüsü olarak atanmıştır193.

189 MA. USAD. No: 1611 Hüseyin Hüsnü Efendi.

190 MA. USAD. No:4613 Hasan Fehmi Efendi.

191 MA. USAD. No: 83 Mehmed Vehbi Efendi.

192 MA. USAD. No:3544 Adem Hilmi Efendi.

193 MA. USAD. No:1560 İdris Hıfzı Efendi.

57

Kalkandelenli Receb Rüşdü Efendi de tarik defterlerinden takip edildiği üzere

Fatih’te eğitim aldıktan sonra İstanbul ruusuna haiz olmuş Fatih Camii dersiamlığı,

huzur dersleri muhataplığı gibi görevlerde bulunmuştur194.

Kalkandelenli İsmail Hakkı Efendi, Fatih Hafız Ahmed Paşa Medresesi’nde

okumuş, Fatih dersiamlarından Hacı Hafız Osman Efendi’den icazet almıştır.

Kendisi de Fatih dersiamlığı yapacak ve ileri de Süleymaniye medreselerine

yükselecektir195. İstanbul’da hoca olarak kalan bir diğer isim Üsküplü Muhammed

Rıfat Efendi’dir. Tarik defterlerinden takip edildiği üzere Dârülhadis-i İbrahim

Paşa’ya müderris olarak atanmıştır196.

Sadece Üsküp’ten değil, Balkanların genelinden İstanbul’a gelerek dersiam

olan ulema sayısı oldukça yüksekti. İstanbul dersiamlarını inceleyen Halil İbrahim

Erbay, Balkanlardan sayıca çok deneyimli adayların İstanbul’a geldiği bilgisini

oranlarıyla birlikte vermektedir. Elbette bu yoğunluğun altında yatan tek sebep

eğitim değildi. Bölgenin sürekli bir kargaşa içinde olması, savaşlar ve yoğun göçlere

sahne olması da önemli etkenler arasındaydı197. Örnek vermek gerekise, Makedonya

Arşivi’nde yer alan r.1298/m.1880-81 senesine ait kayıtlarda, Üsküp’e göç eden

muhacirlerin bir kısmının İshakiye medresesine yerleştirildiği, medresenin toz toza

harap ve bitap bir halde olduğu ve talebenin dağıldığı, diğer medreselerden

muhacirlerin tahliye edildiği gibi buradan da tahliye edilmesinin talep edildiği bilgisi

yer almaktadır198. Bir başka örnek ise; Üsküp’ün merkezinde bulunan Gazi Mustafa

Paşa Medresesi’nde de muhacirlerin kaldığına dair kayıtlardır199. Böyle olağandışı

durumların talebenin tercihini İstanbul’dan yana yapmasına sebep olduğu

düşünülebilir.

C. MODERN OKUL EĞİTİMİ

Tanzimat sonrası yapılan reformlar çerçevesinde eğitim alanında da

yeniliklere gidilmiştir. Medreseler varlığını devam ettirirken rüşdiyeler, mekteb-i

nüvvâb, mekteb-i hukuk ve dâr’ül muallimîn/dârü’l muallimât gibi hem dinî eğitimin

194 MA. USAD. No:121 Receb Rüşdü Efendi.

195 MA. USAD. No:3767 İsmail Hakkı Efendi.

196 A.M.E. No:56.

197 Erbay, a.g.t., s.104. Osmanlı’nın diğer bölgelerinden gelen ulema oranlarını incelemek için ayrıca

bakınız: s.112-115.

198 BOA. YB. No: 021. 56.19.

199 BOA. YB. No: 021. 76.157.

58

hem de modern eğitimin verildiği yeni kurumlar açılmıştır. Öğrenciler arasında

medrese eğitiminin yanında modern okullarda eğitim alanların sayısı oldukça

fazladır.

1. Rüşdiyeler

Tanzimat reformlarında ilk açılan modern eğitim kurumlarından biri

günümüzde ortaöğretime tekabül eden rüşdiyeler olmuştur. II. Abdülhamid

dönemine gelindiğinde bu okullar taşrada da yaygınlaştırılmış ve devlet dairelerine

memur yetiştiren kurumlar haline gelmiştir. Zaman içerisinde ise eğitim seviyesi

ilköğretime doğru kaymıştır200. İncelenen ulema grubunun Üsküp merkez olmak

üzere kazalarında da bulunan rüşdiyelerde medrese öncesi eğitim aldıkları tespit

edilmiştir. Ahmed Hamdi Efendi, Mehmed Cemil Efendi, İdris Hıfzı Efendi,

Mehmed Hilmi Efendi, Mehmed Vehbi Efendi, Ömer Atıf Efendi, Hafız Behçet ve

Mehmed Cemil Efendi mektep eğitiminin ardından rüşdiyede okuyup şehâdetnâme

almışlar, ardından eğitimlerine medresede devam etmişlerdir201.

2. Dârülmuallimîn

Tanzimat sonrasında açılan diğer bir modern eğitim kurumu ise dârü’l

muallimînlerdir. Aynı dönemde kurulmuş olan rüşdiye mekteplerine öğretmen

yetiştirmek amacıyla açılmışlardır. II. Abdülhamid dönemine gelindiğinde tıpkı

rüşdiyeler gibi devletin diğer vilayetlerinde de yaygınlaştırılmıştır. Kurumun işlevi

ya da tarihsel sürecinden ziyade medreseler ile bağlantısı önem arz etmektedir.

Cumhuriyet döneminde yansıtılıdığı gibi medreselerin tamamen işlevsiz kurumlar

olmadığı göz önüne alınmalıdır. Osmanlı’nın son döneminde yeni açılan kurumlar ile

medreseler arasında çift taraflı bir ilişki söz konusudur. Nitekim yeni açılan

darulmuallimînlerde okuyan medreseliler olduğu gibi öğretmen eksikliği nedeniyle

bu kurumlarda muallimlik yapan medreseli hocaların da olduğu bilinmektedir.

Mehmed Vehbi Efendi Üsküp’te doğmuş, ilk eğitiminin ardından Fatih

Tetimme-i Sâbi‘ Medresesi’nde okumaya başlamıştır. Bu dönemde dârülmuallimîn

rüşdiyesi sınavına girmiş ve eğitimine burada devam ederek şehâdetnâme almıştır202.

200 Cemil Öztürk, “Rüşdiye”, DİA, c. 35, İstanbul: TDV Yayınları, 2008, s. 302

201 MA. USAD. No: 54 Ahmed Hamdi Efendi; No: 4728 Mehmed Cemil Efendi; No: 1560 İdris Hıfzı

Efendi; No:2512 Mehmed Hilmi Efendi; No:83 Mehmed Vehbi Efendi; No:904 Ömer Atıf Efendi;

No:1702 Hafız Behçet Efendi; No:4728 Mehmed Cemil Efendi.

202 MA. USAD. No:83 Mehmed Vehbi Efendi.

59

Diğer ilginç örnek ise Mehmed Hurşid Efendi’nin kariyeridir. Kalkandelen’de doğan

Hurşid Efendi, ilk eğitiminin ardından Fatih’e giderek Arapça eğitimi almış, ruus

imtihanında başarılı bulunması üzerine Fatih Camii’nde dersiam olarak ders vermeye

başlamıştır. Kendisi bu esnada öğrenilmesi gereken ilim ve fenler için

darulmuallimîne girdiğini ifade etmektedir. Hurşid Efendi, darulmuallimîn edebiyat

şubesinden âlî derece ile mezuniyet ruusu almıştır. Fatih dersiamlığını bırakarak

memleketin farklı yerlerinde öğretmenlik yapmıştır203.

3. Mekteb-i Nüvvâb

Son dönemde açılan eğitim kurumları arasında medreselilerle bağlantısı

olması dolayısıyla ön plana çıkan kurumlardan bir diğeri “Mekteb-i Nüvvâb”dır.

Klasik Osmanlı ilmiye geleneğinde kadılar medrese sistemi içerisinde yetiştirilirdi.

Fakat Tanzimat sonrası yapılan düzenleme ile “kadı” yerine “nâib” terimi

kullanılmaya başlandı. Nâib yetiştirmek amacıyla da 1855 senesinde “Muallimhâne-i

Nüvvâb” kuruldu. 1883 senesinde ismi “Mekteb-i Nüvvâb” olarak değiştirilen bu

kurumda, fıkıh, hüsn-i hat, imla, hesâb, inşa, ferâiz ve fenn-i sakk gibi dersler

okutulmaktaydı. Staj yerleri ve tayinleri şeyhülislamlık tarafından belirlenen mektebe

üst düzey ilmiye ricalinin çocukları dahil olmak üzere kimse imtihansız alınmıyordu.

1909 senesinden itibaren kurum “Mekteb-i Kudât” olarak anılmaya başlandı204.

Üsküp’ün birçok sancağında nâib olarak görev yapan Mehmed Efendi

Mekteb-i Nüvvâb’da eğitim alan isimlerden biridir. Rüşdiye mektebinde eğitim

görmesinin ardından Dersaadet’te Kadıasker Hasan Efendi Medresesi’ne girmiştir.

1304 senesinde medrese eğitiminin ardından Mekteb-i Nüvvâb’a başlayan Mehmed

Efendi, beşinci sınıfı bitirip icâzetnâme almak suretiyle imparatorluğun farklı

coğrafyalarında nâiblik yapmıştır. Fatih Galata Nüvvâbı’nı açmak üzere İstanbul’a

geçtiğine dair izin belgeleri bulunmaktadır. Kendisi Adliye ve Mezâhib Nezareti’ne

bağlı olarak Viranşehir’de mahkeme resiliğinde bulunmuştur. Mehmed Efendi, o

dönemde revaçta olan bir diğer yeni eğitim kurumu Mekteb-i Hukuk’tan mezun

olmadığını ifade etmektedir. Mehmed Efendi’nin bu ifadesi, hukuk ve nâiblik

203 MA. USAD. No:3716 Mehmed Hurşid Efendi.

204 İlhami Yurdakul, “Mekteb-i Nüvvâb”, DİA, Ek c.2, İstanbul: TDV Yayınları, 2016, s.242-243.

60

mekteplerinin açılmasıyla medresenin adlî personel yetiştirme potansiyelini

kaybetmeye başladığını göstermektedir205.

Mekteb-i Kudât mezunlarından bir diğeri ise Ömer Atıf Efendi’dir. Kendisi

Kalkandelen rüşdiyesinde okumuş ardından İstanbul’a gelerek Fatih dersiamlarından

on iki sene boyunca ders almıştır. Mekteb-i kudat’a giren Ömer Atıf Efendi,

h.1320/m.1902-03 senesinde şehâdetnâme alarak a’lâ derece ile mezun olmuştur.

Ruus imtihanını kazanması üzerine Üsküp’ün birçok kazasında ve Anadolu’nun

Divriği, Mecidözü gibi kazalarında kadılık yapmıştır. Diğer nâiblik ya da kadılık

yapan isimlerin medreseli olması ise medresenin adlî personel yetiştirme işlevini

sürdürdüğünü fakat yeni açılan kurumların bu işlevin etkisini kırmaya başladığını

göstermektedir206.

D. OKUTULAN DERSLER

İlk dönemden itibaren medreselerin ders içeriklerine bakıldığında İslamî

ilimlerin ağırlıklı olduğu görülmektedir. Medreselerin ıslahının tartışıldığı son

döneme gelindiğinde ise ders içeriklerinde modernleşmenin etkisi kendini

hissettirecektir.

Son dönem ulema grubu içerisinde eğitim aldığı yıllar Tanzimat dönemine

tekabül eden Hüseyin Efendi, İstanbul’da medresede aldığı dersleri şu şekilde ifade

etmektedir: “Nahiv, Mantık, Akâid, Fıkıh, Meânî, Hadîs Usûlü, Tefsîr, Âdâb, Vaz‘ı

Arûz, Ferâiz, Cüz-i Hikmet, Fârisî, Kırâati’l Kur’ân ve’l hâsıl mebhûsû’l anh olan

ulûmdan alâ kadri’l imkân tahsîl olunmuştur”207.

Aynı dönemde medrese eğitimi alan Ali Efendi de İstanbul’da Hafız Paşa

Medresesi’nde okuduğu dersleri tercüme-i hâlinde şu şekilde ifade etmiştir:

“Sabahları, Molla Fenârî haşiyeleriyle beraber Tasavvurât, Tasdikât, Şerhu’l Akâîd,

Kâdî Mîr, Şifâ-i Şerîf ve Celâlî okurken ikindi derslerinde, Mültekâ, Meânî,

Muhtasar, usûlden Mir’ât, Mütetavvil derslerini tedrîs ve talîm eyledim”. Tatil

günlerinde memleketine gitmeyip İstanbul’da kalan Ali Efendi, müderris Kosovalı

Ali Efendi’den tefsir ve hadis usulü dersi, müderris Kerim Efendi’den Burhân-ı

Gelenbevî (Mantık kitabı), Süleymaniye müderrislerinden Afyonkarahisarlı Niyazi

205 MA. USAD. No:775 Mehmed Efendi.

206 MA. USAD. No:904 Ömer Atıf Efendi.

207 MA. USAD. No:4705 Hüseyin Efendi.

61

Efendi’den Fârisî Hâfız Divanı, Hamidiye müderrisi Gürcü Numan Efendi’den ikinci

kez Mir’ât dersi, meşhur Cevdet Paşa’dan Kâdî Mîr ve Şeyh Kasım Efendi’den

Buhârî ve Müslim Şerîf dersleri ve fıkıhtan Eşbâh en-Nezâir, Kasîde-i Bürde ve

Hamriye, Eyüp Sultan civarında yaşayan ve mecellede görev yapmış Hüsam

Efendi’den Mesnevî ve Meşârık-ı Şerîf, Abdurrahman Efendi’den Tarikât-ı

Muhammediye ve Hafız Rıdvan Efendi’den de aynı şekilde Tarikât-ı Muhammediye,

Hocazâde olarak bilinen müderris efendiden ise Kasîde-i Numâniye, İşkodralı Davud

Efendi’den Eşkâl-i Te’sîs ve Küret risalesini okumuş ve icâzetnâme almaya

muvaffak olmuştur. Üsküp’ün kazası Radovişte’de hem müderrislik hem müftülük

yapan Ali Efendi’nin diğer ulema arasında dikkat çekici yönü, İsmail Kara’nın

bahsettiği Cevdet Paşa ve Elmalılı Hamdi örneği gibi medrese dışında İstanbul’daki

birçok âlimden ders alarak kendini yetiştirmesidir.208.

Diğer yandan zikredilen derslerin 1867 senesinde ulemanın medreselerin

ıslahı çerçevesinde hazırladıkları ders programıyla uyuştuğu görülmektedir.

208 MA. USAD. No: 1808 Ali Efendi.

209 Hüseyin Atay, Osmanlılarda Yüksek Din Eğitimi, İstanbul: Dergah Yayınları, 1983, s.189-190.

Zeki Salih Zengin bu programın tarihinin Beyânu’l-Hâk dergisinde 1867, Takvîm-i Vekâyi’de ise

1873 olarak zikredildiğini, kendisinin de 1873 tarihini esas aldığını belirtmektedir. Zengin, II.

Meşrutiyet…, s.24.

Tablo 2: 1867 senesine ait ders program

içeriği209

1. Sabah Emsile Bina Maksud Izzî (Sarf)

2. Sabah Avâmil İzhâr (Nahiv)

İkindi Halebî (Fıkıh)

3. Sabah İzhâr Kâfiye (Nahiv)

İkindi Halebî

4-5. Sabah Kâfiye (Nahiv) İsâgoci (Mantık)

İkindi Mültekâ (Fıkıh)

6. Sabah Fenarî Kavl-ı Ahmed (Mantık)

İkindi Mültekâ

6-9.Sabah Tasavvurât Tasdikât (Mantık)

İkindi Muhtasar-Meânî

(Belagat)

10-

12.Sabah

Şerhu’l Akâîd (Kelam)

İkindi Mir’ât (Usûl-ı Fıkıh)

13. Sabah Kâdî Mîr (Fizik)

İkindi Mutavvel (Belagat)

14. Sabah Kâdî Mîr (Fizik) Celâl (Kelam)

İkindi Tavzîh (Usul-ı Fıkıh)

62

Bu ders programı resmi bir nitelikte olmayıp medreselilerin kendi çabaları

sonucu hazırlanmıştır. Nitekim Tanzimat sonrası bu dönemde yeni eğitim

kurumlarına önem verilerek medreselerin ıslahı için çaba sarf edilmediği

bilinmektedir. Hazırlanan programların ise eski dönemlerden pek farklı olmadığı

görülmektedir.

Mübahat Kütükoğlu’nun 19. yüzyıl İstanbul medreselerine dair hazırladığı

çalışmasında aynı ders içeriklerine rastlanmaktadır. Kütükoğlu’nun dikkat çektiği

üzere, 19. yüzyılın ortalarında okutulan dersler, Arapça grameri, mantık ve islami

ilimler şeklindeydi. Mantık, Fenarî, tasavvurât ve tasdîkât şeklinde ayrılmakta, akâîd

şerhinde Adûdîye ve Sa’deddîn Taftazânî’nin akâîd şerhi okutulmaktaydı. Kâdî Mîr

adıyla verilen ders Hüseyin Kâdî Mîr’in Hidâye şerhi, Celâl ise Celâleddin

Devvânî’nin İsbâtü’l Vâcib adlı kelama dair eseridir. 16. yüzyılda riyaziye ve tabiî

ilimlerin terk edilmesinden sonra 18. yüzyıl itibariyle de tefsir ve hadis dersleri ihmal

edilmeye başlanmıştı210. Ali Efendi’nin tercüme-i hâlinden anlaşılacağı üzere tefsir

ve hadis dersleri tatil günlerinde medrese dışındaki hocalardan takip edilmekteydi.

II. Abdülhamid dönemine gelindiğinde ders programlarında düzenlemeler

yapıldığı bilinmektedir. Bu dönemde İstanbul’a gelmiş ve burada eğitim almış İdris

Hıfzı Efendi’nin okuduğu dersler ders programlarındaki değişiklikleri

göstermektedir. İdris Efendi, memleketinde sarf ve nahiv eğitimi aldıktan sonra

İstanbul’a gelerek “ulûm-i mütenevvi‘-i ‘aliyye” dediği islami ilimleri öğrendiğini

bunun yanında hendese, kozmografya, ilm-i irtifa ve ilm-i ferâiz gibi ilimleri özel

hocalardan aldığını, fakat Yunan harbi çıkması dolayısıyla savaşa katılarak

eğitiminin yarıda kaldığını ifade etmektedir211. İdris Efendi’nin bahsettiği dersler o

dönemde Şeyh Alizâde Hoca Muhyiddin tarafından hendese, tarih, kozmografya,

ilm-i heyet gibi derslerin eklenerek hazırlandığı ıslahat programıyla örtüşmektedir212.

Sicil dosyasında okuduğu dersleri zikreden isimlere bakınca İsmail Sıdkı

Efendi, Fatih dersiamlarından Erzurumlu Muhammed Efendi’nin ikindi derslerine

devam ederek fıkıhtan Halebî, Mültekâ, Meânî ve usul derslerini okumuş,

210 Mübahat S. Kütükoğlu, “1869’da Faal İstanbul Medreseleri”, Tarih Enstitüsü Dergisi, İstanbul:

Edebiyat Fakültesi Matbaası 1977-1978, sy.7-8, s.279.

211 MA. USAD. No: 1560 İdris Hıfzı Efendi.

212 Medreseler hakkında eleştiri ve ayrıntılı bilgi için bkz: Şeyh Alizade Hoca Muhyiddin Efendi,

Medreselerin Islahı, yy., İstanbul 1314, s.15-18.

63

Gümülcineli Mahmud Celaleddin Efendi’den Dürer ve Hafız Şerif Efendi’den Ferâiz

okumuştur213.

Mehmed Rüşdü Efendi ise Dersaadet’e giderek Fatih Sultan Mehmed ve At

Pazarı Camiî Şerîflerinde Receb Efendi’den mantık, Hasan Efendi’den meânî ve fıkıh

okuduğunu tercüme-i hâlinde ifade etmektedir214.

Medreseler hakkında yapılan en köklü değişiklikler II. Meşrutiyet döneminde

gerçekleştirilmiştir. Bu dönemde hazırlanan ders programları215 yanında yeni dinî

kurumların kurulması dikkat çekicidir. Daru’l-Hilafeti’l-Aliyye Medresesi,

Medresetü’l-Vâizîn ve Medresetü’l-Mütehassısîn gibi ihtisas medreseleri kurulmuş,

klasik medrese sisteminden çıkılarak burada farklı programlar uygulanmıştır. Bu

dönemde Medresetü’l-Vâizîn’de eğitim alan Mehmed Vehbi Efendi’nin mezuniyet

ruusunda yer alan dersler şu şekildedir: Tefsîr-i Şerîf, Hadis-i Şerîf, Fıkıh, Usûl-i

Fıkıh, Ferâîz ve İntikâl, Siyer-i Nebî ve Târîh-i İslâm, Târîh-i Umûmî, Târîh-i

Osmânî, Târih-i Medeniyet, Târîh-i Edyân, Coğrafya-i Osmânî ve İslâmî, Edebiyât-ı

Osmânî, Edebiyât-ı Arabî, Edebiyat-ı Fârisî, Hesab, Hendese, Cebir, Hey’et,

Hikmet-i Tabiiye, Kimya, Felsefe, Malumât-ı Hukûkiyye, İlm-i İktisâd ve Mal, Hıfzu’s

Sıhha, Hitâbet ve Mevıza, İlm- İçtima ve Terbiye216.

Dikkat edildiği üzere İslami ilimlere ek olarak tarih, coğrafya, edebiyat ve

sağlık bilgisi gibi dersler eklenerek geleneksel medrese derslerinden farklı bir eğitim

programı hazırlanmıştır.

Taşra Medreselerinde Durum:

Yukarıda aldığı dersleri zikreden talebelerin hepsi İstanbul merkez

medreselerinde eğitim almış kimselerdi. Bu anlamda dikkat çekici olan hususlardan

biri ise talebelerden çoğunluğun İstanbul’a gelerek burada eğitim almasıdır. Taşrada

kalan ya da taşrada eğitim aldıktan sonra merkeze gelen talebelerin aldığı dersler o

dönemde taşra eğitimi açısından önem arz etmektedir.

213 MA. USAD. No: 240 İsmail Sıdkı Efendi.

214 MA. USAD. No: 160 Mehmed Rüşdü Efendi.

215 II. Meşrutiyet döneminde yapılan reformlar ve hazırlanan ders programları için ayrıca bakınız:

Adem Ölmez, “II. Meşrutiyet Devrinde Osmanlı Medreselerinde Reform Çabaları ve

Merkezileşme,” Vakıflar Dergisi, s.41, Haziran 2014.

216 MA. USAD. No:5311 Mehmed Vehbi Efendi.

64

Üsküp Mahkeme Muhzırı olan Abdürreşid Efendi, Üsküp Meddah

Medresesi’nde Fenârî’ye kadar okuduğunu, Ali Efendi de dört sene devam ettiği

Üsküp Alaca Camii Şerîfi Medresesi’nde Avâmil, İzhâr, İsagoci, Âdâb ve Gelenbevî

okuduğunu ifade etmiştir. Ali Efendi kasabasındayken devam ettiği medresede

okuduğu Molla Câmî’den eksik kalan kısımları ve ilm-i beyândan Alâkâ ve Halebî

derslerini Hacı Edhem Efendi’den okuyarak 23 yaşında Dersaadet’e gitmiştir217.

Kalkandelen kasabasında eğitim alanlardan İsa Ruhi Efendi tasavvurâta

kadar, Ömer Atıf Efendi sarf ve nahiv, Receb Cudi Efendi ise mukaddemât-ı

ulûmdan okuyup İstanbul medreselerine gitmişlerdir218. İştip’te Mehmed Es’ad

Efendi, rüşdiye mektebinden sonra medreseye giderek burada ilm-i ferâîz ve ulûm-ı

âliyye tahsil ettiğini ifade etmektedir219. Lofçalı Ali Rıza Efendi ise memleketindeki

medresede sarf, nahiv ve isâgoci okuduklarını dile getirmektedir220. Mehmed Rüşdü

Efendi ise memleketinde aldığı eğitimde ulûm-ı arabîden sarf, nahiv, mantık, beyân,

vaz-ı meânî, fıkıh, akâîd ve ferâiz okumuştur221.

Sonuç olarak taşra medreselerinde alınan eğitimin başlangıç seviyesinde

kaldığı aşikârdır. Bu durumda kariyerinde ilerlemek isteyen talebelerin neden

İstanbul’u tercih ettiği anlaşılmaktadır.

E. MEZUNİYET

1. İcâzetnâme ve Sınav Sistemi

Osmanlı ilmiye geleneğinde medrese eğitimini bitiren talebe, hocasından

icâzetnâme almaya hak kazanırdı. İcâzetnâmeler, hal tercümesi, ders programı, ilmî

metot, hoca silsilesi gibi bilgiler ihtiva etmesi bakımından eğitim tarihi içerisinde

mühim bir yere sahiptir. İcazetlerin genel çerçevesi, Allah’a övgü, Hz. Peygamber ve

ashabına övgü, ilmin önemi, icazetin önemi, talebe ve hocaların isimleri, okutulan

kitaplar ve ilimlerin adları, hoca silsilesi, müderrisin öğrencisinden kendisini

unutmamasını dilemesi ve nasıl öğretim yapılacağına dair tavsiyesi, son olarak imza

ve icâzetin veriliş tarihi şeklinde düzenlenirdi222. İcâzetnâmeler, okunan bütün

217 MA. USAD No: 5626 Abdürreşid Efendi; No: 1808 Ali Efendi.

218 MA. USAD. No:4683 İsa Ruhi Efendi; No: 4684 Ömer Atıf Efendi; No: 518 Receb Cudi Efendi.

219 MA. USAD. No:1839 Mehmed Esad Efendi

220 MA. USAD. No: 300 Ali Rıza Efendi.

221 MA. USAD. No: 160 Mehmed Rüşdü Efendi.

222 Atay, a.g.e., s.102-103.

65

ilimleri kapsayan genel icâzetler ve tek bir ilim için verilen özel icâzetnâmeler

şeklinde ikiye ayrılmaktaydı.

Talebe, icâzetnâme almasının ardından mülâzemet ismi verilen bir nevi staj

dönemi denilebilecek bir sistem içerisine dâhil edilirdi. İlk tayin edilişine kadar ya da

iki görevi arasındaki süre içinde talebe, mülazim olarak nitelendirilirdi. Mülazim

olan talebenin ruus imtihanında başarılı bulunması sonucu ataması yapılırdı.

Sınav sistemini ve verilen icazetlerdeki değişiklikleri ulemanın sicil

dosyasındaki farklardan takip etmek mümkündür. Tanzimat döneminde medrese

eğitimini tamamlamış olan Receb Rüşdü Efendi, icâzetnâme almasının ardından

yapılan dersiyye imtihanına girerek usul olduğu üzere şehâdetnâme almış ve Fatih

Camii’nde ders vermeye başlamıştır. Kendisi r.1277/m.1861-62 senesinde sınava

girerek mülâzemet almaya hak kazanmıştır. Tekmîl-i nüsha etmesi yani eser

bitirmesi üzerine h.1304/m.1886-87 senesinde talebelerine icazet vermeye

başlamıştır223.

Tanzimat yıllarında birtakım değişikliklerin yapılmasının ardından

mülâzemet usulü kaldırılmıştır. II. Abdülhamid döneminde ise devam eden ruus

imtihanlarında düzenleme yoluna gidilmiştir. İstanbul, Edirne ve Bursa’da

müderrislik yapmak isteyenler, ders vekilinin başkanlığında toplanan bir komisyon

tarafından yapılacak imtihana girip başarılı bulunmaları halinde şehâdetnâme almaya

hak kazanacaklardır. Diğer yandan İstanbul dışındaki medreselerde görev yapanlar

ve vaizlik görevi bulunanların İstanbul ruusuna sahip olmaları için bu sınavlarda

başarılı olmaları şartı getirilmiştir224.

Adem Hilmi Efendi bu dönemde icâzetnâme alan isimlerden biridir. Kendisi

hocası Hacı Rahmi Efendi’den icazet almasının ardından ruus imtihanına girmiş ve

başarılı olmuştur. Başarısı neticesinde sahip olduğu intihâbnâme ile Fatih Camii’nde

ders vermeye başlamıştır225. Mehmed Hurşid Efendi ise aynı şekilde icâzetnâme

alarak Fatih Camii’nde dersiam olanlar arasındadır226.

223 MA. USAD. No: 121 Receb Rüşdü Efendi.

224 Zengin, II. Abdülhamid Dönemi…,s.146-147.

225 MA. USAD. No: 3544 Adem Hilmi Efendi.

226 MA. USAD. No: 3716 Mehmed Hurşid Efendi.

66

Aynı dönemde taşrada ahalinin isteğiyle müderrislik ve müftülük görevlerini

yürüten İsmail Hakkı Efendi ise görevini bırakarak müftülük için ruus imtihanına

girmiştir. Başarı göstermesi üzerine kaza müftüsü olarak atanan müftü efendiye

ibtidâî dâhil seviyesi itibar olunmuştur. İki yıl sonra h.1324/m.1906-07 senesinde ise

müderrislik için ruus imtihanına girmiş, ilmî ehliyetini ispat edip Fatih Camii

dersiamı olarak ders vermeye başlamıştır227.

2. Ruus Verilmesi ve Müderrislik Tevcihleri

Son dönem ulema biyografilerinde dikkat çekici noktalardan biri ruus ve

müderrislik tevcihleridir. Taşrada görev yapan isimler İstanbul’da girdikleri

imtihanlar neticesinde Kudüs, İstanbul, Bursa, Edirne ya da taşra ruusuna sahip

olmuşlardır. Bunun yanında taşrada görev yaptığı dönemde başarıları dolayısıyla

ruus veya müderrislik tevcih edilen, payesi yükseltilen isimlere de rastlanmaktadır.

Elbette bu payeler nezdinde maaşlarına zam yapılmıştır. Bu payelerin verilme

nedenlerinden biri de talebin çok olması dolayısıyla medrese kadrolarının dolu

olmasıdır. Üst dereceye yükselme sırası gelen müderrislerin kadrolar dolu olduğu

için sadece payeleri yükseltilebilmiştir. Müderrisler eski medreselerinde kalmaya

devam etmişlerdir.

Ömer Atıf Efendi Molla Câmî’den tasavvurâtın ilim bahsine kadar okuyup

tekli (özel) icâzetnâme almış ardından kendisine siyâkât nişanı ve taşra ruusu

verilmiştir. Ruusu ile beraber memleketine dönen müderris efendi tekrar İstanbul’a

gelerek ders okumuş ve bütün ilimlerden icâzetnâme almaya hak kazanmıştır.

r.1318/h.1902-03 senesinde açılan tahrir ruus imtihanına giren Ömer Atıf Efendi’nin

ifadesi,

“…zamân-ı istibdâtda hâmîmiz bulunmadığından emsâle nazaran

imtihân evrâkı üzerine Der-sa‘âdet ruûsu tevcîhi îcâb eylemiş olduğu

hâlde bi’l-âhire lağv edilmiş Hamîdiye cihetine otuz ikinci mülâzimliği

ders vekâletinin 21 Mart 318 târîhli teblîğ evrâkıyla anlaşılmış…”

şeklinde olup neşrî maarif mazbatasına binaen taşra ruusuna haiz olarak memleketi

Kalkandelen’e dönmüştür228.

227 MA. USAD. No: 3767 İsmail Hakkı Efendi.

228 MA. USAD. No: 4684 Ömer Atıf Efendi.

67

Ulema arasında Mekteb-i Nüvvâb’dan şehâdetnâme almasının ardından

Üsküp’ün İştip kazasına atanan Mehmed Rüşdü Efendi, Bursa ruûsu tevcih

edilenlerden biridir229. Fatih Camii’nde icazet aldıktan sonra memleketi

Kalkandelen’e dönen İsa Ruhi Efendi ise burada gönüllü olarak müderrislik yapması

üzerine kendisine devlet tarafından Bursa payesi ve ruusu tevcih edilmiştir230. Bir

diğer isim ise İdris Hıfzı Efendi, Yunan harbine katılıp eğitimine ara verdiği için

göstermiş olduğu hizmetlere karşılık kendisine Musıla-i Sahn Bursa Mesudiye

Medresesi tevcih olunmuştur231. Üsküp müftüsü olarak görev yapan Ali Rıza

Efendi’ye ise İzmir payesi verilmesinin ardından yükseltilerek Bursa müderrisliği

tevcih edilmiştir232.

Üsküp rüşdiye mektebinde muallimlik yapmış ardından Meclis-i Tedkikat-ı

Şer’iyye kitabetinde görev almış Mehmed Vehbi Efendi ise Edirne ruusuyla

ödüllendirilmiştir233. Fatih dersiamı olarak görev yapan İsmail Hakkı Efendi’ye hem

fahri olarak kaza müftülüğü hem de dahil seviyeden Edirne müderrisliği ve ruusu

verilmiştir234. Ayrıca İsmail Hakkı Efendi İstanbul ruusu verilen isimler arasında da

yer almaktadır.

İstanbul ruusu sureti örneği:

“Ahmed Paşa Medresesi’nde münhal olan medrese-i mezkûreye kırk

medresesinden münfasıl kıdvetü’l-ulemâi’l-muhakkıkîn Kalkandelenli İsmâ‘îl Efendi

-zîde ilmuhu-nun mahall ü müstehık olduğu bi’l-fi‘il şeyhu’l-islâm ve müfti’l-enâm

olub Üçüncü Rütbe-i ‘Osmânî ve İkinci Mecîdî nişân-ı zîşânlarını hâiz ve hâmil olan

devletlü semâhetlü ‘Abdurrahmân Nesîb Efendi hazretleri tarafından ‘arz u i‘lâm

olunması üzerine şeref-efzâ-yı sunûh u sudûr olan irâde-i seniyye-i hazret-i hilâfetpenâhî

mantûk-ı münîfine tevfîkan medrese-i mezkûre mûmâ-ileyh bi’l-ibtidâ hâric

tevcîh olundu.

10 Rebî‘u’l-evvel 1330

229 MA. USAD. No: 160 Mehmed Rüştü Efendi.

230 MA. USAD. No: 4683 İsa Ruhi Efendi.

231 MA. USAD. No: 1560 İdris Hıfzı Efendi.

232 MA. USAD. No: 300 Ali Rıza Efendi.

233 MA. USAD. No: 83 Mehmed Vehbi Efendi.

234 MA. USAD. No: 3767 İsmail Hakkı Efendi.

68

Müdîr Mehmed

Dîvân-ı Hümâyûn Müdîri”235.

İstanbul payesine yükseltilenler arasında ise Üsküp’ten, Saraybosna’ya

oradan Trablusgarp’a kadar devlet-i aliyyenin pek çok kazasında nâiblik yapmış

Mehmed Arif Efendi vardır. Kendisine Üsküp’te görev yaptığı bir dönemde

Medresetü’l Darü’l Hadis Sadullah Efendi ve Bursa’da Halidiyye Medresesi

müderrisliği ba-ibtidai derece tevcih olunmuştur. Medrese payelerini yıldan yılan

çıkan Mehmed Arif Efendi’ye r.1295/m.1879-80 senesinde Süleymaniye

müderrisliği tevcih edilmiştir236.

Huzur dersleri muhataplığını kazanan Receb Rüşdü Efendi ise Kuds-i Şerîf

payesi tevcih edilmiş tek isimdir237.

Ruus ve payelerin yanında ulemaya gösterdikleri başarılar sebebiyle nişanlar

da veriliyordu. Üsküp müderris ve müfülerinden Hasan Fehmi Efendi’ye Üsküp

İstihakamatı İnşaat Komiyonu’nda müstahdem istihkami mülazimı evveli olduğu

dönemde beşinci dereceden Mecidi nişanı verilmiştir238. Mehmet Vehbi Efendi

dördüncü dereceden Mecidi nişanı alırken, İdris Hıfzı Efendi’ye müderrislik

tevcihlerinin yanında gönüllü olarak Yunan harbine katıldığından dolayı Rebî‘u’l-

Evvel 315 tarihli bir harp madalyası ve İstanbul’da icâzetnâme aldığı sıra o günlerde

usul olduğu üzere kendisine bir imtiyaz madalyası verilmiş ve at hediye edilmiştir239.

V. İLMİYE MESLEĞİNDE İSTİHDAM - KADROLARA ATAMA

İcâzetnâme sahibi olan talebelerin ruus imtihanlarında başarı göstermeleri

sonucu kadrolara atamaları yapılmaktaydı. Osmanlı’nın son döneminde ilmiyedeki

talebeler müftü, müderris, kadı/nâib, kürsü şeyhliği gibi mesleklerde ya da meşihat

makamı tarafından yeni ihdas edilmiş Mahfel-i Şeriat, Meclis-i İntihâb-ı Hükkâm-ı

Şer‘i, Meclis-i İdare-i Emvâl-i Eytâm gibi kurumlarda istihdam edilmekteydiler. Bu

meslekler arasında geçiş yapılabildiği gibi iki mesleği beraber yürütenler de

235 MA. USAD. No: 3767 İsmail Hakkı Efendi

236 MA. USAD. No: 724 Mehmed Arif Efendi.

237 MA. USAD. No: 121 Receb Rüşdü Efendi.

238 BOA. İ. TAL. No: 420. 91.

239 MA. USAD. No: 83 Mehmed Vehbi Efendi; No: 1560 İdris Hıfzı Efendi.

69

oluyordu. Özellikle taşra müderrisi olarak atanan birçok ismin aynı zamanda

atandıkları bölgede müftülük yaptığı görülmektedir.

A. KADILIK/NAİBLİK

Kadılık, Osmanlılarda adlî, idarî, mülkî ve askerî sahaları kapsayan oldukça

geniş yetkilere sahip önemli bir kurumdu. Tanzimat ile birlikte bu kurum da yeni

düzenlemelere tabi tutulmuştu. Bu dönem kadıların yetki ve sorumlulukları

kısıtlanmış sadece şer’i mahkemelerde evlenme-boşanma, alacak-borç gibi davalara

indirgenmişti240.

Kanuni döneminden itibaren kadıların tayinlerinde mülazemet sistemi

uygulanmakta, mülazim olan talebeler sıraları gelince tayin edilmekteydi ve bu

düzen 19. yüzyıla kadar devam etti. 1838 senesinde “Tarîk-i İlmiyeye Dâir Cezâ

Kanunnâmesi”nin yayınlanmasıyla kadı olacakların imtihan edilmesi kararlaştırıldı.

1855 yılında yeni bir düzenlemeyle beraber “kadı” yerine tüm şer’i hâkimler için

“nâib” terimi kullanılmaya başlandı. Merkeze yakın kaza nâiblerinin görev süresi 18

ay, uzak olanların ise 24 ay olarak belirlendi241. Bu süreçte nâib olacak kişilerin kısa

sürede eğitilmeleri için yeni bir eğitim kurumu olan Mekteb-i Nüvvâb kurulmuştu.

Yeni kanun derslerinin eklendiği bu kadı okulundan mezun olanlar yıllarca Osmanlı

mahkemelerinde görev yapmışlardır. Örneğin Mekteb-i Kudât mezunu Ömer Atıf

Efendi, ruus imtihanını geçerek şehâdetnâme almış ve kadı olarak Tiran’a tayin

edilmiştir. Ardından Kırçova, Divriği, Mecidözü, Berat ve Nevşehir’de kadılık

görevinde bulunmuştur242.

Yeni usul üzere mülazim olan talebeler imtihana tabi tutulmaktaydı. İki buçuk

sene Aydın Sancağı’na bağlı Bozdoğan Şer’iyye Mahkemesi’nde mülazim olan

Hasan Tahsin Efendi, sınavı kazanması üzerine Trablusgarp’a atanmıştır. Onun

kadılık süresi boyunca yer değiştirme usulü gereği diğer görev yerleri şöyledir:

Konya/Bor, Kastamonu/Gönye, Rumeli/Üsküp-Radovişte, Sivas/Divriği,

Rumeli/Üsküp-Kumanova243.

240 İlber Ortaylı, “Kadı”, DİA,c.24, İstanbul: TDV Yayınları, 2001, s.71-72.

241 Yurdakul, a.g.e., s.190-192.

242 MA. USAD. No: 904 Ömer Atıf Efendi.

243 MA. USAD. No: 171 Hasan Tahsin Efendi.

70

Mekteb-i Nüvvâb mezunu olan kadılardan bir diğeri ise Mehmed Efendi’dir.

Mehmed Efendi’nin diğer isimlerden farkı Osmanlı coğrafyasının çok farklı

bölgelerinde görev yapmış olmasıdır. Şer’iyye mahkemelerinde çalışan Mehmed

Efendi; Bağdat/Hanekin, Halep/Rakka, Hüdavendigar/Sındırgı, Rumeli/Kalkandelen-

Radovişte-Palanka- Koçana (Üsküp’ün kazaları) ve Uzunköprü, Manastır/ Florina-

Toyran, Edirne/ Ceseri Ergene- Dimetoka, Selanik, Trablusgarp, Diyarbakır/ Çermik

ve son olarak Viranşehir/ Siverek’e tayin edilmiş ikişer sene bu kazalarda görev

yapmıştır. Mehmed Efendi dikkat edildiği üzere diğer ulemaya nazaran çok fazla

kazada görev yapmıştır. Fakat kendisinin bu konuda sicil dosyasında şikâyetleri yer

almaktadır. O dönemde kadıların iki senede bir yer değiştirmesi kuralına karşı, şehre

alışmışken başka şehre gitme bu sebeple görevini tam yapamama, yol ve taşınma

masrafları, düşük maaş gibi şikâyetler yapılmaktaydı. Mehmed Efendi de düşük ücret

aldığından ve parasının çoğunu taşınma masraflarına verdiğinden şikâyet etmektedir.

Fakat Mehmed Efendi’nin farklı bir şikâyeti daha vardır. Kendisi pek çok kadılıkta

bulunduğunu fakat yıllardır derecesinin mektepten çıktığı haliyle dördüncü sınıf

olarak kaldığını, kendisinden daha düşük dereceli kimselerin daha iyi yerlere

atandığını, eğer üç sene boyunca bir bakkal ya da tacire hizmet etmiş olsaydı evkaf

değil azîm taltîfine nail olacağını, ne hikmetse İstanbul ya da İzmir’de hizmet

edemediğini ve hâlâ kaza kadısı olup rütbe alamadığını söylemekte ve şunu

eklemektedir: “Kimilerinin peder ve damatları var millet biliyor ki mektep ve

medreseli değiller, büyük büyük imtiyaza tabiiler, bu adalete uygun değildir. Konya,

İzmir, Bursa ve İstanbul kadılıkları bu kişiler tarafından dolduruluyor. Fakat zayıf

kimseler ise Basra, Bağdat gibi uzak memleketlere gönderiliyorlar”. İletilen bu

şikâyet Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi tarafından karşılık bulmuş ve teftişe karar

verilmiştir244.

Taşra Kadılıkları:

Taşra kökenli ulema için yüksek payeli mevkilere çıkmak istisnai bir

durumdu. Elbette ulema grubu içerisinde Fatih, Süleymaniye medreselerine

yükselenler mevcuttu. Fakat yüksek payeli kadılara yükselen isme

rastlanmamaktadır. Bir diğer dikkat çekici unsur Balkan kökenli ulemanın

çoğunlukla Rumeli coğrafyasında görev yapmış olmasıdır. Anadolu ya da Arap

244 MA. USAD. No: 775 Mehmed Efendi.

71

coğrafyasında görev yapan isimler genellikle Balkan Savaşları’ndan sonra göç edince

buralara tayin edilen kimselerdir. Çoğunluğun Rumeli’de görev yapmış olmasının en

temel sebeplerinden birinin bölgedeki dil çeşitliliği olduğu düşünülebilir. Nitekim

görev yapan isimlerin çoğunluğunun bölgenin yerel dillerini bildikleri görülecektir.

Taşra kadılıkları içerisinde; Abdülhamid Hulusi Efendi, Ahmed Nazif Efendi,

Nuh Necati Efendi245 ve yukarıda ismi zikredilen isimler Üsküp’ün birçok kazasında

nâib olarak görev yapmışlardır.

B. MÜFTÜLÜK

Osmanlı ilmiye geleneği içerisinde müftülük makamı önemli bir yere sahipti.

Kadılıktan ayrı olarak fetva makamı halkın dinî sorularına cevap verme görevini

üstlenmişti. Müftüler ise merkez müftü olan şeyhülislam ve kenar müftüsü olarak

isimlendirilen taşra müftüleri şeklinde ayrılmaktaydı. Taşra müftülerinin atamaları da

merkez müftü yani şeyhülislam tarafından gerçekleştiriliyordu. II. Mahmud

dönemine gelindiğinde meşihat makamı Ağakapısı’na taşındı. Rumeli ve Anadolu

kazaskerleri ve İstanbul kadıları da yanına nakledilerek Osmanlı tarihinde ilk defa

Şeyhülislam dairesi oluşturuldu. Diğer yandan sadece fetva makamı olarak kabul

edilen müftülük makamı, klasik yapısından çıkarılarak şer’i kaza işleri ile

birleştirildi. Müftülük, artık şer’i onay mekânizması haline getirilmişti. Bu durum

Sultan Abdülaziz döneminde de devam ettirilerek müftülük makamı idare, adalet,

siyaset ve eğitim gibi alanlarda devlet içerisindeki yetki mekânizmasına dâhil edildi.

Sultan Abdülhamid ise Meşihat makamını bakanlık yapmış ve müftüyü nazır (bakan)

olarak Heyet-i Vükela içerisine almıştı246.

Bu yeni düzenlemelerde Meşihat dairesi içinde yeni kurumlar kurulmuş ve

ilmiye sınıfı mensupları bu kurumlarda istihdam edilmişlerdir. Bu kurumlar

şunlardır:

1. Meclis-i İntihâb-ı Hükkâm-ı Şer’iyye

Kadılık hakkında yapılan düzenlemelerde 1856 yılında kadıaskerliklerden

bağımsız olarak şeyhülislamlıkta yeni bir meclis kuruldu. Meclis-i İntihâb-ı

245 MA. USAD. No: 2678 Abdülhamid Hulusi Efendi; No: 224 Ahmed Nazif Efendi; No:4732 Nuh

Necati Efendi.

246 Esra Yakut, Şeyhülislamlık Yenileşme Döneminde Devlet ve Din, 4.bs., İstanbul: Kitap Yayınevi,

2014, 55-57; Ayrıntılı bilgi için ayrıca bakınız: Yurdakul, a.g.e.; Karal, a.g.e., c.8, s.301-308.

72

Hükkâm-ı Şer’iyye ismi verilen bu meclisin görevleri, kadı olmak isteyen medrese

mezunlarının bilgi ve ehliyetlerini ölçmek, yeterli olanların atamalarını yapıp yeterli

olmayanları Mekteb-i Nüvvâb’a sevk etmek ve göreve uygun bulunmayanları da

Meşihat makamına bildirmekti. Meclisin görevleri ve çalışma şartları on yedi yıl

sonra 1873 senesinde belirlendi. 1917 senesinde şer’i mahkemelerinin Adliye

Nezareti’ne bağlanmasına kadar meclis görevini sürdürdü247.

Kariyerinde Üsküp’ün birçok kazasında görev yapan Mehmed Arif Efendi,

Meclis-i Hükkâm-ı Şer’iyye’den berat alan kadılar arasındadır. Ayrıca kendisine

hüsn-i hal mazbatası, iki kıt’a ruûs-ı hümâyûn ve şehâdetnâme de verilmiştir.

Mehmed Arif Efendi kendisinin “Kudemâ-yı Nüvvâb”dan olduğunu zikretmektedir.

Kadı efendi; Üsküp Sancağı’ndan Üsküp, Kumanova (2 kez), Koçana (2 kez),

Palanka (2 ez), Radovişte kazalarında ve bunların yanında Bosna, Yanya ve

Trablusgarp eyaletlerinin birçok kazasında görev yapmıştır248.

2. Meclis-i Tedkîkât-ı Şer’iyye Kitâbeti

Tanzimat döneminde şeyhülislam başkanlığında “huzur mürâfaaları” adı

altında davalar görülmekteydi. Fakat bu davalara şeyhülislam efendinin yoğunluktan

dolayı yetişememesi üzerine 1861 senesinde üst düzey ulemadan oluşan bir meclis

kuruldu. Meşihat Dairesi’ne bağlı bir organ olarak çalışan Meclis-i Tedkîkât-ı

Şer’iyye’de Bâb-ı Fetvâ dâhilindeki mahkemelerde çözülemeyen davalara

bakılmaktaydı249. Üsküp’te rüdşiye muallimi olarak görev yapan Mehmed Vehbi

Efendi bu meclis kitâbetine mülazim olarak kabul edilenler arasındadır250.

3. Meclis-i İdâre-i Emvâl-i Eytâm

Tanzimat döneminde ulemanın istihdam edildiği benzer kurumlardan biri de

3 Ekim 1874’te yetim mallarının idaresi için açılan meclistir. Bu meclis, taşradaki

yetim mallarını inceleyip İstanbul ve Bilâd-ı Selâse Mahkemeleri’nin karşı çıktıkları

mevzuların doğru olup olmadığını araştırmakla görevlendirildi. Aynı zamanda bu

meclise bağlı yeni birimler oluşturularak yetim mallarının yanında ilmiye

personelinin maaş ve emekliliklerinde düzenlemelere gidildi. Bu kurum, 1908-1914

seneleri arasında Meşihat’a bağlı olarak çalıştı. Üsküp’te rüşdiye muallimliğinin

247Yakut, a.g.e., 61.

248 MA. USAD. No:724 Mehmed Arif Efendi.

249 Yakut, a.g.e., s.61-62.

250 MA. USAD. No:83 Mehmed Vehbi Efendi.

73

ardından Meclis-i Tedkîkât-ı Şer’iyye’de mülazim olarak katiplik yapan Mehmed

Vehbi Efendi’nin Meşihat makamına gönderdiği bir yazısında 1903 senesinde bu

mecliste baş katip olarak çalıştığı anlaşılmaktadır251.

4. Rumeli Kadıaskerliği Mahfil-i Şer’iyyât Mahkemesi

19. yüzyılda şeyhülislamlığa aktarılan kurumlardan biri de Mahfil-i Şeriat

mahkemeleriydi. Rumeli Kadıaskeri, davaları Divan-ı Hümayun’un yanında kendi

konağında dinlerdi. “Şeriatçısı” ise nâibi sıfatıyla davalara bakardı. Şeriatçı, kadı ve

nâib efendilerin azil ve infisallerinden sonra aileleriyle beraber İstanbul’a

dönüşlerine izin verilmesi, katilin sürgün edilmesi, hürlük davası, inşa edilecek

binaların keşfi gibi farklı konularda ilamlar vermekteydi252.

Mahfil-i Şeriat’te çalışan İsmail Sıdkı Efendi Şam-ı Şerîf’teki hacıların

muhasebe işlerini yaptığını sicil dosyasında ifade etmektedir. Ardından kendisi

Surre-i Hümâyûn Niyâbeti Şer’iyyesi’ne tayin edilmiştir. Kendisinin ilk görev yeri

ise Rumeli Sadâre-i Vekâyi Evtâsı olmuştur253. Vekayi katipleri Rumeli

kadıaskerinin maiyyetinde çalışan bütün kanun ve adetleri bilen kimselerdi. Bu

kimseler davaları önceden dinler gereğini kadıaskere bildirirlerdi254.

5. Meclis-i Mesâlih-i Talebe

Meşihat içerisindeki önemli kurumlardan biri de 1878 senesinde Meclis-i

Talebe-yi Ulûm ismiyle açılan meclistir. Meclisin amacı, medreselerin ıslahı,

müderrislerin geçim şartlarının düzenlenmesi, öğrencilere yardım etme, vakıf

gelirlerinin düzene koyulması ve öğrencilerin ahlakı gibi konularda çalışmalar

yürütmektir255. 1879 senesinde ismi Meclis-i Mesâlih-i Talebe olarak değişirilen

kurumda Receb Rüşdü Efendi azalık görevini yürütmüştür256.

6. Tedkîk-i Müellefât Encümeni

II. Abdülhamid döneminde dinî kitapların içeriklerinin incelenip kontrol

edilmesi için bir reis ve üç müderristen oluşan bir encümen kurulmuştu. Kitaplar bu

kurul tarafından kontrol ediliyor uygun görülmesi durumunda yayına izin

251 MA. USAD. No:83 Mehmed Vehbi Efendi.

252 Yurdakul, a.g.e., s.125-126.

253 MA. USAD. No: 240 İsmail Sıdkı Efendi.

254 Yurdakul, a.g.e., s.113.

255 Yakut, a.g.e., s.67-68.

256 MA. USAD. No:121 Receb Rüşdü Efendi.

74

veriliyordu257. Üsküp uleması içerisinde eser veren isimlerden Üsküp Yahya Paşa

Medresesi’nde müderris Hasan Fehmi Efendi’nin kaleme aldığı Zübdetü’t-Ta‘lîm,

Risâle-i İmâniye ve nahiv kitabı olan Mecma‘u’l-Kavâid isimli eserlerinin tedkik

edildiği bilgisi arşiv vesikalarında yer almaktadır. Söz konusu kayıt şöyledir:

Mecma‘u’l-Kavâid isimli eserin tedkîkine dâir;

Kosova Vilâyeti Ma‘ârif-i ‘Umûmî İdâresi

‘Adedi 22

Kosova Vilâyeti Ma‛arif-i ‘Umûmiye Nezâret-i Celîle-i

Cânibiyyesine

Ma‛rûz-ı kemîneleridir

Üsküb’de Yahyâ Paşa Medresesi müderrisi mekremetlü Hasan

Fehmi Efendi’nin ‘Mecma‘u’l-Kavâid’ nâmıyla ve ‘arabî lisânı üzerine

te’lîf ve tertîb eylediği kitâbının tâb‛ u neşrine müsâ‛ade buyrulması

istid‛â edilmiş ve mezkûr kitâb buraca tedkîk etdirilerek münderecâtında

mahzûr görülememiş olduğundan mezkûr risâle iki nüsha olarak leffen

pîşgâh-ı sâmî-i âsaf-ı a‘zamîlerine ‘arz ve takdîm kılınmış olmağla ol

bâbda emr u fermân hazret-i men lehü’l-emrindir.

14 Muharremü’l-haram 318/ 20 Nisan 316

Kosova Ma‛ârif Müdîri

‘Abdu’llâh Hilmi bin Hakkî (mühür içinde)”258

Bir diğer belgede ise basımına izin verilen Risâle-i İmân isimli eserin Buhârîi

Şerîf’ten tercüme yapılarak hazırlanmış bir risale olduğu ifade edilmektedir.

“Kosova Vilâyeti Ma‘ârif-i ‘Umûmî İdâresi

‘Adedi 128

Ma‘ârif-i ‘Umûmiye Nezâret-i Celîlesi Cânibiyyesine

Ma‘rûz-i çakerîleridir

257 Yakut, a.g.e., s.69.

258 BOA. MF.MKT. No: 522.2.1.

75

Üsküb’de Yahyâ Paşa Medresesi müderrisi mekremetlü Hasan

Fehmi Efendi’nin Buhârî-i Şerîf’den terceme etdiği ve ‘Risâle-i Îmân’

tevsîm eylediği risâlenin tab‘ u neşrine müsâ‘ade buyrulması istid‘â

edilmiş ve mezkûr terceme Ma‘ârif Meclisi’nce mütâla‘a ve tedkîk

olunarak buraca tab‘ında mahzûr görülememiş olduğundan encümence

dahi mu‘âyenesiyle icrâ-yı îcâbı zımmında mezkûr risâle iki cüz olduğu

hâlde ol bâbdaki karâr ile leffen pîşgâh-ı sâmî-i düstûr-ı a‘zamîlerine

‘arz u takdîm kılınmış olmağla ol bâbda emr u fermân hazret-i men

lehü’l-emrindir.

29 Receb 315 / 11 Kânûn-ı Evvel 313

Kosova Ma‘ârif-i ‘Umûmiyye Müdîri

Halî bin Kemâl (mühür içinde)”259

“Üsküb’de Yahyâ Paşa Medresesi müderrisi mekremetlü Hasan

Fehmi Efendi’nin Buhârî-i Şerîf’den terceme etdiği ve ‘Risâle-i Îmân’

tevsîm eylediği risâle meclis-i ‘âcizânemiz a‘zâsından fazîletlü Mehmed

Tevfîk Efendi tarafından mu‘âyene olunarak mahzûru olmadığı ifade

edilmekle Encümen-i Teftîş-i Muâyene’ce de icrâ-yı mu‘âyenesiyle ruhsat

i‘tâ buyrulmak istid‘âsıyla mezkûr risâlenin iki nüsha olduğu hâlde

Nezâret-i Celîle-i Ma‘ârif’e takdîmine karâr verildi.

27 Receb 315/ 9 Kanun-ı Evvel 313”260

“Tâ‘lîm-i Müte‘allim” isimli eserin herhangi bir sakıncası bulunmadığına

dair;

“Kosova Vilâyeti Ma‘ârif-i ‘Umûmiyye İdâresi

‘Aded 55

Ma‘ârif-i ‘Umûmiyye Nezâret-i Celîlesi Cânibiyyesine

Ma‘rûz-i kemterleridir

259 BOA. MF.MKT. No: 381.17.2.

260 BOA. MF.MKT. No: 381.17.1.

76

‘Tâ‘lîm-iü Müte‘allim’ nâmıyla bir kitâb terceme eylediğinden

bahisle tâb’ına ale’l-usûl ruhsat-ı resmiyyesinin istihsâlini müsted‘î

Üsküb’de Yahyâ Paşa Medresesi müderrisi Hasan Fehmi Efendi’nin

istid‘âsıyla mezkûr kitâbın iki nüshası leffen takdîm-i pîşgâh-ı sâmî-i

nezâret-penâhîleri kılınmış ve mezkûr kitâb buraca lede’l-mu‘âyene

münderecâtı mahzûrdan sâlim görülmüş olmağla mu‘âmele-i

muktezıyesinin îfâsına müsa‘âde-i celîle-i âsafâneleri şâyân buyrulmak

bâbında emr u fermân hazret-i men lehü’l-emrindir.

17 Rebî‘u’l-ahire 318 / 20 Temmuz 316

İşbu inhâ ile birlikde bulunan Ta‘lîm-i Müte‘allim tercemesinin

hasbe’t-ta‘alluk bâb-ı vâlâ-yı fetvâ-penâhîye irsâli bâbında 16 Ağustos

1316”261

Sadık Albayrak tarafından Zübdetü’t-Ta’lîm olarak bahsedilen eserin262 arşiv

belgelerinde geçen Ta’lîm-i Müteallim olduğu düşünülmektedir.

Bir diğer sıhhati araştırılan eser ise Üsküp müftüsü ve bidâyet mahkemesi

reisi Ali Rıza Efendi’nin “Okuma Yazma” isimli eserdir. Eser içindeki tabirler

ıstılahât-ı lisâniye ve imlâ-i umûmiye muğâyir olduğundan hatalarının düzeltilmesi

için sahibine gönderilmiştir263.

7. Dâru’l-Hikmeti’l-İslamiyye

Ulemanın istihdam edildiği ve meşihat içerisinde kurulan son kurum olarak

Dârü’l-Hikmeti’l-İslamiyye’yi zikretmek gerekir. Bu daire, 12 Ağustos 1334 (25

Ağustos 1918) tarihinde Mehmed Reşad ve Şeyhülislam Musa Kazım Efendi’nin

zamanında kurulmuştur. Teşkilatın kurulma amacı, hem İslam dünyasında hem de

imparatorluk içinde ortaya çıkan bir takım dinî meselelere çözüm bulmak ve İslam’a

yapılan hücumlara İslam hükümlerine göre cevap vermekti.

Kurumda yabancıların sordukları sorulara cevap verildiği gibi Müslümanların

da her türlü dinî soruları cevaplandırılıyordu. Bu ihtiyaçlara binaen her türlü neşriyat

ve beyannâmeler ele alınmaktaydı. Mekteplerde öğrencilerin İslam ahlakına aykırı

261 BOA.MF.MKT. No: 526.18.1.

262 Albayrak, Son Devir Osmanlı Uleması, c.2., s.74

263 BOA. MF. MKT. No: 454.57.

77

yetiştirilmeye çalışılmasına karşı Maârif Nezaretine başvuruluyordu. Basında İslam

karşıtı söylemlere gerekli cevaplar veriliyordu. Bu teşkilat, azledilen, tayin edilen,

istifa eden ve vefat edenlerle beraber toplamda 28 kişiden oluşuyordu264.

Kurum içinde Bediuzzaman Said Nursi, Ahmed Cevdet, İzmirli İsmail Hakkı,

Mehmed Akif Ersoy, Elmalılı Hamdi Yazır gibi önemli isimler yer almaktaydı.

Üsküp mebusu Said Efendi ise teşkilat içerisinde aza olarak görev yapmıştı265.

8. Taşra Müftülükleri

Taşra müftüleri merkez müftü olan şeyhülislam tarafından atanmaktaydı.

Medresede okuyup icazet almış olan talebe mülazim olarak bekler, imtihana tabi

tutulur ve başarılı olması kaydıyla şeyhülislam tarafından kendisine verilen müftülük

menşuru ile ataması gerçekleştirilirdi.

Kalkandelenli İsmail Hakkı Efendi r.1314/m.1898-99 senesinde Fatih Camiî

dersiamlarından Hafız Osman Efendi’den icazet almasının ardından yapılan

müftülük imtihanını kazanması üzerine verilen menşur ile kaza müftüsü olarak tayin

edilmişti266.

Müftülük Menşur Sureti:

“Grebne Kasabasında Mehmed Paşa Medresesi müderrisi

fekâhetlü İsmâ‘îl Hakkı Efendi

Grebne müftîsi Mustafa Râşid Efendi’nin isti‘fâsına ve zâtınızın

ehliyet ve liyâkatinize mebnî yerine ta‘yîniniz Grebne Kazâsı Meclisi

idâresinden bâ-mazbata istid‘â ve Manastır Vilâyet-i Celîlesinden dahi

inhâ olunarak kazâ-ı mezkûr müftîliği ‘uhdenize tefvîz edilmiş olmağla

lede’l-istiftâ eimme-i Hanefiyye ‘aleyhim rahmetü rabbi’l-beriyye

hazerâtının esahh u ercah akvâliyle bi’l-iftâ kütüb-i mu‘tebereden

tahrîr-i nakl-i sarîh ve imzâlarınızda Grebne müftîsi olduğunuzu tasrîh

eylesiniz.

Hurrire fi’l-yevmi’s-sabi‘ min şehri Safer sene 1318

264 Sadık Albayrak, Son Devrin İslam Akademisi Dâru’l-Hikmeti’l-İslamiyye, İz Yayıncılık, İstanbul,

1998, s. 10.

265 Albayrak, Darü’l Hikmeti’l İslamiye, s.90-94.

266 MA. USAD. No:3767 İsmail Hakkı Efendi.

78

Ketebehu el-Fakîr Hâlid Efendizâde

Mehmed Cemâleddîn ‘ufiye ‘anhümâ”

Müftülük menşurunun yanında taşra ruusu da kendisine verilmiştir.

Taşra Ruus Sureti:

“Edirne Medresesi’nde münhale olan medrese-i mezbûre kırk

medresesinden munfasıl Grebne kazâsı müftîsi kıdvetü’l-‘ulemâi’lmuhakkıkîn

İsmâ‘îl Hakkı Efendi -zîde ‘ilmuhu- mahall ü müstahık

olmağla bi’l-fi‘il Şeyhu’l-islâm ve Müfti’l-enâm olub (…) Hâlid

Efendizâde devletlü semâhatlü Mehmed Cemâleddîn Efendi hazretlerinin

işâretleri mûcebince bi’l-ibtidâ hâric tevcîh olundu. 1319”267

İsmail Hakkı Efendi’ye verilen menşurdan anlaşılacağı üzere kendisi önce

müderris olarak tayin edilmiştir. Müftülük sınavını kazanması üzerine hem

müderrislik hem müftülük görevini beraber yürütmüştür. Taşra müftülüklerinde

dikkat çeken hususlardan biri budur. Müderrislik yaparken halkın talebine binaen

müftü olarak maaşsız görev yapan birçok isme rastlanmaktadır.

Ulema dosyalarında karşılaşılan atama usullerinden biri de halkın talebi

doğrultusunda şeyhülislamın da tasdiki ile atanan müftülerdir. Üsküp’ün Koçana

kazasına müderris olarak tayin edilen Mehmed Cemil Efendi halkın talep etmesi ve

hükümetin de izin vermesiyle maaşsız olarak zikredilen kazaya müftü tayin edilmiş,

bir sene sonra ise kendisine maaş verilmeye başlanmıştır268. Aynı şekilde Üsküp’ün

bir diğer kazası İştip’te Hamidiye medresesinde müderrislik yapan Mehmed Es’ad

Efendi maaşsız bir şekilde müftülük yapmaya başlamış, bir sene sonra müderrislik

görevinden istifa etmiş, devam ettiği müftülük görevinden maaş almaya

başlamıştır269. Yine bu örneklerde de kişilerin müderris-müftü olarak görev yapması

dikkat çekicidir.

Bir diğer atama usulü ise vefat eden müftü yerine atama yapılmasıdır. İsa

Ruhi Efendi, Kalkandelen müftüsü Hacı Abdullah Efendi’nin vefatının ardından

boşalan müftülük merciine mahalli meclis idaresinin arzı ve Kosova Vilayeti’nin

267 MA. USAD. No:3767 İsmail Hakkı Efendi, MA. MŞH. SAİD. 224.26.3.

268 MA. USAD. No:4728 Mehmed Cemil Efendi.

269 MA. USAD. No: 1839 Mehmed Esad Efendi.

79

inhası üzerine r.1324/m.1908-09 senesinde tayin edilmiştir. İsa Ruhi Efendi, müftü

olarak görev alana kadar geçimini verdiği fetvalar karşısında aldığı ücretler ile

sağlamıştır. Müftü olarak tayininden sonra ise dört yüz kuruş maaş almıştır270. Bir

diğer örnek ise Şehriköy müftüsünün vefat etmesi üzerine halkın da talep etmesi, vali

ve mutasarrıf paşaların inhası ve Şeyhülislam Hayrullah Efendi’nin tasdikiyle müftü

olarak tayin edilen Ali Efendi’dir. Fakat 93 Harbi’nin çıkması üzerine Ali Efendi de

halkla beraber Üsküp’e hicret etmiş ve Üsküp’ün Radovişte kazasında müderrislik

yapmaya başlamıştır271.

Lofça’da Rüşdiye Mektebi muallimi olan Ali Rıza Efendi ise bölgenin Rusya

tarafından işgal edilmesinin ardından Üsküp’e göç etmiştir. Üsküp müftüsü Vidinli

Süleyman Efendi’nin vefat etmesinin ardından boşalan müftülük makamına meşihat

menşuru ile tayin edilmiştir272.

Müftülük menşuru:

“Üsküb’de mukîm Lofça ulemasından fekâhetlü ‘Alî Efendi

İktidâr ve kifâyetinizden bahisle münhal olan Üsküb müftîliğine

ta‘yîniniz Kosova Vilâyet-i behiyyesinden bâ-tahrîrat inhâ olunmakdan

nâşî zikr olunan müftîliği ‘uhdenize tefvîz ve ihâle kılınmış olmağla

‘inde’l-istiftâ eimme-i Hanefiyye ‘aleyhim rahmetü rabbi’l-beriyye

hazerâtının ercâh akvâliyle bi’l-iftâ kütüb-i mu‘tebereden tahrîr-i nakl-i

sarîh ve imzâlarınızı Üsküp müftîsi deyu vaz‘ u tasrîh eyleyesiniz…

23 Cemâziye’l-Evvel 1302

Ketebehu el-Fakîr ‘Uryânîzâde Ahmed Es‘ad ‘ufiye ‘anhü”

Ali Rıza Efendi hal tercümesinde, Selanik-Kosova havalisi umumi

komutanlığı ile Üsküp’te bulunmuş olan merhum Veysel Paşa’nın arz ve inhaları

üzerine 15 Cemâziye’l-âhir 303 tarihli ruus ile Bursa Aziz Efendi Medresesi’nin

kendisine tevcih edildiğini, irâde-i seniyye ile Üsküp merkez vilayetinin

birleştirilmesinden sonra eski vali Faik Efendi’nin arzı üzerine ise 2 Rebî‘u’l-âhir

270 MA. USAD. No:4683 İsa Ruhi Efendi.

271 MA. USAD. No:1808 Ali Efendi.

272 MA. USAD. No:300 Ali Rıza Efendi.

80

306 senesinde İzmir pâye-i mecîdî’nin kendisine verildiğini dile getirmektedir273.

Verilen paye için gönderilen fermanda Ali Rıza Efendi’nin “akrân ve emsâlinin

beyninde her ilim ve fazl ile mütehalli ve mevsûf” olduğu dile getirilmektedir274.

Diğer yandan Ali Rıza Efendi, kendisinin meşhur Cevdet Paşa ile 7-8 sene

medresede beraber okuduklarını hatta aynı odayı paylaştıklarını ve kendi gibi

yetişmiş insanların Üsküp’te bulunmadıklarını dile getirmektedir275. Ali Rıza

Efendi’nin Üsküp müftüsü olarak tayin edilmesinin ardından kendisine bir ev

inşasına karar verilmiştir. Evin krokisi arşiv belgelerinde yer almaktadır276.

Müftü olarak Nallıhan Kazası’nda görev yapan Halid Haki Efendi’nin ise

emeklilik yaşı gelmiş olmasına rağmen ilim ve faziletinden yararlanılması için iki

sene kadar görev süresi uzatılmıştır277.

Tüm bu isimlerden önce h.1265/m.1848-49 senesinde Üsküp müftüsü olarak

Abdülcelil Efendi’nin görev yaptığı Meclis-i Vâlâ kayıtlarında yer almaktadır278.

Üsküp müftülüğü görevinin h.1316/m.1898-99 senesinde ise Hacı

Abdurrahman Beyzâde Mehmed Münir tarafından yürütüldüğü “Üsküp-Mitroviçe

demiryolu” hakkında yazılan arzuhalden anlaşılmaktadır279.

Taşrada görev yapan isimler arasında vilayet müftüsü olarak atanmış iki isim

öne çıkmaktadır. Ulema grubunda diğer isimler küçük kazalarda görev yapmışken bu

isimler vilayet müftülüğüne yükselmişlerdir. Bunlardan biri Üsküp Yahya Paşa

Medresesi Müderrisi Hasan Fehmi Efendi’dir. Üsküp müftüsü Ali Rıza Efendi’nin

rahatsızlanması ve görevini yerine getirememesi üzerine Hasan Fehmi Efendi,

h.1318/m.1900-01 senesinde vekâleten müftü olarak görevlendirilmiştir280. Bunun

ardından Kosova Vilayeti İsti‘nâf Ceza Mahkemesi Azalığı’nda bulunduğu ve

r.1322/m.1906-07 senesinde Kosova Vilayet Müftüsü olarak tayin edildiği

bilinmektedir281. Fakat arşiv belgeleri aynı tarihte kendisinden “Üsküp müftüsü”

273 MA. USAD. No:300 Ali Rıza Efendi.

274 MA. MŞH.45.18.03.

275 MA. USAD. No:300 Ali Rıza Efendi.

276 BOA. Y.PRK.UM. No: 9.29. Görsel için EK-18’e bakınız.

277 BOA. MV. No: 218.

278 BOA. MVL. No: 66. 14.

279 BOA. BEO. No: 1258. 94.293.

280 BOA. TFR.I.ŞKT. No: 25.2425.

281 Albayrak, Son Devir Osmanlı Uleması, c.2, s.74.

81

olarak bahsetmektedir282. Üsküp’ün vilayet merkezi olması dolayısıyla böyle bir

durum söz konusu olabilir. Balkan harbinin başlaması üzerine müftü efendi,

r.1328/m.1912-13 senesinde göç ederek İstanbul’a gelmiştir. 15 Eylül 1337/1921’de

İnegöl Kazası Müftülüğü’ne tayin olunmuş ve 1927’ye kadar burada müftü olarak

görev yapmıştır283.

İkinci isim ise II. Meşrutiyet’in ilânının ardından Manastır Vilayet Müftüsü

olarak tayin edilen Receb Cudi Efendi’dir284. Receb Efendi, Arnavut ulema arasında

siyasî olaylarda ön plana çıkan bir isimdir. Tezin son bölümünde ulemanın etkisinin

tartışıldığı siyasî faaliyet kısmında hakkında daha ayrıntılı bilgi verilecektir.

Üsküp’te görev yapmış müftülerin çoğunluğu Rumeli kökenlidir. Üsküp

doğumlu olan müftüler ise ya memleketlerinde ya da Rumeli’nin farklı kazalarında

görev yapmışlardır. Fakat Balkan Savaşları’nın çıkması halkın bölgeden göç

etmesine neden olmuştur. Devlet, göç eden müftü efendileri Anadolu’nun farklı

kazalarına tayin etmiştir. Yukarıda zikredilen Hasan Fehmi Efendi bunlardan

birisidir. Üsküp’ün Kumanova kazasında görev yapan Hafız Behçet Efendi de 1913

senesinde Üsküp’ün Osmanlı’nın elinden çıkması üzerine Ankara Vilayeti’ne bağlı

Kırşehir’e müftü olarak tayin edilmiştir285.

C. MÜDERRİSLİK

Müderrislik mesleği, ilmiye içerisinde en çok tercih edilen mesleklerden

biridir. Medreseden icazetini almış talebeler mülazemet defterlerine kaydedilir, sırası

geldiğinde müderrislik kadrolarına atanırlardı. Yeni müderrisin ilk atandığı medrese

derece bakımından en aşağıda olan Haşiye-i Tecrîd yevmî yirmi beş akçeli

medreselerdi. Daha sonra ilmî yeterliliklerine binaen yüksek dereceli medreselere

terfi ettirilirdi. Fakat son döneme gelindiğinde medreseler birtakım aksaklıklar içine

girmiştir. Müderris sayısında ciddi bir artış yaşanmış ve kadroların kısıtlı olmasına

rağmen artan yığılmayı önlemek adına kadro sayısı artırılmıştır. Diğer yandan harap

halde olan medreselere atama yapılmış ve bu müderrisler orada ders

okutamamışlardır. Ya da terfi sırası gelen müderris, üst derecedeki medresede kadro

282 BOA. TFR.I.KV. No: 125.124.13.

283 Albayrak, Son Devir Osmanlı Uleması, c.2, s.74.

284 MA. USAD. No:518 Receb Cudi Efendi.

285 MA. USAD. No:1702 Hafız Behçet Efendi.

82

bulunmadığı için eski medresesinde devam etmiş sadece payesi yükseltilmiştir286.

Özellikle taşra medreselerinde bu sıkıntıların yaşandığı incelenen ulema dosyalarında

açıkça ortaya çıkmaktadır. Ayrıca Üsküp’te son dönemde aktif olarak çalışan

medreselerin isimlerine de sicil dosyalarındaki bilgiler aracılığıyla ulaşılmaktadır.

Üsküplü Hasan Fehmi Efendi İstanbul/Fatih’te eğitim aldıktan sonra Üsküp

medreselerinden Atiye Hanım Medresesi’ne tayin edilmiş ve r.1314/m.1898-99

senesinde talebelerine icazet vermiştir287. Arşiv belgelerinde kendisinin Yahya Paşa

Medresesi’nde görev yaptığı, h.1321/m.1903 tarihli Maarif Salnamesi’nde ise

Debbağ Şahin Medresesi’nde müderris olduğu bilgisi yer almaktadır288.

Hacı Kemal Efendi ve Abdül Efendi’nin görev yaptığı medreseler belli

olmayıp belgelerde Üsküp müderrislerinden oldukları ifade edilmiştir289.

Osmanlı’nın elinden çıkmadan önce Üsküp’te, Halid Efendi Mustafa Paşa Medresesi,

Nabi Efendi İsa Bey Medresesi, Adem Sırrı Efendi Koca Medresesi, Hacı Celaleddin

Efendi Mahmut Çelebi Medresesi ve Hafız Ahmed Miratiyye, Abdurrahim Efendi

Üsküp İshakiye Medresesi’nde müderris olarak görev yapmaktaydılar290.

Ömer Atıf Efendi, İstanbul’da eğitim aldıktan sonra memleketine dönen

isimler arasındadır. Kalkandelen halkının talebi üzerine meclis idaresinin de

kararıyla mazbatası meşihate gönderilmiş ve meclisin onayıyla memleketine

müderris tayin edilmiştir. Fakat medrese harab bir halde olduğu için ders

yapılamamış, hükümetin teşvik etmesi ve halkın yardımı ile tamir edilmiştir. Bunun

üzerine Ömer Atıf Efendi, sabah ve ikindi dersleri okutmaya başlamıştır. Hemen

yanında bulunan Kebîr Çelebi Camii’nde ise maaş almadan kürsü şeyhliği

yapmıştır291. Bu kazada müderrislik yapan bir diğer isim İsa Ruhi Efendi olacaktır.

Kendisi fahri olarak müderrislik ve maarif azalığı yapmıştır. Kalkandelen’de

çarşıdaki Camî-i Kebîr’de on dokuz kişi birinci sınıf, yirmi kişi ikinci sınıf olmak

üzere iki sınıf talebesi olduğunu ve ikinci sınıflara akaid dersi de okuttuğunu

söylemektedir. Müderris efendinin bu gayretleri ve kazada askerler için bir depo

286 Zengin, II. Meşrutiyet...,s.72-74.

287 MA. USAD. No:4613 Hasan Fehmi Efendi.

288 Salnâme-i Nezaret-i Maarif-i Umumiye, İstanbul: Matbaa-i Amire, 1321/1903, s.635.

289 MA. USAD. No:4614 Hacı Kemal Efendi; BOA. MF.MKT. No: 88.77.

290 Salnâme-i Nezaret-i Maarif-i Umumiye, 1321/1903, s.635

291 MA. USAD. No:4684 Ömer Atıf Efendi.

83

yapımına yardımı dolayısıyla kendisine Bursa medresesi payesi verilmiştir. Çarşı

Camiî’nde ders verdiğini dile getiren İsa Ruhi Efendi’ye verilen müftülük

menşurunda Ahmed Bey Medresesi müderrisi olarak hitap edilmiştir292.

Üsküp’ün kazası olan Koçana/ Hamidiye Medresesine atanan Mehmed Es’ad

Efendi de aynı şekilde medresenin harap bir halde olması sorunuyla karşılaşmıştır.

İştip rüşdiyesinde muallimlik yapan Mehmed Es’ad Efendi, boş olan Hamidiye

Medresesine atanmış fakat medresenin harap bir halde olması üzerine bunu padişaha

bildirdiğini ifade etmektedir293.

Müftü ve kadılarda olduğu gibi müderrisler de harp çıkmasının ardından

Anadolu’daki kazalara atanmışlardır. Kratova kazasında görev yapan Mehmed Hilmi

Efendi, Kastomonu Vilayeti’de İnebolu kazasına müderris olarak tayin edilmişti

Kendisine Maliye Nezareti tarafından sadaka verildiğine dair belgeler

bulunmaktadır294.

Merkez Müderrislikler:

Taşradan İstanbul’a gelerek burada okuyan talebe arasında İstanbul’daki

medreselere atanan ve terfi alarak Süleymaniye derecesine yükselen isimler vardır.

Adem Hilmi Efendi, Fatih dersiamlarından Hacı Rahmi Efendi’den icazet almasının

ardından girdiği ruus imtihanında başarılı olmuş ve intihâbnâme almaya hak

kazanmıştır. İlmi yetkinliği üzerine Fatih Camii’nde dersiam olarak sarftan itibaren

ders okutmaya başlamıştır.

İsmail Hakkı Efendi de Fatih Camii’nde dersiam olanlar arasındadır.

Buradaki görevinden sonra birçok kazada müftülük yapmıştır. Tekrar İstanbul’a

dönen İsmail Hakkı Efendi, Süleymaniye Medresesi’nde tefsir şubesi müdürlüğü

yapmıştır. Süleymaniye medreselerinde 1 Mart 1340 (1922) tarihinden itibaren

eğitimin kaldırılması ve medreselerin lağv edilmesi üzerine aynı tarihte

müdüriyetinden ayrılmıştır295.

Receb Rüşdü Efendi, Fatih dersiamlığı yapmış aynı dönemde kendisine Fatih

Camiî türbesinde Buhârî-i Şerîf kıraati ve Eyüp Sultan türbesinde Şifâ-i Şerîf kıraati

292 MA. USAD. No: 4683 İsa Ruhi Efendi.

293 MA. USAD. No: 1839 Mehmed Esad Efendi.

294 MA. USAD. No:2512 Mehmed Hilmi Efendi; BOA. ML. EEM. No: 461.94.

295 MA. USAD. No:3767 İsmail Hakkı Efendi.

84

görevi verilmiştir. Receb Rüşdü Efendi padişahın huzur derslerine katılan isimler

arasındadır296. Osmanlı’nın kuruluşundan itibaren ulemadan bazı hocalar, padişahın

huzurunda Kur’ân-ı Kerîm ve ya hadîs tefsirleri yaparlar, padişah bu ilmî mütaalayı

dinlerdi. Resmi olarak ise III.Mustafa döneminde çıkarılan bir kanunla Ramazan’ın

birinci gününden onuncu günene kadar devam edecek huzur dersleri başlamış oldu.

Bu gelenek Osmanlı’nın yıkılışına kadar devam etti. Derslerde ayetleri okuyup

tefsirini yapan bir mukarrir, soru sorup tartışma açan muhataplar bulunur ve ilmî

ortam oluşturulurdu. Padişahın huzurunda yapılan bu derse katılacak isimler meşihat

tarafından belirlenir ve padişahın onayından geçerlerdi.297 Receb Rüşdü Efendi 1297,

1300, 1303, 1304, 1305, 1306, 1308, 1309, 1311 (1879-1894) seneleri Ramazan

aylarında bu derslerde muhatap olarak bulunmuştur298.

İstanbul medreselerinde görev yapan bir diğer isim ise Üsküplü Muhammed

Rıfat Efendi’dir. Tarik defterlerinden takip edildiği üzere aldığı terfiler ve çalıştığı

medreseler şu şekildedir299:

Üskûbî Muhammed Rıfat Efendi

İlmiyeye giriş: 1293

1292: İbtidâ-i Hâriç- Dersiyye-i Katip Çelebi

1294: İbtidâ-i Dâhil- Alaaddin Paşa Medresesi

1294: Hareket-i Hâriç: Dersiyye-i Kâtip Çelebi

1bi2 9i’6ti:b İâbrt i–d âM-ie Dcîâdhî iDl- eHreâcme ise-i Alaaddin Paşa

1M2e9d9r:e Hseasrie ket-i Dâhil: Ebu’n Necîb Hamevî

1302: Musıla-i Sahn- Muhammed Ağa

1M3e0d4r:e Mseusis ıla-i Sahn- Muhammed Ağa

1M3e1d2r:e Sseashin -ı Seman

1318: Musıla-i Süleymaniye- Dârülhadîs

İbrahi m Paşa

Tablo 3: Muhammed Rıfat Efendi’nin Tarik defterinde yer alan ilmiyedeki ilerleyişi300

Ayrıca Muhammed Rıfat Efendi de h.1309-11/m.1891-94 senelerinde huzur

dersleri muhataplığında bulunmuştur301.

296 MA. USAD. No:121 Receb Rüşdü Efendi.

297 İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti’nin İlmiye Teşkilatı, 3. bs., Ankara: Türk Tarih Kurumu

Basımevi, 1988, 215-222.

298 Ebu Ula Mardin, Huzur Dersleri, İstanbul: İsmail Akgün Matbaası, 1951, s. 465, 468, 472, 475,

478, 484, 487, 493.

299 Muhammet Rıfat Efendi’nin ilmiyedeki kariyeri tarik defterlerinin hepsi taranarak tek tek tespit

edilmiştir.

300 ŞS. nr.20, vr.107; ŞS. nr.20, vr.120; ŞS. nr.20, vr.155; ŞS. nr.31, vr.231; ŞS. nr.31, vr.218; ŞS.

nr.31, vr. 205; ŞS. nr.34, vr.114; ŞS. nr.34, vr.122; ŞS. nr.25, vr.139.

301 Ebu Ula Mardin, a.g.e., s.491, s.494.

85

II. Meşrutiyet dönemine kadar medreselerin bozulmasına karşı ciddi bir ıslah

çabasının olduğu söylenemez. Bu dönemlerde genelde yeni eğitim kurumlarının

kurulması yoluna gidilmişti. 1913 senesinde İttihat ve Terakki Cemiyeti reformlara

giden geniş bir yol çizdi. Bu dönemde medreseler üzerinde tartışmalar devam

etmekteydi. “Medreselerin gelişmesinin önünde büyük engel olduğu ama ıslah

etmeye de değmedikleri” iddia ediliyordu. Dergilerde talebelerin medreseler

hakkındaki eleştirilerine yer veriliyordu. Bunların etkisi ile öğrencilerin talepleri

cevap buldu. Medrese kurumu içerisinde yeni eğitim kurumları kuruldu302. 1914

senesinde çıkarılan “Islâh-ı Medâris Nizamnâmesi” ile İstanbul medreseleri Dârü’l

Hilâfeti’i ‘Aliyye Medresesi ismiyle tek medrese çatısı altında toplandı. Medreselerin

talebe barındırma durumu, harap olup olmadığı, kaç talebe yerleştirebileceği gibi

konular ele alındı. 1917 senesinde hazırlanan bir başka nizamname ile aynı tarz

medresenin taşrada da kurulmasına karar verildi. Bu yeni sistem, sınıf geçme ve

atanan müdürler tarafından yönetilme gibi medrese sisteminde ciddi değişikliklere

yol açmıştı. ‘Aliyye medresesinin yanında Medresetü’l Vâizîn ve Medresetü’l

Mütehassısîn gibi ihtisas medreseleri de kurulmuştu303.

Bu dönemde İstanbul’daki Üsküp uleması içerisinde Dâr’ül Hilâfeti’l ‘Aliyye

Medresesi bünyesinde; İsmail Hakkı Efendi ibtidâî hâriç müderrisliği, ileride siyasî

gündemde yerini alacak olan Üsküp mebusu Said Efendi Sıhhat Medresesi

müderrisliği, Mehmed Vehbi Efendi ise müfettiş muavinliği yapmışlardır304.

D. KÜRSÜ ŞEYHLİĞİ

Kürsü şeyhi:

“Cuma günü namazdan sonra vaaz veren din görevlisi. Hutbeler

arapça okunduğundan cemaat anlamazdı. Bu nedenle namazdan sonra

kürsü şeyhi denen vaiz, hutbede söylenenlerin Türkçesini vaaz yöntemiyle

cemaate aktarırdı. Kürsü şeyhliğinin aşamaları vardı: Eyüp, Sultan

Selim, Sultan Mehmed, Sultan Bayezid, Süleymaniye, Sultan Ahmed ve en

son aşama Ayasofya şeyhliğiydi.”305

302 Bein, a.g.e., s.84-89.

303 Zengin, II. Meşrutiyet, s.96-102; Bein, a.g.e., s.84-94.

304 MA. USAD. No: 3828 Said Efendi; No:83 Mehmed Vehbi Efendi.

305 Necdet Sakaoğlu, Osmanlı Tarihi Sözlüğü, İstanbul: Alfa Basım Yayın Dağıtım, 2017, s.425

86

Meşrutiyet döneminde medrese kurumu içerisindeki ihdas edilmiş yeni

okullardan biri de vaiz yetiştirmek amacıyla kurulan Medresetü’l-Vâizîn olmuştu. Bu

medreselerde kürsü şeyhleri ve vaizler yetişmekteydi. Ders programı da klasik

medrese eğitiminden çıkarılarak sosyal bilimler, doğa bilimleri, sağlık, matematik,

beden eğitimi gibi ders eklenmişti306.

Mehmed Vehbi Efendi Medresetü’l Vâizîn eğitim alan isimler arasındadır.

Mezun olmasının ardından kendisine kürsü şeyhliği tevcih olunmuştur. Aksaray’da

Pertevniyâl Valide Sultan Camii kürsü şeyhliği, Rumelihisarı kürsü şeyhliği,

Ortaköy’de Mecidi Camii kürsü şeyhliği ve son olarak 15 Teşrîn-i Sânî 36 (1920)

tarihinden itibaren Hırka-ı Saadet Camii kürsü şeyhliği görevini yürütmüştür307 . Bu

görevi yürüten bir diğer isim ise Fatih dersiamı olan Mehmed Hurşid Efendi,

meşihatte yer alan bilgilere göre Suadiye Camii’nde kürsü şeyhi olarak görev yaptığı

dönemde vefat etmiştir308.

Kürsü şeyhlerinin meşrutiyet döneminde önemli bir etkisi vardı. Bu dönemde

meşrutiyet yönetiminin faydalı olduğunu halka anlatmak için en etkili yol vaazlardı.

Fakat yönetime ters bir çizgi izleyip kendi mensup olduğu fırkanın siyasî

propagandasını yapan vaizler de vardı. Meşihat makamının bu konuda tedbirler

aldığı ve “Cevâmi‘ ve Mesâcid-i Şerîfede Vaaz ve Nasihat Edecek Ulema Hakkında

Nizamname” çıkardığı bilinmektedir309.

E. MUALLİMLİK

Modern okul eğitiminde dârülmuallimînlerde eğitim alan isimlerden yukarıda

bahsedilmişti. Bu yeni kurumlar ile medreseliler arasında çift taraflı bir ilişki olduğu

örnekler ile daha iyi anlaşılacaktır. Nitekim hem dârülmuallimînde hem de

medresede eğitim alıp muallimlik yapan isimler olduğu gibi sadece medreseli olup

öğretmen eksikliğinden dolayı bu yeni kurumlarda muallimlik yapan isimler de

karşımıza çıkmaktadır.

Mehmed Vehbi Efendi, hem medreseli hem dârülmuallimîn mezunu olan

isimlerden biridir. Fatih medreselerinde okumasının ardından dârülmuallimînden

306 Bein, a.g.e., s. 84-89.

307 MA. USAD. No: 5311 Mehmed Vehbi Efendi; BOA. MF. MKT. No: 96.49.

308 MA. USAD. No: 3716 Mehmed Hurşid Efendi.

309 Yakut, a.g.e., s.105.

87

şehâdetnâme almış ve şikâyet edilmesi üzerine azledilen Şahab Efendi’nin yerine

Üsküp rüşdiyesi’ne muallim olarak tayin edilmiştir310. Bir diğer isim ise Fatih

dersiamlığı yaptığı dönemde dârülmuallimîn edebiyat şubesinde okuyup muallimlik

ruusu alan Mehmed Hurşid Efendi’dir. Muallimlik ruusu almasının ardından

Mahmudiye rüşdiyesi ve Fatih rüşdiyesinde muallim-i sanilik yapmış, r.1330/h.1914-

15 senesinde ise Mirgün İnas Mektebi’ne kıraat, imla ve sarf muallimi olarak tayin

edilmiştir311.

Üsküp’ün kazası İştip doğumlu olan Hüseyin Hüsnü Efendi’nin de kariyeri

benzerlik arz etmektedir. Kendisi Fatih Sahn-ı Seman medreseleri içerisinde bulunan

Ayak Kurşunlu Medresesi’nde eğitim almış, o sırada camilerdeki dersiamların ilim

halkalarına katılmıştır. Aynı dönemde Rodos İdadi Mektebi’nde sınavlara girerek

Rodos Darulmuallimîni’ne tayin edilmiştir. Farklı yerlerde muallimlik yapmasının

ardından istifa etmiştir. Ardından Selanik sancağında Katrin kazasına müftü olarak

tayin edilen Hüseyin Hüsnü Efendi, Bulgar Harbi’nin çıkması üzerine Adana’ya

görevlendirilmiştir. Buradaki görev süresinin bitmesiyle memleketine dönerek İştip

Kebir Mekteb-i İbtidai’sinde muallimlik yapmaya başlamıştır312.

Üsküp müftüsü olan Ali Rıza Efendi ise hem mektep hem medrese mezunu

olarak müftülük görevi öncesinde rüşdiye mektebinde muallimlik yaptığını ifade

etmektedir313.

Bu örneklerin yanında muallimlik ruusu olmadan sadece ilmiyeden gelmiş

müderris ya da hocaların darulmuallimînler başta olmak üzere yeni açılan eğitim

kurumlarında görev yaptıkları maarif salnamalerinde açıkça görülmektedir. Üsküp

rüşdiye mektebi muallimi müderris Şehabeddin Efendi314, Üsküp İdadi

Mülkiyesi’nde Arapça eğitimi veren Hasan Hilmi Efendi ve Üsküp Askerî

Rüşdiyesi’nin Arabî hocaları Receb Hayri Efendi ve Mahmud Tevfik Efendi, Farisî

hocası Hasan Hilmi Efendi ve Türkî hocası Hüseyin Nefi Efendi ilmiyeden olup bu

yeni mekteplerde görev yapmış isimlerdir315. Üsküp’ün birçok kazasında nâiblik

310 MA. USAD. No:83 Mehmed Vehbi Efendi.

311 MA. USAD. No:3716 Mehmed Hurşid Efendi.

312 MA. USAD. No:1611 Hüseyin Hüsnü Efendi.

313 MA. USAD. No:300 Ali Rıza Efendi.

314 Salname-i Vilayet-i Kosova, Kosova Vilayeti Matbaası, 1304/1887, s.165.

315 Salname-i Vilayet-i Kosova, Kosova Vilayeti Matbaası, 1314/1887, s.161-163

88

yapmış olan Ahmed Nazif Efendi ise mektep eğitimi olmayıp kaza rüşdiyelerinde

muallimlik yapanlar arasındadır316. Üsküp İshakiye Medresesi müderrisi olan

Abdurrahim Efendi ise on beş sene boyunca Üsküp İdâdîsi’nde Ulûm-ı Dinîye

muallimliği yaptığını ve yeniden tayin edilmek istediğini bildirmektedir. Dikkat

çekici bir nokta ise Abdurrahim Efendi’nin müderris olarak atanmasının ardından

yerine muallimlik vazifesi için Dersaadet icazetlilerinden yine bir medreseli olan Ali

Sırrı Efendi atanmıştır317.

Mehmed Es’ad Efendi ise bütün bu örneklerden farklı olarak medrese eğitimi

aldığı dönemde İştip rüşdiye mektebinde muallimlik yaptığını bildirmektedir.

Ardından kendisi müderrislik ve müftülük görevlerinde bulunacaktır318.

VI. MAAŞ/ GELİR DURUMU

İlmiye meslekleri konumlarına ve yerlerine göre sınıflandırılmıştır. Derece

bakımından farklılıklar maaş cetvellerinden net bir şekilde anlaşılmaktadır.

Kadılık, sicil defterlerindeki dosyalardan anlaşıldığı üzere en yüksek maaşın

alındığı ilmiye mesleğidir. Kazalar da kendi içerisinde derecelendirilmiştir.

Anadolu’da Nevşehir kazasında 1750 kuruşa görev yapan Ömer Atıf Efendi,

Rumeli’de Tiran kazasına 1300 kuruşa atanmıştır319.

Kadılık görevini icra eden Abdülhamid Hulusi Efendi ise; Marmaris

kazasında 750 kuruş, Berat kazasında 1250 kuruş, Üsküp’e bağlı Palanka kazasında

ise 750 kuruş maaş almış zam ile birlikte maaşı 1150 kuruşa çıkarılmıştır.

Kadı Hasan Tahsin Efendi ile Mehmed Arif Efendi’nin görev yaptıkları

yerlere göre aldıkları maaşları aşağıdaki grafiklerle gösterebiliriz.

Kadı Hasan Tahsin Efendi’nin maaş cetveli şu şekildedir:320

316 MA. USAD. No:224 Ahmed Nazif Efendi.

317 BOA. MF.MKT. No: 892.66.

318 MA. USAD. No:1839 Mehmed Esad Efendi.

319 MA. USAD. No:904 Ömer Atıf Efendi.

320 MA. USAD. No: 171 Hasan Tahsin Efendi.

89

Grafik 4: Kadı Hasan Tahsin Efendi’nin maaş cetveli

Mehmed Arif Efendi’nin maaş cetveli şu şekildedir:321

Grafik 5: Nâib Mehmet Arif Efendi’nin Üsküp’ün kazalarındaki görev

yerlerine ait maaş cetveli

Aynı dönemde r.1307/m.1891-92 senesinde Koçana’ya atanan Mehmed

Efendi de 750 kuruş maaş almıştır. Ardından atandığı Radaovişte’de r.1308/m.1892-

93 senesinde 750 kuruş maaşla kadılık yapmıştır322. Mehmed Rüşdü Efendi ise

r.1309/h.1393-94 senesinde İştip’te nâiblik görevinden 1250 kuruş maaş almıştır323.

Müftülük maaşlarına bakıldığında ise; h.1302/m.1885 senesinde Üsküp

müftüsü olarak tayin edilen Ali Rıza Efendi 342 kuruş maaş almıştır324. Kumanova

müftüsü Hafız Behçet 400 kuruş maaş alıyorken harp dolayısıyla maaşı 200 kuruşa

indirilmiştir. Savaş sebebiyle göç eden müftü efendi 600 kuruş maaşla Kırşehir’e

321 MA. USAD. No: 724 Mehmed Arif Efendi.

322 MA. USAD. No:775 Mehmed Efendi.

323 MA. USAD. No:160 Mehmed Rüşdü Efendi.

324 MA. USAD. No:300 Ali Rıza Efendi.

90

atanmıştır325. İştip müftüsü Mehmed Es’ad Efendi ile Radovişte müftüsü Ali Efendi

400’er kuruş maaş almışlardır326.

Müftülerin maaş oranları kadılara nispetle oldukça düşüktür. Koçana’da

müderrislik yapan Mehmed Cemil Efendi bu kazada müftülük görevini bedava icra

ettiğini dile getirmektedir327. Yine İştip müftüsü Hüseyin Efendi ise vakıfların

desteği ile senede sadece 1500 kuruş maaş aldığını söylemiştir328. Kalkandelen’de

fahri olarak görev yapan İsa Ruhi Efendi ise geçimini fetvalar ile sağladığını, müftü

olarak atanınca da 400 kuruş maaş aldığını ifade etmiştir329.

İstanbul’da görev yapanlara bakıldığında müderrislik gibi mesleklerde

bulunanların dahi maaşlarının kadılar kadar yüksek olmadığı görülecektir.

Süleymaniye medreselerinde görev yapan İsmail Hakkı Efendi, 1100 kuruş maaş

almaktadır330. Fatih dersiamı olan Adem Hilmi Efendi ise İstanbul ruusu almasının

ardından dersiam ücretinin 500 kuruş olduğunu dile getirmiştir331.

Diğer mesleklerin maaşları ise bu rakamlara yakın seyretmektedir. Kürsü

şeyhliği yapan Mehmed Vehbi Efendi 500 kuruş maaş almaktadır332. Receb Rüşdü

Efendi 250 kuruş maaşla Eyüp Sultan Türbesi’nde Şifâ-i Şerîf okuduğunu dile

getirmektedir333. Muallimlik yapan Mehmed Hurşid Efendi ise; Fatih Rüşdiyesi’nde

300 kuruş maaşla çalışırken, Mirgün İnas Mektebi’nde 800 kuruş maaşla

çalışmıştır334. Bir başka belgede ise Mehmed Hurşid Efendi’nin dersiamlıktan 1000

kuruş, Sultan Murad-ı Hamis İnas Numune Mektebi Kur’ân-ı Kerîm ve Ma’lumât-ı

Dinîyye muallimliğinden de 1000 kuruş maaş aldığı belirtilmiş “dersiamlığın da

muallimlik mahiyetinde olduğu cihetle uhdesinde müteaddit muallimlik cem

edemeyeceği” gerekçesiyle muallimlik maaşı düşürülmüştür335.

325 MA. USAD. No:1702 Hafız Behçet Efendi.

326 MA. USAD. No:1839 Mehmed Esad Efendi; No:1808 Ali Efendi.

327 MA. USAD. No:4728 Mehmed Cemil Efendi.

328 MA. USAD. No:4705 Hüseyin Efendi.

329 MA. USAD. No:4683 İsa Ruhi Efendi.

330 MA. USAD. No: 3767 İsmail Hakkı Efendi.

331 MA. USAD. No: 3544 Adem Hilmi Efendi.

332 MA. USAD. No: 5311 Mehmed Vehbi Efendi.

333 MA. USAD. No: 121 Receb Rüşdü Efendi.

334 MA. USAD. No: 3716 Mehmed Hurşid Efendi.

335 BOA. BEO. No: 4716. 353684.

91

Resmi maaşlarının yanında ulemaya devlet tarafından ek olarak atiyyeler de

verilmiştir. “Ketebeden Mehmed Vehbi Efendi’nin vuku bulan istîdâtına mebnî

sadaka-i ser mekârim hazret-i padişâh efendimizin emri üzere mu ma ileyhe 250

kuruş atiyye verilmesi336” hakkındaki belge buna örnektir.

Diğer dönemlere nazaran maaşların düşük, ödemelerin ise sıkıntılı olduğu

görülmektedir. Maaşla tedrîs-i ulûm için Kalkandelen’e tayin edilen Ömer Atıf

Efendi, maaşları ödenmediği için zor durumda olduklarını Kosova Vilayeti’ne

bildirmiştir337

Tablo 4: İştip Müftüsü Mehmed Es’ad Efendi’nin sicil dosyasında yer alan maaş tablosu338

VII. ULEMANIN LİSAN BİLGİSİ

Sicil dosyasında ulemadan istenilen bilgilerden biri de ne dereceye kadar

lisan tahsil ettikleridir. Tüm ulema tarafından bildikleri diller tercüme-i hâllerinde

336 BOA. MKT. NZD. No: 27.58.1.

337 BOA. DH. MKT. No: 821. 77.1.2.

338 M.A. USAD. No:1839 Mehmed Esad Efendi

Künyesiyle

Pederinin İsmi

En Sonraki Me’muriyetleri

Hıdmet-i

Devlete

hîn-i

duhûlündek

i sinni

Târih-i

Duhûlü

Hacı Mehmed Es’ad

Efendi bin Hacı

Tahir Ağa

İştip Müftüsü 25

11

Ağustos

300

Ân İlâ

Müddet-i Me’muriyeti Müddet-i Ma’zuliyeti Bulunduğu

Me’muriye

tler

Ma‘âş-ı

şehrîsi

Sene Şuhûr Eyyâm Sene Şuhûr Eyyâm Mülâhazât

1

Ağutos

1300

20

Teşrîn-i

Evvel

312

12 2 20 . .

İştip

Rüşdiye

Mekteb-i

Sânîliği

248

Rumeli

Manâtık-ı

Harbiyye

Me’murları

Hakkında

ittihâz

olunan

karâr

mucebince

alınan

ma‘âşât

21

Teşrîn-i

Evvel

312

Gaye-i

Ağustos

1325

11 10 1

İştip

Müftülüğü

1325

11

Teşrîn-i

Evvel

1328

2 1 11 . . 400

12

Teşrîn-i

Evvel

1328

Gaye-i

Teşrîn-i

Sânî

1329

1 20 400

1

Kanun-ı

Evvel

1328

Gaye-i

Teşrîn-i

Evvel

1329

11 300

Yekûn 29 2

92

dile getirilmiştir. Bu konunun önem arz etmesinin sebebi medreselerin çöktüğü iddia

edilen bir dönemde Rumeli taşrasındaki anadili Arnavutça olan bir müderris ya da

müftü efendinin Arapça ve Farsça’ya eser yazabilecek düzeyde vakıf olmasıdır. Bu

anlamda medrese sistemi küçümsenmeyecek derecede bir başarı göstermiştir.

Diğer önemli hadise ise yapılan atamalarda genellikle aynı bölgeden ve doğal

olarak bölgedeki dillere hâkim olan isimlerin atanmış olmasıdır. Üsküp’te görev

yapanların çoğunluğu bölgenin yerel dillerini bilen Rumeli doğumlu isimlerdir.

İncelenen ulema grubunun dil konusundaki yetkinlikleri şu şekildedir.

Üsküplü Hasan Fehmi Efendi Mecma‘u’l-Kavâ‘id isimli eserini Arap lisanı üzere

yazdığı arşiv kayıtlarında zikredilmektedir”339. Receb Cudi Efendi ise Arnavutça

eserler kaleme almıştır340.

Ömer Atıf Efendi, Arapça, Farsça, Türkçe ve Arnavutçayı yazıp

okuyabilmekte Bulgarcayı ise sadece konuşabilmektedir341. Aynı şekilde İdris Efendi

de Türkçe, Arapça ve Farsça yazabilmektedir342. Bunlar Kalkandelen’de doğmuş ve

İstanbul medreselerinde okumuş isimlerdir. Arapça ve Farsça yazabilmeleri medrese

eğitimleri hakkında ciddi bir fikir vermektedir.

İsmail Hakkı Efendi, Mehmed Hilmi Efendi, Receb Rüşdü Efendi ve Hafız

Behçet hem Türkçe hem Arapça okuyup yazan isimler arasındadır343. İsmail Sıdkı

Efendi ise Arapça ve Türkçe’nin yanında Farsça da okuyup yazabilmekte, Bulgarca

ve Rumcayı ise okuyabilmektedir344.

Bölgede konuşulan dillere hâkim olan kimselerin burada görev yaptığı açıktır.

Nitekim Ali Efendi Arapça, Türkçe, Farsça, Arnavutça, Boşnakça ve Bulgarca

konuşabildiğini söylemektedir345. Aynı şekilde Abdülhamid Hulusi Efendi de

Arapça, Farsça, Türkçe, Boşnakça, Slav ve Rum dillerini konuşabilmektedir346. Bu

isimler arasında İstanbul doğumlu olup Rumeli’de görev yapan Mehmed Arif Efendi

339 BOA, MF.MKT. No: 522.2.1.

340 MA. USAD. No: 518 Receb Cudi Efendi.

341 MA. USAD. No:904 Ömer Atıf Efendi.

342 MA. USAD. No: 1560 İdris Hıfzı Efendi.

343 MA. USAD. No: 3767 İsmail Hakkı Efendi; No: 2512 Mehmed Hilmi Efendi; No: 1702 Hafız

Behçet Efendi.

344 MA. USAD. No: 240 İsmail Sıdkı Efendi.

345 MA. USAD. No: 1808 Ali Efendi.

346 MA. USAD. No: 2678 Abdülhamid Hulusi Efendi.

93

dikkat çekicidir. Kendisi Arapça, Türkçe, Arnavutça, Bulgarca ve Rumca

konuşabildiğini fakat yalnızca Türkçe yazabildiğini dile getirmektedir347.

Grafik 6: Ulemanın bildiği diller

347 MA. USAD. No: 724 Mehmed Arif Efendi.

45 45

8 8 8

2 1 1

0

5

10

15

20

25

30

35

40

45

50

Türkçe Arapça Farsça Arnavutça Bulgarca Rumca Boşnakça Slav Dilleri

Kişi Sayısı

94

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

ULEMANIN SİYASÎ, SOSYAL VE KÜLTÜREL HAYATA ETKİSİ

95

I. ULEMANIN İÇİNDE YER ALDIĞI SİYASİ FAALİYETLER

Üsküp, bilindiği üzere diğer Rumeli şehirleri gibi farklı etnik grupların bir

arada yaşadığı bir bölgedir. İncelenen ulema arasında ise son dönem siyasî

faaliyetlerinde “Arnavut” kimliği ile öne çıkan isimler olmuştur. Bu bölümde

bilhassa “Arnavut ulema” olarak nitelendirdiğimiz isimlerin siyasî ve kültürel

alandaki etkileri ele alınacaktır. Bu tabirin kullanılma sebebi Müslüman tebaayı Türk

ve Arnavut şeklinde ayırmak değildir. Aksine kendilerinin “Arnavut” olmalarına

vurgu yaparak ön plana çıkmalarıdır. Diğer yandan ırkı fark etmeksizin elbette

bölgede etkisi olan birçok isme de yer verilecektir.

Arnavutlar, Osmanlı tarihi boyunca yönetimde önemli mevkilerde yer almış,

büyük devlet adamları ve âlimler yetiştirmişlerdir. Bu durum diğer Balkan

milletlerinden ziyade Arnavutların Türk-İslam geleneğinden daha fazla

etkilenmesine sebebiyet vermiştir. Bu etki, özellikle kendisini dil ve maddi kültür

sahasında göstermiştir. Arnavutlar, Osmanlı tebaası oldukları dönem boyunca

“Lisân-ı Osmânî” ile yazmış ve okumuşlardır. Fakat Osmanlı’nın son döneminde

ortaya çıkan milliyetçilik akımları Arnavutları da tesiri altına almıştır. Bu bağlamda

Arnavut ulema arasında ortak bir millet kurma fikri içinde olanlar bulunduğu gibi

Osmanlı tebaası olarak kalmak isteyenler de olmuştur. Rumeli’de siyasî faaliyetler

içerisinde mühim rol oynayan ulema, İttihat ve Terakki Cemiyeti ile güçlü bağlar

kurmuş ve beraber çalışmışlardır. Millet olma fikrinin ortaya atıldığı, alfabe ve dil

tartışmalarının yaşandığı bu dönemde yoğun çalışmalar içerisinde bulunan ulemanın

faaliyetleri bu bölümde ele alınacaktır.

A. II. MEŞRUTİYET’İN İLANINDA ULEMANIN ROLÜ

Osmanlı tarihinde halk iradesinin siyasî yapılanmaya esas olması ve

vatandaşın haklarının ele alınması ilk kez Gülhâne Hatt-ı Hümâyûn ile Mustafa

Reşid Paşa tarafından ifade edilmiştir. Bu dönemde, Rusya’nın Eflak ve Boğdan’ı

işgal etmesi üzerine İngiliz ve Fransız donanmaları Karadeniz’e girerek Osmanlı’nın

yanında yer almışlardır. Osmanlı Devleti müttefikleriyle beraber Rusya’ya karşı

üstünlük elde etmiştir. Fakat Batı’nın bu işbirliği Osmanlı topraklarında Hristiyan

reâyâ hakkında birtakım yasal önlemlerin alınması talebini gerektirmiştir.

96

Gayrimüslimlerin temsil edildiği meclislerde kendi meselelerini ele alıp karara

bağlamaları gerekliliği kabul edilmiştir. Gayrimüslim cemaat meclislerinin kurulması

fikri Osmanlı Meclis-i Mebûsân’ı ve anayasası fikrini doğurmuştur. Büyük

devletlerin etkisini saf dışı bırakmak amacıyla kendi anayasası ve meclisi fikri ortaya

atılmıştır348.

Kânûn-i Esâsî kabul edildiğinde II. Abdülhamid tahtta idi ve anayasa fikrine

karşı olduğu halde 7 Ekim’de verdiği iradeyle anayasayı kabul etmek zorunda kaldı.

Kânûn-i Esâsî’nin hazırlanmasından sonra I. Meşrutiyet 23 Aralık 1876 tarihinde ilan

edilmiştir. Ardından bu gelişmelerin mimarı olan, meclis ve anayasa fikrini ortaya

atan Midhat Paşa azledilmiş ve sürgüne gönderilmiştir. Bu arada Meclis-i Mebûsân

toplanmış ve faaliyetlerine başlamıştır. Osmanlı- Rus Savaşı’nın ardından 13

Temmuz 1878 Berlin Antlaşması ile Osmanlı Devleti’nin Rumeli’deki topraklarını

kaybetmesi üzerine parlamento rejimi son bulmuştur. 14 Şubat 1878 tarihinde

padişah iradesi ile Meclis’in faaliyetlerine son verilmiştir. II. Meşrutiyet’in ilanına

kadar hükümetin bir halk meclisi tarafından kontrolü fikri II. Abdülhamid döneminde

hayata geçmemiştir349.

II. Meşrutiyet’in ilanına kadar geçen bu dönem içerisinde yaşanan en ciddi

sıkıntılardan biri “Makedonya Bunalımı” olmuştur. Kosova, Selanik ve Manastır

vilayetlerini kapsayan bu bölgede Bulgarlar hak iddia ediyorlardı. 1902’den itibaren

çeteleriyle bu bölgeyi anarşi alanına döndürmüşlerdi. Diğer yandan Yunanlılar ve

Sırplar da Makedonya üzerinde hak iddiasında bulunup Bulgarlar ve Türklerle

savaşacak çeteler kurmuşlardı. Makedonya, her an savaşın patlak verebileceği bir

alana dönüşmüştü. Berlin- Haydar Paşa- Bağdat demiryolu imtiyazı Almanların,

Berlin- Viyana-Selanik yolu Alman dostu Avusturya’nın eline geçmişti. İngiltere,

bölgedeki ticaret yollarını kaybetmemek için Cermen etkisini kırmak istiyordu. Diğer

yandan süregelen Avrupa barışını Makedonya bunalımının zedelemesini

istemiyordu. Bu sebeple Makedonya’ya muhtariyet verilmesi gibi çeşitli tekliflerde

bulundu. Makedonya’nın Osmanlı Devleti’nden ayrılması ise Trakya, İstanbul ve

Boğazların güvenliğini tehlikeye düşürecekti. İngilizlerin Makedonya üzerindeki

348 Halil İnalcık, Devlet-i ‘Aliyye, Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar IV, Âyânlar,

Tanzimat, Meşrutiyet, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2015, s. 207-208.

349 İnalcık, a.g.e., s. 209.

97

tekliflerinin ardından İngiltere Kralı ile Rus Çarı 9 Haziran 1908 tarihinde Reval’de

görüşme gerçekleştirdiler. Reval görüşmeleri, Batı basını tarafından Osmanlı

Devleti’nin paylaşılması şeklinde yansıtıldı. Almanlar ise, Osmanlı ile sıkı ilişkileri

dolayısıyla, İngiltere ile Rusya’nın Osmanlıların arkasındaki Alman nüfuzunu

kırmak istediklerini düşünüyordu. II. Abdulhamid, bu olaylar üzerine Rus elçisinden

açıklama istedi. Reval görüşmeleri, Osmanlı kamuoyu ve Makedonya’da büyük tepki

uyandırdı. İttihat ve Terakki Cemiyeti ise bu görüşmelerden Abdulhamid ve istibdat

yönetimini sorumlu tutmaktaydı350.

B. FİRZOVİK OLAYI

Reval görüşmelerinin yarattığı tepki üzerine İttihat ve Terakki Cemiyeti,

Rumeli ordusuyla temasa geçti. Amaçları İstanbul’da kökten yapılacak bir reformla

bunalımı önlemekti. Cemiyet, Makedonya’da genel bir ayaklanma için plan

hazırladı. 5 Temmuz 1908’de Resne Komutanı Niyazi Bey genel ayaklanmanın

bayrağını açmak için dağa çıktı ve isyanı başlattı. Padişahın başkâtibine gönderdiği

bildiride şunlar yazıyordu: “Biz anayasanın hemen bugün yürürlüğe konmasını

isteriz. Bunu hükümet yapmazsa millet zorla yapacaktır. Mebuslar Meclisi’nin derhal

açılmasını isteriz. İstek yerine getirilmezse sorumluluk ilgili makama ait olacaktır”

Niyazi Bey’in isyanı üzerine II. Abdülhamid yönetimi, Şemsi Paşa’yı bu isyanı

bastırmakla görevlendirdi. Diğer yandan II. Abdülhamid Arnavutlara güveniyordu.

Arnavut beyleriyle arasında “Besa” denilen sadakat yemini vardı. Kendisine yardım

edeceklerini düşünüyordu. Şemsi Paşa olayları incelemek üzere Manastır’a geçti ve

İttihatçılar hakkında incelemelerde bulundu351.

Şemsi Paşa’nın Manastır’a geçtiği bu dönemde Üsküp’ten bir toplantı haberi

geldi. Üsküp’te Avusturya Konsolosluğu’nun himayesinde bir ecnebi kız okulu

vardı. Bu okul, öğrenciler ve aileler için Mitroviçe ve Üsküp Demiryolu üzerinde

bulunan Firzovik’te bir koruda eğlence tertip etmişti352. Fakat kadın-erkek yapılacak

bu eğlence Arnavutlar arasında dedikodulara sebep oldu ve bir namus meselesine

dönüştü. “Şimdiye kadar vâki olmayan bu hareket ne demekmiş? Sormadan,

danışmadan Arnavutluk’un harîminde kızları, kadınları ile eğlenti yapmak, belki de

350 Karal, a.g.e., c.9, s.23-26.

351 Karal, a.g.e., c.9, s. 27-33.

352 Süleyman Külçe, Firzovik Toplantısı ve Meşrutiyet, İstanbul: Kitabevi Yayınları, 2013, s. 77

98

kafaları tütsülemek cesâretini gösteren bu ecnebiler Arnavut izzet-i nefsini hesaba

katmamak, onu tezlîl etmekle muhâtara görmemek cesaretini nereden almışlar?” gibi

cümlelerle söylentiler yayıldı ve çevre köylere de haberler gönderildi. Vatanı bir

felaketin beklediği ve dinini seven Müslüman her kimsenin Firzovik’e gelmesi

gerektiği bildirildi353. Trenin engelleneceği haberi gelmesi üzerine hükümet

tarafından gönderilen telgrafta Priştine eşrafının olaylara engel olması ve okulun

toplanma maksadının mektep için olduğu bildirilmiştir. Diğer yandan toplanacak

kişilerin de maksatlarının ne olduğunu nahiyeye bildirmeleri istenmiştir354.

Firzovik’te kalabalık bir halkın toplanması üzerine koruda yapılacak eğlence

iptal edilmiş ve öğrenciler evlerine dönmüştür. Rumeli müfettişi Hüseyin Hilmi

tarafından gönderilen telgrafta trenin sevkinin engellendiği ve herhangi olumsuz bir

hal meydana gelmediği bildirilmiştir355. Fakat halk arasında Üsküp’ten gelen ecnebi

çocuklarını Avusturya askerlerinin takip ettiği ve Kosova’ya inecekleri haberi

yayıldı. Bu haber toplulukta bir heyecana sebep oldu. Halkın toplanması için her yere

haber salındı. Duruma müdahale etmek isteyen Nahiye Müdürü Necati Bey kovuldu.

Hayatı tehlikede olan müdürün Üsküp’e gönderilmesi gerektiği müfettiş paşaya

bildirildi356. Olayların bu hale geldiğini haber alan Şemsi Paşa, bölgeye gelerek halka

bu haberin yalan olduğunu söylemiş, nasihatlerde bulunmuş ve acilen Prizren’e

geçmesi gerektiğini söyleyerek bölgeden ayrılmıştı357.

Olaylar devam ederken Bâb-ı Âli, toplanan Arnavutların maksatlarının ne

olduğunun devlet tarafından anlaşılmadığı, acilen durumun tahkik edilmesi

gerektiğini358 belirtip toplanan Arnavutlar tarafından Yenipazar, İpek gibi bölgelerin

rüesâsının neden Firzovik’e davet edildiğinin anlaşılması için Rumeli müfettişine

emir vermiştir. Toplanmanın men edilmesi, tedbirlerin hemen alınması ehem işlerden

görülmüş ve toplanma sebebinin kötü bir fikirden ziyade cehaletten kaynaklandığı

ihtimali belirtilmiştir359.

353 Külçe, a.g.e., s.33-34.

354 BOA. Y.A. HUS. No: 523.43.1. 09/06/1326.

355 BOA. Y.A. HUS. No: 523.43.2. 09/06/1326.

356 BOA. Y.MTV. No: 312.94.3. 12/06/1326.

357 Külçe, a.g.e., s.34-37, s.49.

358 BOA. Y.MTV. No: 312.73.1. 10/06/1326.

359 BOA. Y.MTV. No: 312.73.2. 10/06/1326.

99

Şemsi Paşa’nın nasihatine rağmen halk akın akın bölgeye gelmeye devam

etmiştir. Ulemadan on beş kadar kişi Firzovik’e geçmiştir360. Bölgede sekiz bin kadar

Arnavut’un toplandığı ve dağılmadığı aynı zamanda bekçilerden ikisinin evlerinin

yakıldığı bildirilmiştir361. Diğer yandan vatandaşları ile ilgilenen Avusturya

Sefareti’ne ecnebi halkın hayatının korunacağı, bölgede on kadar zabit ile seksen

kadar süvari asker bulunduğu bilgisi verilmiştir362. Bölgeye asker sevk etmek ve

şiddete başvurmakla bu işin çözülemeyeceği, Firzovik’teki sorunu Üsküp müftüsü ve

Vilayet Jandarma Kumandanı’ndan başka kimsenin çözemeyeceği düşünülmüştür363.

Durum bu halde iken Şemsi Paşa’nın Manastır’da öldürüldüğü haberi

gelmiştir. Kosova halkı tarafından sevilen Şemsi Paşa’nın ölümünden dolayı halkın

Selanik semtine doğru yürüme ihtimalini önlemek amacıyla Kosova Valisi tarafından

Miralay Galip Bey görevlendirilmiştir364.

Galip Bey’e Bâb-ı Âli tarafından gönderilen telgrafta, Şemsi Paşa’nın

öldürülmesi haberi üzerine halkta bir heyecan görüldüğü, durumun tehlikeli olduğu,

birtakım belaların işleneceğine kanaat getirildiği belirtilmiş ve bu sebeple “imdâd-ı

İslam için yetişiniz emirlerime” buyrulmuştur365.

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin üyesi olan Galip Bey, kendisine bu görev

verilmesi üzerine cemiyetten oradaki halkı dağıtmanın aksine “Kânûn-i Esâsî’yi

istemeğe imale etmeğe çalışması hakkında” emir almıştır366. Bunun üzerine, Firzovik

bölgesinde toplanılması için çevreye haber salmış özellikle de eşraf ve ulemadan

kimselerin orada bulunmasını istemiştir. Kendisi de Üsküp müftüsü Mehmed Arslan

ile beraber Firzovik’e geçmiştir. Mehmed Arslan Efendi’ye cemiyete üye

olmamasına rağmen kendisinin hâmiyetlerine güvendiğini belirtmiştir367.

Bölgeye gelenlerden biri de incelenen ulema grubu içinde bulunan Receb

Cudi Efendi’dir. Beyânü’l-Hak dergisindeki yazılarından anlaşıldığı üzere kendisinin

360 BOA. Y.MTV. No: 312.94.1. 12/06/1326.

361 BOA. Y. MTV. No: 312.94.2. 12/06/1326.

362 BOA. Y.MTV. No: 312.94.4. 12/06/1326.

363 BOA. Y.A.HUS. No: 523.1.1. 16/06/1326.

364 Külçe, a.g.e., s.78-79.

365 BOA. Y.A. HUS. No: 523.130.2. 19/06/1326.

366 Külçe, a.g.e., s.79.

367 Necmettin Alkan, 1908 Jön Türk İhtilali’nde Firzovik Toplantısının Önemi, Toplumsal Tarih,

sy.177, İstanbul, 2008, s.46.

100

Firzovik Toplantısı’nda önemli bir etkisi olmuştur. Receb Efendi, trenle bölgeye

geçtiklerini ve insanların usanmadan 17-18 gün boyunca kendilerini evlerinde

ağırladıklarını aktarmıştır. Hatta fakir kimselerin evlerindeki bakırları satarak

misafirlerini doyurduklarını ve bunu öğrenen Priştine müftüsünün neden böyle

yaptıklarını sorduğunda “vatan ve millet için” dediklerini yazmıştır368. Gelen kişi

sayısı o kadar artmıştır ki sadece belediye reisinin evinde bin kişi misafir olduğu

aktarılmıştır369.

Receb Cudi Efendi, yapılan eğlenceyi bir çıbana benzeterek bunun vatanı ve

milleti “mahv” edecek bir “kangren” haline dönüşeceğine inandıklarını yazmaktadır.

“Vatan ve millet için bir çıbandır… Bu çıban vücuda yerleşmeden def edilirse o

zaman şerlerden kurtulabiliriz… Bu fuhşiyyât-ı aleniyyeye vatanımızın hiçbir yerinde

razı değil iken koca sefihler böyle fenâlıklara Selanik’e kıyas ederek Kosova

sahrasında veli nimetimiz olan Sultân Murâd’ın türbesiyle karşılıklı tiyatroya

müsaade ediyorlar. Hasbünallah ve ni’mel vekîl husûsiyet-i mevki‘ıyyeyi olsun

düşenecek kadar dirâyetten mahrûm bulunuyorlar. Vay ki vay. Şühedâ kanıyla

boyanmış, yoğrulmuş bu toprak üzerinde biz sefâhat mi ettiririz? Bu şühedânın

kabirleri üzerine biz rakı, şarap mı döktürürüz?”370.

Galip Bey toplanan ulema ile beraber çalışmalara başladı. O sırada Üsküp

eşraf ve ulemasından İttihat ve Terakki tarafından yemin ettirilmiş yirmi kişi

Firzovik’e geldiler ve kalabalığa karıştılar. Fakat meşrutiyet ve Kânûn-ı Esâsî için

söyleyecekleri sözlerin tepkiyle karşılanmasından, halkın çıkıp “Padişah babamızı

isteriz” şeklinde bir söz söylemesinden çekiniyorlardı371.

Camilerdeki toplantılar artırılmıştı ve padişah hakkında kötü bir söz

söylenmiyordu. Meşrutiyetin tek kurtuluş yolu olduğundan bahsediliyordu. Galip

Bey, halk arasında meşhur ve sözü dinlenir bir kimse olan İttihat ve Terakki taraftarı,

Üsküp müderrislerinden Hacı Şaban Efendi’yi camide konuşturdu. Hacı Şaban

Efendi, elindeki Kur’ân-ı Kerîm’i cemaate göstererek meşrutiyeti istemenin Allah’ın

368 Receb Cudî Bey, “Kosova’da Vâki‘ Firzovik Cem’iyeti Yahud Ahâli-yi İslâmiye’nin Hissiyât-ı

Şer’iyatperveranesi”, Beyânu’l-Hâk, sy. 26, s. 611.

369 Külçe, a.g.e., s.79.

370 Receb Cudî Bey, “Kosova’da Vâki‘Firzovik Cem’iyeti Yahud Ahâli-yi İslâmiye’nin Hissiyât-ı

Şer’iyatperveranesi”, Beyânu’l-Hâk, sy. 28, s. 659-660.

371 Külçe, a.g.e., s.83-84.

101

kitabını dilemek olacağını cesur bir şekilde anlatmış, meşrutiyetin gerekli olduğunu

dile getirmiştir. Ardından açık bir şeklide 93 Kânûn-i Esâsî’sini padişahtan istemenin

vakti geldi demiştir372.

Bu konuşmadan sonra hatırı sayılır bir kimse olan Şerif Efendi şöyle bir

izahta bulunmuştur: “Arnavutlar nezdinde Hacı Şaban Efendi çok dürüst ve hatırı

sayılır bir âlimdi. Onun fena bir şey söylemesi mümkün değildi. Padişah babaya

müracaat edilecek bir yol aranıyordu ve yol fena sayılmazdı”. Bu izahın üzerine halk

hep bir ağızdan “isteriz” demeye başladı. Üsküp’ten gelen yirmi kişilik ekip bu

isteğin çok hayırlı bir sonuca varacağını söyleyerek destek oldular. İlk başta sarf

edilen “Avusturya askeri Kosova’ya geliyor” dedikoduları unutulmuştu. Cami’de

kutsî bir hava yakalanmıştı. Halka göre bu hemen kabul edilmesi gereken vatanın

kurtuluşu için verilmiş bir karardı. Padişah vatanın kurtuluşunu istemez miydi? Fakat

cemiyet içinde çalışanlar durumun farkındaydılar. Bu ısrarın işe yaramaması ve

Abdulhamid tarafından meşrutiyetin ilan edilmeme ihtimali vardı373.

Diğer yandan Galip Bey, hükümete Firzovik’te bulunan ulema, eşraf ve

rüesanın hepsinin camide ikindi namazını eda ettikten sonra kendileri ile müzakere

ettiklerini ve Devlet-i ‘Aliyye’ye bağlılıklarını ilettiklerini bildirmiştir374. Fakat

Kosova Valisi Mahmut Paşa’nın hükümete aktardığı bilgiyle Galip Bey’in “sû-i

efkâr erbâbından olduğu” anlaşılmıştır375. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne ait evraklar

yakalanmış ve vaziyet ortaya çıkmıştır376.

Galip Bey hatıralarında “geceli, gündüzlü çalışarak on iki gün zarfında, bu

silahlı kitleyi cemiyetimize hizmete hazır vaziyete getirdim” demektedir. Devamında

şunları anlatmaktadır: “Temmuzun altıncı günü maksada uygun bazı anlaşmalardan

sonra, temmuzun yedinci salı günü bir telgraf müsveddesi hazırladım. Müsvedde

üzerinde uzun uzadıya görüştükten sonra, padişaha takdim edilmek üzere,

şeyhülislâmlık ve sadrâzamlığa 180 imza ile aşağıdaki telgraf çekildi.” İsmail Kemal

Bey’in ifadesine göre Firzovik’te toplananların sayısı on binden fazlaydı. Bunların

372 Külçe, a.g.e., s.84.

373 Külçe, a.g.e., s.85.

374 BOA. Y.A. HUS. No: 523.142.2.

375 BOA. Y.A. HUS. No: 523.142.3.

376 BOA. Y.A. HUS. No: 523.142.4.

102

dışında, Tarık Zafer Tunaya ise toplananların sayısını yirmi bin, Cemal Kutay ise

otuz bin olarak vermektedir377.

Galip Bey’in bahsettiği telgrafa atılan imzaların hemen hepsi Üsküplülere

aitti. Telgrafın imza kısmı şu şekildeydi: “Eşraftan Hacı Ağoş, eşraftan Hacı İbrahim,

eşraftan Yaşar, eşraftan Salih, Üsküp müftüsü Hasan Fehmi, müderris eddaî Nabi,

müderris eddaî Adem Sırrı, müderris eddaî Abdulbaki, müderris eddaî Mahmut

Kamil, eşraftan Memduh, müderris eddaî Abdulahad, müderris eddaî Hacı Şaban,

meşayihten eddaî Sadettin, meşayihten eddaî Mehmet Said, 180 imza ve

gayrihum…”. Görüldüğü üzere, Firzovik olayının meşrutiyetin ilanına evrilmesinde

öne çıkan isimler Üsküplülerdi378. Özellikle Üsküp ulemasının, müftü ve

müderrislerin önemli bir katkısı vardı.

7 Temmuz 1324/ 20 Temmuz 1908 tarihinde gönderilen telgrafa padişah

tarafından 9 Temmuz’a kadar cevap gelmedi. II. Abdulhamid, Tatar Osman Paşa ve

İsa Boletin gibi meşrutiyet yanlısı olmayan adamlarından haber beklemişti. Fakat

Osman Paşa kaçırılmıştı. O esnada Firzovik’te bulunan halk sabırsızlanıyor ve “Öyle

ise gidelim, verilmeyen şeyi kendimiz alalım” şeklinde söylemlerde bulunuyorlardı.

Bu ısrar üzerine Yıldız’a bir telgraf daha çekildi. Sadrazam Ferit Paşa birkaç saat

sonra makinenin yanına geldi ve padişahın uykuda olduğunu sabaha kadar

beklenmesi gerektiğini iletti. Bu cevap ahaliyi daha da sinirlendirdi. Orada bulunan

Sudi Efendi: “Burada otuz bin kişi heyecan içinde… Ayakta… Uyku ve istirahat

kendilerine haftalardan beri haram oldu… Millet babası olan padişah da uyansın,

uyandırılsın. İstediğimiz bize verilsin” dedi379.

Külçe’nin aktardığına göre, Selanik’teki İttihat ve Terakki Cemiyeti Genel

Merkezi, Meclis-i Mebûsân’ın açıldığına dair ferman gelmediği takdirde padişaha

muhalif durumun vukua geleceğini “huzûr-ı akdes-i hilâfetpenâhî’ye” arz ederken

topçu yüz başı olan Kayserili Ziya Bey Manastır’da yüz bir pare top atmak suretiyle

Kânûn-ı Esâsî’yi kendiliğinden ilan etmiştir. II. Abdulhamid ise bu durumu kabul

etmiştir. 22 Temmuz 1908 tarihinde Selanik’te irade çıkmadan önce Manastır,

Preşova, Köprülü ve diğer bölgelerde meşrutiyetin ilanı iadeten yapıldı. 23 Temmuz

377 Alkan, a.g.m., s.46-47.

378 Külçe, a.g.e., s.86.

379 Külçe, a.g.e., s.89-90.

103

günü ise padişah tarafından Kânûn-ı Esâsî’nin yeniden yürürlüğe konulduğu ilan

edildi ve meşrutiyet verildi380.

24 Temmuz Cuma sabahı gazetelerin “tebligât-ı resmiyye” kısmında şu

yazmaktaydı: “Tesîs-i celîl-i hazret-i hilâfet-penâhî olan Kânûn-i Esâsî’nin tekrar

mer’iyeti ve Meclis-i Umûmî’nin ictimâ‘a da‘veti husûsuna irâde-i ‘âtıfet-i mu‘tâde-i

hazret-i şehriyârî şeref-sudur buyrulmuşdur”381. Bu ilan, İstanbul gazetelerinde

renksiz ve heyecansız sıradan bir resmi ilanmış gibi çıkarken Rumeli hürriyetin

ilanını dünden top atışlarıyla kutlamıştı382.

Sonuç olarak, Firzovik olayında Arnavutların meşrutiyet ve anayasa rejimini

tam anlayarak ve siyasî bir bilinç oluşturarak hareket ettikleri söylenemez383.

Arnavutların anayasa talebinin altında yatan neden, eski ayrıcalıklarına saygı

gösterileceği, Arnavut okullarının açılacağı, silahlarının alınmayacağı, Sultan’a

dokunulmayacağı şeklindeki vaatlerdir384. Halk Arnavut önderlerinin

yönlendirmesiyle meşrutiyete teşvik edilmiştir. Arnavut aydınlarının meşrutiyete

destek vermelerinin altında çok farklı nedenler yatmaktadır. Milliyetçi düşünce,

eğitim-öğretim talepleri ve en önemlisi Arnavutça alfabe meselesidir. Meşrutiyetin

ilanının ardından İttihat ve Terakki ise gün yüzüne çıkmış ve kitleler tarafından

kahraman olarak görülmüştür385.

C. II. MEŞRUTİYET’İN İLANI SONRASI ULEMA VE SİYASİ

DURUM

Arnavutların meşrutiyetin ilanındaki desteği açıktır. Fakat bu desteğin sebebi

olarak iki ayrı grup karşımıza çıkmaktadır. İlk grup, meşrutiyetin ilanı sonrasında

padişaha dokunulmayacağını ve Kânûn-ı Esâsî ile şeriatın daha iyi uygulanacağını

düşünenlerdir. İkincisi ise; milli varlıklarını öne çıkarmak için dil, alfabe ve yeni

okullar konusundaki isteklerini meşrutiyet ile elde edeceklerine inanan, ulusal

380 Külçe, a.g.e., s.92.

381 Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Gelişmeler (1876-1938) Kanun-ı Esasi ve Meşrutiyet

Dönemi, 1.bs., İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2001, s.122.

382 Sina Akşin, Jön Türkler ve İttihat ve Terakki , 3.bs., İstanbul: İmge Kitabevi, 2001, s. 112-113.

383 Banu İşlet Sönmez, II. Meşrutiyette Arnavut Muhalefeti, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2007,

s.89.

384 Stauro Skendi, The Albanian National Awakening (1878-1912), New Jersey: Princeton University

Press, 1967, s.343.

385 Tunaya, a.g.e., s.123.

104

kimliklerinin tanınmasını hatta özerkliği isteyen kesimdir386. Jön Türkler, Üsküp

merkez olmak üzere Müslüman Arnavutları yanlarına çekmişlerdi. Onların desteği

ile 1908 Jön Türk Devrimi gerçekleşmişti. Bartl, Jön Türklerin Müslüman

Arnavutları kendi saflarına nasıl çektiklerini şu şekilde açıklamaktadır: “Tabii ki

karşılıksız değil: Jön Türkler, Arnavutların hususi isteklerini dikkate alacak, eski

imtiyazlara riayet edecek ve Sultan Abdulhamid’e hiç dokunmayıp tahtında

kalmasını sağlayacaklardı. Haksız işler, Şeriata uygun bir şekilde değiştirilecek,

Arnavutlar, silahlarını muhafaza edeceklerdi”387.

Meşrutiyet’in ilanının ardından yabancı basında Arnavutların bağımsızlık

istediklerine dair birçok yazı yayınlandı. İndenivent gazetesi Arnavutların

bağımsızlık ilan ettiklerini yazıyordu. Bunun üzerine Tanin gazetesi “Arnavutların

ilân-ı istiklâl fikrinde bulunduklarına ve istiklallerini ilan ettiklerine dair Avrupa

gazetelerinden bazılarında görülen havâdisin katiyen aslı ve esası olmadığını”

bildirmişti. Gazete, Türklerin ve Arnavutların din ve ortak tarih ile birbirine bağlı

olduklarını ifade etmekteydi388. Bu olaylar üzerine Kuzey Arnavutları ise Mizan

gazetesinde meşrutiyete bağlılıklarını dile getirdikleri “besa” yayınlamışlardır389.

Diğer taraftan özerklik isteyen Arnavutlar, Anayasa’nın ilanının ardından

Firzovik delegeleri ile kutlama yapmak amacıyla Üsküp’te toplanmışlar, merkezi

Üsküp olan Arnavutluk için harekete geçmişlerdir. Fakat cemiyet tarafından bu

hareketleri engellenmiştir. Bunun üzerine cemiyet ile Arnavutlar arasında görüşmeler

yapılmış, yeni rejimde etkili olacakları sözü verilmiş ve ortak komisyonlar

kurulmuştur390.

1. Arnavut Kulüpleri

Meşrutiyet’in ilan edilmesi ile birlikte Arnavutlar, kültürel gelişim sağlamak

amacıyla Arnavut kulüpleri kurmuşlardır. Fakat bu kulüpler esasen Arnavutların

politik faaliyetlerinin merkezi olmuştur. İttihat ve Terakki Cemiyeti, meşrutiyetin ilk

dönemlerinde Arnavut kulüplerinin faaliyetlerine engel olmamıştır. Fakat kulüpleri

386 Bilgin Çelik, İttihatçılar ve Arnavutlar II. Meşrutiyet Döneminde Arnavut Ulusçuluğu ve

Arnavutluk Sorunu, İstanbul: Büke Kitapları, 2004, s.103-105.

387 Peter Bartl, Milli Bağımsızlık Hareketleri Esnasında Arnavutluk Müslümanları (1878-1912), çev.

Ali Taner, İstanbul: Bedir Yayınevi, 1998, s.267.

388 Çelik, a.g.e., s.106-108; “Arnavutlar”, Tanin, 3 Teşrin-i Evvel 1324.

389 Çelik, a.g.e., s.108.

390 Çelik, a.g.e., s.111.

105

denetimine almak için çaba göstermiştir. Nitekim cemiyet, Osmanlılık kavramı ile

herkesi Osmanlı ilan etmekte ve ulusal girişmelere karşı çıkmaktaydı. Kulüplerin

denetimini sağlamak amacıyla Arnavut şehirlerinde Osmanlı İttihat Cemiyetleri

kurulmuştur391.

Meşrutiyetin ilanı sonrasında kurulan Arnavut kulüpleri arasında Selanik,

Manastır ve İstanbul kulüpleri önemli rol oynamıştır. Manastır Başkim Kulübü,

ağustos ayında kurulmuş, eylül ayında faaliyetlerine başlamıştır. Hedefleri arasında

Arnavutça kitaplar basmak, gazeteler yayınlamak yer almaktaydı. Bu hedeflerin

yerine getirilmesi için ilk önce Arnavutça alfabe sorununun çözülmesi

gerekmekteydi. Bu amaçla da -daha sonra üzerinde durulacağı üzere- Manastır

Kongresi’ni düzenlemişlerdir. Birlik sağlanması adına kulüplerin birleştirilmesi ve

Manastır’ın merkez olması düşünülmüştür. Heyetler arasında iletişimin sürekli

sağlanması için Debre, Elbasan ve Göriceli Arnavutlardan ikişer kişinin heyete

girmesine karar verilmiştir. Fakat Debreliler kulüp nizamnamesinde, kulübün İslami

karakterinin vurgulanmasını ve özellikle mezhepsel eşitliğe ilişkin maddenin

silinmesini talep etmişlerdir. Kulüpler arası birleşme Mithat Fraşeri’nin girişimiyle

sağlanmış olup herkesin saygısını kazanmış ve Firzovik Toplantısı’nda etkili bir isim

olan Receb Cudi Efendi kulübün başkanı seçilmiştir392.

Manastır Kulübü’nün ardından Elbasan, İstanbul, İşkodra, Yanya, Berat,

Üsküp, Filat, Starova ve Görice’de kulüpler kurulmuştu. Elbasan Kulübü, Arnavut

dili için çalışmayı başlıca görevi olarak belirlemiştir. Bu sebeple ileriki bölümde

bahsedileceği üzere alfabe tartışmalarında önemli bir rol oynamış ve kongreler

düzenlemişlerdir. Kulüp, Elbasanlı Müslüman ve Hristiyanların ileri gelenleri

tarafından kurulmuştu fakat kurulurken Müslümanların tepkisiyle karşılaşmışlardı.

Arnavut coğrafyasının kuzey bölgesinde sadece Üsküp’te bir kulüp açmak mümkün

olmuştur. Üsküp’te Arnavut ulusal bilinci diğer bölgelerdeki kadar etkili değildir.

Çünkü bu şehirde kendilerini önce Müslüman sonra Arnavut olarak tanımlayan

hocaların etkisi yoğundur. Bu nedenle kulübün açılması sorun teşkil etmiştir. Üsküp

Kulübü’nün amacı da diğerleri gibi okullar kurulması, Arnavut dilinin geliştirilmesi

ve halkın aydınlatılması şeklindedir. Diğer yandan Üsküp Kulübü’nün Kuzeydoğu

391 İşlet Sönmez, a.g.e., s.93.

392 İşlet Sönmez, a.g.e., s.94-95.

106

Arnavutluk için merkez olması ve İstanbul ve Selanik’teki kulüplerle sürekli bağlantı

halinde bulunmasına karar verilmiştir393.

Arnavut kulüplerinin yanında Arnavutlar tarafından gizli komite faaliyetleri

de gerçekleştirilmiştir. Komitelerin oluşmasında İstanbul ve Manastır kulüpleri

önemli rol oynamıştır. Manastır Gizli Komitesi, Başkim Kulübü başkanı Receb

Hoca, Savcı Mazhar Bey, Teğmen Nazif Efendi, Georg Kyrias ve Fehim Zavalan

olmak üzere 5 kişiden oluşmaktaydı. Receb Hoca, Arnavut merkezlerinde gizli

komiteler kurmak için görevlendirilmişti. Görevi çerçevesinde Ohri, Debre, Prizren,

İpek, Yakova, Priştine ve Üsküp’ü ziyaret etmişti. Gizli komite kurma planı

hazırlamışlar fakat gittikleri bölgelerde karşılaştıkları zorluklar neticesinde tam

olarak planı uygulayamamışlardır. Organizasyon planında “Arnavut ulusal

propagandası için bu bölgelere hocaların gönderilmesi aynı zamanda bu hocaların

anayasayı korumak için propaganda yapması, Arnavutluk’un her bölgesinde gizlice

seçilen bu beş kişinin ulusal propaganda yapması, bu beş kişinin ulusal Arnavut

davasını savunmak ve şimdilik Jön Türkleri desteklemek için Besa ile bağlanmaları,

bununla birlikte bunu nihai olarak yalnızca Cemiyeti (Jön Türk Komitesini)

şüphelendirmemek ve onun tarafından engellenmemek temelinde yapmaları” şartları

yer almaktaydı394.

Gizli komite çalışmalarına bakıldığında, komite oluşturma faaliyeti yürüten

Arnavut aydınlarının aslında İttihat ve Terakki Cemiyeti üyesi oldukları, hatta

cemiyet tarafından meşrutiyet propagandası yapmak üzere görevlendirildikleri ve

cemiyeti temsil etmek üzere Arnavut coğrafyasına gönderildikleri anlaşılmaktadır.

Nitekim meşrutiyetin ilanından sonra Manastır müftüsü olarak atanan Receb Hoca,

aslında İstanbul’da bulunduğu süre boyunca İttihat ve Terakki cemiyeti ile çalışmış,

Firzovik’te meşrutiyetin ilanı için bulunmuş, meşrutiyetin ardından da alfabe

tartışmalarında cemiyetin yanında görev almıştır. Fakat bu kişilerin cemiyet

içerisindeki görevleri ile beraber aslında Arnavut kimlikleri için de çalıştıkları

görülmektedir395.

393 İşlet Sönmez, a.g.e., s.95-96.

394 İşlet Sönmez, a.g.e., s. 98. s.230-231.

395 İşlet Sönmez, a.g.e., s.99.

107

2. Ulemanın Siyasî Partilerde Yer Alışı

Arnavutlar, meşrutiyetin ilanı sonrasında yoğun siyasî hayatın içinde de

mühim rol oynamışlardır. İkinci meşrutiyet sonrası kurulan Mebûsân Meclisi’nde yer

almışlardır. Bartl, seçilen Arnavut mebusların hepsinin Müslüman olmasına dikkat

çekmektedir396. İttihat ve Terakki, mebus olarak seçilen İsmail Kemal gibi milliyetçi

Arnavutların karşısında dinî duygularla Osmanlı Devleti’ne bağlı olan Arnavutları

desteklemekteydi. Bu sebeple de ulemadan isimleri kendisine çekmiş ve

seçilmelerini sağlamıştır. Drita gazetesi hocalara tepki göstermekte ve Arnavutlara

şöyle seslenmekteydi: “Ey Arnavutlar! Hocalardan aklı ermeyen, iş görmeyecek olan

o adamlardan mebus intihab etmeyiniz.” Muhafazakâr Arnavutlar tarafından

çıkarılan Yürek gazetesi ise “Mösyö Drita! Sizce hayât-ı siyâset Latinleşmek,

Frenkleşmek midir? Bizce hayât-ı siyasîya demek hayât-ı ilmiye demektir. Biz

siyâset-i dîniyeyi rehber siyasiyât-ı kâffe ittihât etmişizdir… Aklımızı başımıza

alalım… Kendi kendimize evvela şu suali soralım: İtalya Meclis-i Mebûsân’ına mı

aza göndereceğiz?” şeklinde cevap vermiştir. Meşrutiyetin, Kur’ân’ın tavsiye ettiği

bir rejim olduğunu ve ulemaya saygının bir emir olduğunu ileri sürmüştür397.

Kosova Vilayeti’nin merkezi olan Üsküp’te dört mebustan ikisi Arnavut,

diğer ikisi Sırp ve Bulgar adaylardır. Seçilen Arnavut adaylardan biri Mehmet Necip

Draga, 1902 senesine kadar devlet memurluğunda bulunmuş daha sonra Üsküp’te

avukatlık yapmaya başlamıştır. Draga, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Selanik ve

Üsküp şubelerinde yapılan propaganda çalışmalarına faal olarak katılmıştır398. Diğeri

ise ulemadan olan Hoca Said Efendi, Fatih Sahn Medresesi müderrisliği yapmış,

Meclis-i Mebûsân’da bağımsız çalışmıştır399.

Arnavut aydınları, siyasî ve kültürel anlamda verdikleri çabanın karşılığı

olarak bu mebuslardan ulusal kimliklerini ön plana çıkaran taleplerde

bulunmuşlardır. Dil konusunun kesin olarak çözümü, Arnavutların da Ermeni, Rum,

Arap ve Bulgarlar gibi ayrı bir milliyet olarak tanınmaları ve Müslüman ve Türk

olarak adlandırılmamaları şeklinde talepleri olmuştur. Bu ulusal taleplerin ilk

396 Bartl, a.g.e., s.283.

397 Çelik, a.g.e., s.115-116.

398 Aykut Kansu, 1908 Jön Türk Devrimi, çev. Ayda Erbal, 1.bs., İstanbul: İletişim Yayınları, 1995,

s.336-337.

399 Kansu, a.g.e., s.337.

108

dönemlerde çok fazla dile getirilmediği bilinmektedir. Mebusların söylemlerini

incelediğimizde yeni rejim hakkındaki düşünceleri ortaya çıkacaktır. Üsküp mebusu

olan Said hocanın dile getirdikleri önemlidir. Ergiri mebusu Müfit Bey, eski

Sadrazam Ferit Paşa’nın menfaat için istibdada bağlı olduğunu, bu sebeple Aydın

vali vekilliğine ve Âyan Heyeti üyeliğine niçin atandığının Sadâretten sorulması

gerektiğini dile getirmiştir. Üsküp mebusu Said Hoca ise karşı çıkarak Ferit Paşa’yı

savunmuş, Arnavutlar Firzovik’te toplanıp telgrafla meşrutiyeti talep ettiklerini

bildirdiklerinde Ferit Paşa’nın Arnavutça “İyi iştir bu. Allah muvaffak etsin” dediğini

söylemiştir. Bunun üzerine Müfit Bey’in takriri mütâlaaya alınmamıştır400.

Bu dönemde Arnavutların İttihat ve Terakki ile ilişkilerinin koptuğu

görülmektedir. Arnavutlar, eğitim ve dil sorunlarının çözülmesini bekliyorlardı.

Fakat yeni rejim bu konuda herhangi bir adım atmadı. Eğitim dili zorunlu Türkçe

yapılmıştı ve bu durum Arnavutları tedirgin etmişti. Cemiyetin Türkleştirme

politikası güttüğü düşünülmekteydi. Hükümette Arnavutlara fazla yer verilmemesi ve

meşrutiyetin ilanı sonrasında taleplerinin yerine getirilmemesi gibi durumlar

Arnavutları İttihat ve Terakki’ye muhalefet safına çekmişti401.

1908 senesinde İttihat ve Terakki’nin karşısına örgütlü olarak çıkan tek

muhalefet partisi Ahrar Fırkası olmuştur. Bu fırkanın kurulmasıyla birlikte muhalif

olan dinsel ve etnik unsurların bir parti içerisinde birleşmeleri ve örgütlü bir

muhalefet yapabilmeleri mümkün olmuştur. Özellikle de Arnavut, Arap, Ermeni ve

Rum mebuslar fırkaya ilgi göstermişlerdir. Arnavut mebuslardan fırkaya katılanlar

arasında Üsküp mebusu Said Efendi de yer almaktaydı402.

D. 31 MART VAK’ASI

31 Mart Ayaklanması, Rumi takvimle 31 Mart 1325 tarihine denk geldiği için

bu isimle anılan, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin otoritesine karşı başlatılan fakat

sonuç olarak II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesine yol açan olaydır403.

1908’de Meşrutiyet’in ilanının ardından Avusturya-Macaristan tarafından

Bosna-Hersek’in ilhak edilmesi, Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilan etmesi gibi ağır

400 İşlet Sönmez, a.g.e., s.108-111.

401 Çelik, a.g.e., 117-120.

402 İşlet Sönmez, a.g.e., s.115.

403 Akşin, Jön Türkler ve İttihat ve Terakki, s.185.

109

darbeler yaşandı. Devlet içerisinde istikrarsızlık hakimdi. İttihatçılar tarafından Ahrar

Fırkası ile yakınlığı bilinen Kamil Paşa hükümeti düşürülmüştü. Bunun üzerine

Hüseyin Hilmi Paşa kabinesini kurdu. Ardından hemen İttihat ve Terakki adına

Mehmet Arslan Bey (muhtemel eski Üsküp müftüsü) ile İngilizlerle dostluklarının

devam edeceğini bildirmek üzere İngiliz Elçiliği’ne gitti. Fakat İngilizlerden

beklediği desteği alamadı. Muhalefet, Hilmi Paşa hükümetine razı olmuyordu ve

gerginlik artmıştı. Akşin, muhalefet tarafından düzenlenen gösterilerde, ilk olarak din

adamları ve medreselilerin harekete geçirildiğini aktarmaktadır404.

1. Ayaklanmanın Çıkışı

31 Mart 1325 tarihinde Taşkışla’da bulunan askerler “Şeriat isteriz”

sloganıyla ayaklandılar. Yeni rejimden memnun olmayanlar ve medrese öğrencileri

de bu ayaklanmaya katılmışlardı. İsyancılar meclisi basmışlar, hükümetin hemen

istifa etmesi, meclisten Ahmet Rıza, Hüseyin Cahit, Cavit, Rahmi ve Talat Beylerin

atılması, şeriat hükümlerinin tamamının uygulanması, Kamil Paşa’nın sadarete,

Nazım Paşa’nın da seraskerliğe getirilmesi, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin

dağıtılması, ayaklananlar hakkında padişah tarafından af ilanı çıkarılması ve meclis

başkanlığına İsmail Kemal Bey’in seçilmesi şeklinde taleplerde bulunmuşlardı405.

Bu talepler sırasında meclis başkanı olan Ahmet Rıza Bey istifa etmişti.

Üsküp mebusu Said Hoca ise, askerlerin isteklerinin mecliste incelenmesi gerektiğini

düşünmekteydi. Bu sebeple, askerlerin meclisin vereceği kararlara tamamen

uyacaklarını belirterek mebusları meclise davet etmiştir. İttihatçılar bu isyanı

kendilerine muhalif olanların çıkardığını söylerken muhalifler ise İttihatçılar

tarafından düzenlendiğini iddia etmişlerdir406.

31 Mart ayaklanmasının şeriatı geri getirmek isteyenler tarafından çıkarıldığı

düşünülmektedir. Gerçekte ise İttihat ve Terakki’ye karşı muhalefet tarafından

yapılan ve kötü yönetilen bir askerî hükümet darbesidir. Bu darbe, zamanla

meşrutiyet yanlısı fakat cemiyet karşıtı olan muhalefetin kontrolünden çıkarak

meşrutiyet karşıtı bir hal almıştır407.

404 Sina Akşin, Şeriatçı Bir Ayaklanma 31 Mart Olayı, 3.bs., Ankara: İmge Kitabevi, 1994, s.21-32.

405 Akşin, Jön Türkler ve İttihat ve Terakki, s. 186-187.

406 Çelik, a.g.e., s.141.

407 Akşin, Jön Türkler ve İttihat Terakki, a.g.e., s.185.

110

31 Mart Olayı’nın ortaya çıkışında ve gelişen olaylarda Arnavutların önemli

bir rolü olmuştur. Ayaklanmanın yardımcı güçlerinden birinin de Arnavut ulusçuluğu

olduğu düşünülmektedir. Arnavut ve Başkım kulüpleri ise ayaklanmayı Ahrar

Fırkası’na mal etmekteydi. Sebep olarak şunlar görülmekteydi: Osmanlı’nın

Rumeli’de tutunamayacağını düşünün Arnavutlar, Hürriyet’in ilanından sonra kültür

hamleleri yapmaya başladılar fakat bu girişimlerini İttihat ve Terakki’nin

Türkleştirici politikası ile bağdaştırmak zordu. Ahrar Fırkası’nın adem-i

merkeziyetçiliği ise Arnavutlar için uygundu ve arkasında İngiliz desteği bulunması

ileri de bağımsız Arnavutluk için teminat sayılıyordu. Nitekim fırkanın kurucusu

Prens Sabahattin de kendisini 31 Mart’tan sorumlu tutanlara karşı ayaklanmayı

düzenlemediğini söylememekte, sadece ayaklanmanın Abdulhamitçi bir şekil

almaması için çaba gösterdiğini yazmaktadır408.

Diğer yandan ayaklanmayı desteklemeyen Arnavutlar da vardı. Bütün

Arnavutların İttihatçılara karşı olmadığı açıktır. Kosova’dan ve Arnavutluk’tan

hareketi protesto eden telgraflar gelmiş ve meşrutiyetin zarar gördüğü düşüncesi ile

Hareket Ordusu’na yazılanlar olmuştur. Orduya takviye için Üsküp, Selanik, Edirne

ve Manastır’da 50 bin kişinin hazır kuvvet beklediği Manastır Başkim Kulübü

tarafından telgrafla bildirilmiştir. Selanik Başkim Kulübü’nün bölgedeki diğer

kulüplere gönderdiği yazı şu şekildedir: “Hayat-ı içtimaiyemizin kâffe-i yeganesi

olan Kânun-u Esasiye bugün irticaiyyun tarafından dehşetli bir darbe

vurulduğundan bil cümle Arnavutların hamiyet-i vatanları iktizâsından olarak sükun

ve itidal demlerini muhafaza ile beraber ordunun her hareketine iştirak ve müzaheret

eylemeleri kemal-i ehemmiyetle temenni olunur kardeşler.” Fakat diğer yandan,

Arnavutların Ahrar Fırkası’na destek vermeleri mantıksal açıdan uygundu.

Meşrutiyet sonrası istekleri yerine gelmeyen Arnavutlar, Abdulhamid’e meşrutiyeti

ilan ettirdikleri gibi, padişahtan daha güçsüz gördükleri cemiyeti de iktidardan

düşürebilirlerdi409.

2. Ayaklanmanın Bastırılması

İstanbul’da yaşanan hadiseler gazetelere yansıtılmıyor ve taşradan

gizlenmeye çalışılıyordu. Fakat Selanik’te alınan haber üzerine 3. ordu ve komutanı

408 Akşin, Jön Türkler ve İttihat ve Terakki, a.g.e., s.191.

409 Çelik, a.g.e., s.149-157.

111

Mahmut Şevket Paşa derhal İstanbul’a doğru yola çıkmak üzere Hareket Ordusu’nu

kurdu. Diğer yandan Prens Sabahattin, süvarileriyle görüşerek ayaklanma

Abdülhamitçi bir yöne kayarsa padişahın tahttan indirilmesine karar verildi.

Ayaklanmanın üçüncü gününde süvariler bu işi kabul etmediklerini bildirdiler.

İçlerinden yalnızca biri kabul etti. Fakat toplanan erler bu binbaşı ve süvarilerini

tutuklayıp saraya götürdüler. Abdülhamid’in kendisine teslim edilmesini istediği

binbaşıyı erler orada öldürdü. Muhalefetin padişahı ortadan kaldırma çabası

başarısızlığa uğrayınca İstanbul, Hareket Ordusu tarafından 24 Nisan 1909’da ele

geçirildi. Bunun üzerine Abdülhamid’in, direnme teklifi yapan Nazım Paşa’yı

reddettiği söylenmektedir410.

Şeyhülislam’a padişahın tahttan indirilmesi için fetva verdirildi. Mecliste

oylama yapıldı, her ne kadar isteksiz mebuslar olsa da oy birliği ile padişahın

indirilmesi için karar çıkarıldı. Mehmet Reşad’ın İstanbul’un fatihi II. Mehmed’e

atıfla V. Mehmed olarak tahta çıkarılması kabul edildi411.

Olaylar neticesinde mebuslar Divân-ı Harb tarafından yargılanmışlardır.

Yargılananlar arasında bulunan Üsküp mebusu Said Hoca hiçbir cemiyete bağlı

olmadığını dile getirmiştir. Kendisi 31 Mart günü mecliste olanları şu şekilde

değerlendirmektedir: “O gün askerlere burada mümâşâtkârâne ve mülâyimâne

muâmele etmek, irticâ için medârı itham ise, bütün Osmanlı Meclisi müttehem olur.

Bütün Osmanlı milletini mürtecî addetmek lazım gelir.” Said hoca, bu dönemde

isyanı bastıracak bir kuvvet bulunmadığı için askerlerin taleplerinden yapılabilecek

durumda olanları kabul edip yapılamayacakları ise reddederek memleketi

kurtarmanın mebusların görevi olduğunu ve bu sebeple askere iyi niyetle yaklaşmak

zorunda kaldıklarını ifade etmiştir412.

3. Mebusların Çalışmaları

Padişah değişikliğinin ardından yargılanan mebuslar meclisteki görevlerine

devam etmişlerdir. Fakat 1912 senesine gelindiğinde İttihatçılar “Memleketin

batacağını bilsek bile Üsküplü Said Hoca ve Vulçetrinli Hasan ve Ergirili Müfit

Beyleri mebus çıkarmayacağız” şeklinde sözlerle kendilerine karşı oluşan muhalefeti

410 Akşin, Jön Türkler ve İttihat Terakki, s. 193-195.

411 Akşin, 31 Mart, s. 222.

412 Çelik, a.g.e., s.163-166.

112

yıkmayı amaçlamışlardır. Baskı ve şiddet politikası güderek bunların seçilmelerini

engellemişlerdir. Görüldüğü üzere İttihat ve Terakki ile Arnavut ulema içindeki

siyasîlerin arası açılmıştır413.

II. ULEMANIN İÇİNDE YER ALDIĞI KÜLTÜREL FAALİYETLER

Yüzyıllardır Osmanlı Devleti’ne “lisan birliği” ile bağlı olan Arnavutlar,

kültürel zeminde değişiklik talep ediyorlardı. Yukarıda zikredilen tüm siyasî

faaliyetlerin temelinde Arnavutların hükümetten eğitim ve alfabe konusundaki

talepleri yatmaktaydı. Arnavutlar, kendilerini temsilen seçilen mebuslardan Arnavut

ulusal alfabesi ve Arnavut okulları için çalışmalarını beklemekteydi. Nitekim

Arnavutların İttihat ve Terakki’yi desteklerken ki amacı da başta alfabe sorunu

olmak üzere kültürel zemindeki taleplerinin yerine getirilmesiydi.

Arnavutça Arap, Latin ve Yunan alfabesi olmak üzere üç farklı alfabeyle

yazılmaktaydı. Milli birliklerini dil üzerinden sağlamak isteyen Arnavutların çok

dinli yapısı -Müslüman, Hristiyan (Ortodoks ve Katolik)- süreci zorlaştırmaktaydı.

Müslüman Arnavutlar Latin- Arap alfabesi şeklinde iki farklı gruba ayrılırken,

Hristiyan olanlar ise farklı alfabe kullanmaktaydılar. Osmanlı ise yüzyıllardır din

yanında dil birliğini de sağladığı Arnavutlar ile aralarındaki bağın kopmasını

istemiyordu. Bu sebeple Osmanlı hükümeti, Arnavut ulemayı yanına çekerek

çalışmalara başladı. İncelenen ulema grubu arasında bulunan Receb Efendi alfabe

tartışmalarında ön plana çıkmıştır. Bu bölümde Receb Efendi başta olmak üzere

Arnavut ulemanın alfabe tartışmalarındaki yeri görülecektir.

A. II. MEŞRUTİYET ÖNCESİ ARNAVUTÇA ALFABE

TARTIŞMALARI

Arnavutlar farklı din ve mezheplere mensuplardı. Milli birliklerini tesis

edebilecekleri tek unsurun “dil” olduğunu düşünmekteydiler. 1860’lardan itibaren

taşra idaresi, ilköğretimin geliştirilmesi, Bible Society kitaplarının yayınlanması gibi

sorunlar “Arnavutça” dilinin kullanılmasını gündeme getirdi414. Fakat Osmanlı

topraklarında yaşayan Arnavutlar Arap alfabesiyle, Yunan bölgesinde yaşayanlar

genellikle Yunan harfleriyle, İtalya’da yaşayan Arnavutlar ise Latin alfabesiyle yazıp

413 Çelik, a.g.e., s.177-186.

414 Nathalie Clayer, Arnavut Milliyetçiliğinin Kökenleri Avrupa’da Çoğunluğu Müslüman Bir Ulusun

Doğuşu, çev. Ali Berktay, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2013, s.169.

113

okumaktaydılar. Bunun yanında aynı topraklarda yaşadığı halde din farkından dolayı

farklı alfabe kullananlar da vardı. Osmanlı coğrafyasındaki Arnavutların %70’ni

oluşturan Müslümanlar, Arap alfabesini; %20’sini oluşturan Ortodokslar, Yunan

alfabesini; %10’unu oluşturan Katolikler de Latin alfabesini kullanmaktaydılar415.

Arnavutların özel bir alfabesi olmamasından dolayı yaşanan tüm bu

karışıklıklara son vermek adına 1869 senesinde İstanbul’da Arnavut ileri

gelenlerinden oluşan bir “Cemiyet-i Maârif” kuruldu. Cemiyetin amacı, Arnavutçaya

mahsus yeni bir alfabe oluşturmak, bir matbaa kurarak kitaplar ve risaleler

yayınlamak, son olarak da okullar açmak olarak belirlenmişti. Yapılan toplantılarda

Arap, Yunan, Latin alfabeleri ve özel bir alfabe seçeneği üzerinde tartışmalar

yaşanmıştır416.

Arnavutların, bölgedeki okullarda resmi dilin Arnavutça olması gibi

taleplerinin devlet tarafından kabul edilmemesi üzerine 1879 senesinde Prizren

Birliği’nin katkılarıyla “Arnavut Halkının Haklarını Koruma Komitesi” tarafından

üyeleri arasında başta Şemseddin Sami, Hasan Tahsin, Vasa Paşa, Jani Vreto, Koto

Hoxhi gibi isimlerin bulunduğu bir heyet kurularak alfabe çalışmalarına başlandı417.

Ele alınan alfabe seçenekleri arasında Arap alfabesi Osmanlılar tarafından

desteklendiği için Müslüman-Hristiyan Arnavutlar arasında ayrışmaya sebep olur

düşüncesiyle kabul edilmedi. Yunan alfabesi ise, Yunan milliyetçilerinin Arnavut

toprakları üzerinde hak iddia etmelerinden dolayı kabul edilemezdi. Sonuç olarak

Latin alfabesi Arnavutlar için birleştirici yol olarak görüldü418.

Heyetin çalışmaları neticesinde, 19 Mart 1879 tarihinde Şemseddin Sami

tarafından hazırlanan “İstanbul Alfabesi” ortak alfabe olarak kabul edildi. Alfabe;

25’i Latin, 5’i Yunan, 6’sı Slav alfabesinden alınarak oluşturulmuştu419. Bu alfabe ile

kitaplar basılmış ve son sayfalarına alfabeye ait tablolar yerleştirilmişti. Tablolarda

harflerin Yunanca ve Fransızca karşılıkları yer alırken 1909 senesine kadar Osmanlı

415 Said Olgun, Arnavut Milliyetçiliğinin Gelişiminde Mektepler (1878-1912), Ankara: Gece Kitaplığı,

2016, s.108.

416 Clayer, a.g.e., s.79.

417 Necip Alpan, Arnavut Alfabesi Nasıl Doğdu, Ankara: Ulucan Matbaası, 1979, s.10.

418 Frances Trix, “The Stambol Alphabet of Shemseddin Sami Bey: Precursor to Turkish Script

Reform”, Int. J. Middle East Studies, 31 (1999), s. 259.

419 Alpan, a,g,e., s.10.

114

Türkçesine yer verilmemiş olması dikkat çekicidir420. Meşrutiyetin ilanıyla birlikte

tartışmalara Arap alfabesi taraftarı Arnavutların da katılması, kongreler

düzenlenmeleri, Arnavut halkının bu tartışmalar etrafında mitingler düzenleyip

politik bir tavır almaları421 sonucu daha sonra Osmanlı Türkçesine de yer verildiği

düşünülebilir.

Arnavutlar milli birliklerini tesis etmek üzere çalışmalara devam ediyorlardı.

İstanbul’da “Cemiyet-i İlmiye-i Arnavudiye” kuruldu ve bu cemiyet, risaleler

yayınlıyor aynı zamanda dünyanın farklı bölgelerindeki Arnavutlarla iletişime

geçiyordu422. Şemseddin Sami Bey ve kardeşi Naim Bey 1884 senesinde İstanbul’da

Dituria ismiyle Arnavutça bir dergi çıkardılar. Bu dergi, Arnavut milli birliği için

büyük bir başarı olarak görüldü423.

Arnavutça için çalışmalar sadece Müslümanlar tarafından yürütülmüyordu.

Katolik bir başrahip 1889 senesinde “Bashkimi Alfabesi”, 1901 senesinde ise

İşkodralı bir Katolik “Agimi Alfabesi” diye isimlendirdikleri alfabeler üretmişlerdi.

Bu çalışmalar Avusturya- Macaristan tarafından maddi olarak destekleniyordu.

Yapılan çalışmalara rağmen fikir birliğine varılamadı. Ortak bir alfabelerinin

olmayışı büyük bir problem olarak devam etmekteydi. Meşrutiyetin ilanı ile birlikte

bu sorunu çözmek amacıyla bazı kongreler düzenlendi. Bu dönem itibariyle Osmanlı

hükümeti yanlısı Müslüman Arnavutlar da tartışmaya dahil oldular424.

B. II. MEŞRUTİYET DÖNEMİ ARNAVUTÇA ALFABE

TARTIŞMALARI

Meşrutiyetin ilanı ile birlikte yeni siyasî ortamda Arnavutlar yeniden

örgütlenerek okullar kurmuşlar ve Arnavutça eğitime başlamışlardı. Fakat İttihat ve

Terakki, Rumeli’de kendisine rakip bir oluşum istemiyordu. O sebeple iki grup

arasında “alfabe sorunu” yeniden patlak verdi425. Müslüman Arnavutlar Latin-Arap

alfabesi taraftarı olmak üzere ikiye ayrıldı. İttihat ve Terakki Cemiyeti, Arnavutların

Osmanlı tebaası olarak kalmalarını istiyordu. Bu sebeple Arnavutlarla aralarındaki

lisan birliğinin devam etmesi için Arap alfabesi taraftarı bir politika yürütmeye

420 Trix, a,g,m., s.260.

421 Trix, a.g.m., s.260.

422 Olgun, a,g,e., s.115-116.

423 Kristo Frasheri, The History of Albania (A Brief Survey), Tirana, 1964, s. 148-149.

424 Olgun, a.g.e., s. 120-122.

425 Clayer, a.g.e., s.480-481

115

başlayacaktı. Diğer yandan meşrutiyetin ilanında İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne

destek veren Arnavutlar ise eğitim ve alfabe konusundaki taleplerinin yerine

getirilmesini istiyorlardı. Maarif Nezareti’ne isteklerini ilettiler. Sırp, Ermeni ve

Bulgarlara kendi dilinde eğitim hakkı sağlanırken Arnavutlara bu hakkın

verilmemesinin tepkiyle karşılandığını bildirdiler. Fakat Maarif Nezareti tarafından

talepleri reddedildi426. Bunun üzerine Arnavutlar Osmanlı hükümetine rağmen alfabe

sorununu çözmek için kongreler düzenlediler.

1. Manastır Kongresi (14-22 Kasım 1908)

1879 yılında Şemseddin Sami tarafından hazırlanan İstanbul alfabesi ile

alfabe çalışmalarında önemli bir adım atılmıştı. Fakat diğer alfabeler de kullanılmaya

devam ediliyordu. Bu durum Arnavutlar arasında bölünmelere yol açıyordu. Bu

sorunu çözmek amacıyla 14-22 Kasım 1908 günleri arasında Manastır Başkim

Kulübü tarafından Manastır Kongresi organize edildi. Alfabe seçimi için özel bir

komisyon kurulmuş ve 4 alfabe arasından seçim yapmak üzere çalışmalara

başlanmıştı. Bu dört alfabe; Bashkimi, Agimi, K. Kristofotidhu’nin Yunancası ve

İstanbul alfabeleriydi427. Önlerindeki seçenekler şunlardı; a) bu alfabelerden biri

seçilecek, b) alfabeler birleştirilerek yeni bir alfabe oluşturulacak c) en baştan yeni

bir alfabe hazırlanacaktı. Sonuç olarak, 25 harfli Latin alfabesi ve İstanbul

alfabesinin kullanılmasına karar verildi428.

2. Debre Kongresi (23-28 Temmuz 1909)

Manastır Kongresi, Arnavut aydınları ile İttihatçılar arasında bir güven

sorununa yol açtı. Müslüman Arnavutların bir kısmı Latin alfabesinin kabul

edilmesine tepki gösterdi. Tepkilerini ortaya koymak için 1908 yılının sonuna doğru

“Arnavut Lisanını Osmanlı Hurûfuyla Tahrîr ve Ta’lîm Cemiyeti”ni kurdular429.

Müslüman Arnavutların bir kısmı, Manastır Kongresi’nde alınan kararları

kabul etmemeleri ve Avrupa basınında Arnavutların irticaya meyilli olduklarına dair

sık sık yayınlar yapılması üzerine meşrutiyete ve Osmanlı’ya bağlılıklarını

426 Kemal, Yakut, Arnavutluk Bağımsızlık Hareketinde Alfabe ve Eğitim Tartışmaları, Balkanlarda

İslam Medeniyeti II. Milletlerarası Sempozyumu Tebliğleri, Tiran, Arnavutluk, 4-7 Aralık 2003,

s.32-33.

427 Peter Bartl, Milli Bağımsızlık Hareketleri Esnasında Arnavutluk Müslümanları (1878-1912), çev.

Ali Taner, İstanbul: Bedir Yayınevi, 1998, s.280.

428 Skendi, a.g.e., s.370-372.

429 Çelik, a.g.e., s.224.

116

göstermek aynı zamanda birlik mesajı vermek amacıyla meşrutiyetin birinci yılında

23-28 Temmuz 1909 tarihleri arasında Debre’de bir kongre düzenlediler. Bu

kongrenin en önemli toplanma amaçlarından biri de Manastır Kongresi’nde alınan

kararları etkisiz hale getirip Arap alfabesini ortak alfabe olarak kabul etmekti.

Arnavut Jön Türk subayları tarafından kongrenin açılışından bir gün önce gösteri

hazırlanmış ve bu gösteride Manastır müftüsü Receb Cudi Efendi yaptığı

konuşmada, Jön Türklerin hazırladıkları programın kabul edilmesini toplananlara

tavsiye etmiştir430.

Kongredeki önemli tartışmalardan biri de Balkan coğrafyasındaki

medreselerin kötü durumu ve ıslah edilmesi gerekliliğidir. Hafız Ali Efendi

tarafından verilen takrirde medreselerin eski hali ve son durumu verilen örnekler

üzerinden karşılaştırılarak anlatılmıştı. Müftü Receb Efendi bu konuda medreselerde

okunan dersler hakkında kararı Meşihat-ı Aliye’ye bırakmanın doğru olduğunu fakat

medreselerin tamir edilmesi hakkında istekte bulunmanın daha uygun olacağını ifade

etmiştir. Bunun üzerine bir ıslahat maddesi hazırlanmıştır431.

Sonuç olarak, alınan kararlarda Arnavutluk coğrafyasına yeni okulların

açılması ve bu okullarda resmî ve yerel dilin yani Arnavutçanın tahsilinin kişisel

tercihe bırakılmasına karar verildi432. Kongrenin en önemli özelliği komisyon

üyelerinin İttihatçı düşünceleri benimsemiş olmalarıdır. Aşırı milliyetçilere rağmen

İttihatçı rejimin kararları kabul edilmiştir. Buna karşılık İttihat ve Terakki Cemiyeti,

Arnavut eğitim kurumlarının kurulmasını, Arap alfabesinin yanında Latin alfabesinin

de kullanılmasını, bölgeye yerel halkın şartlarını, dil, kültür ve geleneklerini bilen

sivil idarecilerin atanmasını kabul etmiştir433.

3. Elbasan Kongresi (2-8 Eylül 1909)

Arnavut aydınları, Debre Kongresi’nde alınan kararların bütün Arnavutları

tatmin etmemesi ve İttihatçıların Debre Kongresi’ndeki etkisine tepki vermek üzere

2-8 Eylül 1909 tarihleri arasında Elbasan’da kongre düzenlenmişlerdir. Bu kongrede

okullarda eğitim dilinin Arnavutça olması, nizamnamesini Arnavutların

hazırlayacağı bir dârulmuallimîn açılması gibi ulusal kimliği ön plana çıkaran

430 Çelik, a.g.e., s. 241-242.

431 Çelik, a.g.e., s.249.

432 Bartl, a.g.e.,s.286.

433 Olgun, a.g.e., s.265.

117

kararlar alınmıştır. Kongrede ayrıca dil birliği açısından Elbasan şivesi benimsenmiş

ve kitapların bu şiveyle basılması kararı alınmıştır434.

Fakat bu kararlar Osmanlı basınında tepki ile karşılanmıştır. Süleyman Nazif

Arnavutluk sorununu ele aldığı bir makalesinde İtalya ve Avusturya tarafından

kışkırtılan bazı Arnavutların dillerini Latin alfabesiyle yazmaya yöneldiklerini

belirtmiş ve bu suretle farkında olmadan Ku’rân’ı anlayamadıkları için yavaş yavaş

dinlerini terk edeceklerini yazmıştır. Süleyman Nazif’in dinsel argümanlarla Arap

alfabesini desteklemesine karşı, Tasvîr-i Efkâr gazetesinde, her milletin Kur’ân-ı

Kerîm’i kendi dilinde okumasının dinin daha iyi anlaşılmasını sağlayacağını belirten

bir yazı yayımlanmıştır435.

Tartışma 1909 yılının sonlarına doğru siyaset ve basın çevrelerine de

yansıyınca Arap alfabesini ya da Latin alfabesini destekleyen birçok miting

düzenlenmiş ve yazılar yazılmıştır.

C. ARAP VE LATİN ALFABESİ TARAFTARLARININ

ARGÜMANLARI

Alfabe tartışmalarında Müslüman Arnavutlar Arap ve Latin alfabesi şeklinde

iki gruba ayrılmışlardı. Her iki grup kendi görüşlerini temellendirmek üzere birtakım

kavramlar üzerinden tartışmayı yürütmüşlerdir. İki kesimin de düşünce dünyalarını

anlamak için bu argümanlar önem arz etmektedir.

Arap alfabesi taraftarları, Müslüman ve Osmanlı/Türk kimliklerine vurgu

yapıyorlardı. Latin alfabesi taraftarları ise Avrupalı/Batılı olma ve Arnavut milli

kimliği üzerinden görüşlerini temellendiriyorlardı.

Arap alfabesi taraftarları, Arap alfabesi Kur’ân alfabesidir ve biz Arnavutlar

imanı sağlam Müslümanlar olarak bu kutsal yazıdan vazgeçemeyiz diyorlardı. Çünkü

onlar için kutsal kitapları olan Kur’ân alfabesinden vazgeçmek, Müslüman

kimliğinden vazgeçmek demekti. Tartışmayı ileriye taşıyarak Latin alfabesi taraftarı

olanları dinsizlikle suçlamışlardı. Latin alfabesi taraftarları ise bu iddialara karşı

434 Çelik, a.g.e., s.257-261; “Arnavutluk- İlbasan Kongresi”, Tasvir-i Efkar, No: 109, 17 Eylül 1909,

s. 8-9.

435 Yakut, s. 36

118

Arap alfabesinin vahiyden önce de Araplar tarafından kullanıldığı ve vahiyle

inmediğini, alfabeden vazgeçmenin dinden vazgeçmek olmadığını söylemişlerdir436.

Arap alfabesi taraftarları Osmanlı ve Türk kimliklerine de vurgu yapıyorlardı.

“Türk alfabesi” şeklinde nitelendirdikleri Arap alfabesini Türklerle ortak noktaları

olarak görüyorlardı. Bu alfabeyle okuyup yazmaya devam ederlerse yüzyıllardır

olduğu gibi Osmanlı idaresinde bulunmaya da devam edebilirlerdi. Diğer yandan

“Türk” nitelemesi “Osmanlı” ile eş anlamlı olarak kullanılmaktaydı. “Türk alfabesi”

aynı zamanda İtalya ve Avusturya gibi devletlere karşı Osmanlı tebaası olduklarını

ifade eden “Osmanlı alfabesi”ydi437.

Latin alfabesi taraftarları ise Avrupalı ve Batılı argümanını öne sürerek

medeniyet kültür gibi kavramlarla Latin alfabesini birleştiriyorlardı. Şayet “Latin

harfleri iyi olmasaydı, daha gelişmiş ve eğitimli olan, ulus kavramına büyük değer

veren başkaları onları kullanır mıydı?” sorusu bu bağlamda ortaya atılıyordu. Latin

alfabesi taraftarları tarafından kullanılan bir diğer argüman ise “Arnavut”

kavramıydı. Latin temelli alfabeyi “Arnavut alfabesi” olarak adlandırıyorlar ve

böylece kendilerini İslam dışında görenlerin söylemlerini ve İtalya ile Avusturya

devletlerinin propagandalarına boyun eğme suçlamalarını boşa çıkarmayı

amaçlıyorlardı. Ayrıca “Türk alfabesi”ni kullanmalarını Arnavutları, Hristiyan ve

Müslüman diye ikiye bölmek isteyen “Türkler”in istediğini söylüyorlardı. Arap

alfabesine, olumsuz anlamda “Türk alfabesi” diyorlardı. Bu şekilde, Türk dili ve

ulusunun zıddı olarak tanımladıkları Arnavut dili ve ulusunun Batılı bir kimliğe sahip

olduğuna gönderme yapıyorlardı438.

İttihat ve Terakki ise Latin alfabesinin Arnavutları birleştirmesi ve

Osmanlı’dan koparmasından endişe etmekteydi. Bu nedenle Arap alfabesi taraftarı

olan Müslüman Arnavutları destekleyerek dinî propaganda yoluna başvurdu439. Bu

propagandanın baş aktörlerinden biri olarak incelediğimiz ulema grubu içerisinde yer

alan siyasî faaliyetler kısmında da ismini sık zikrettiğimiz Receb Cudi Efendi

görevlendirilmiştir.

436 Clayer, a.g.e., s. 501-502.

437 Clayer, a.g.e., s.503-504.

438 Clayer, a.g.e., s.498-500.

439 İşlet Sönmez, a.g.e, s. 137.

119

D. ALFABE TARTIŞMALARINDA ÖNEMLİ BİR İSİM: MÜFTÜ

RECEB EFENDİ

1. Receb Efendi’nin Hayatı ve Eserleri

Receb Efendi, h.1276/m.1859-60 senesinde Kalkandelen’de doğmuştur.

Medrese eğitimini İstanbul/Fatih’te almasının ardından memleketinde müderrislik

yapmıştır. Tercüme-i hâlinde yer alan bilgiye göre “hürriyetin ilanından sonra

görülen lüzûm üzerine” Manastır müftüsü olarak tayin edilmiştir. İstanbul’da

bulunduğu dönemde Arnavutlar tarafından kurulan Mahfel kulübünde Arnavutların

sorunlarıyla meşgul olmuş, müftülük görevi boyunca da Arnavut halkının dinî ve

kültürel meseleleri için çalışmaya devam etmiştir. Receb Efendi’nin faaliyetleri

sırasında verdiği eserler önem arz etmektedir. 44 harften meydana gelen A-Beja

Shqip (Arnavutça Elifbâ), kendi alfabesiyle kaleme aldığı Arnavutça Mufassal

İlmihal, Arnavut halkının eğitiminden bahsettiği ve yine kendi alfabesi ile yazdığı

Mendime (Düşünceler) ve son olarak bir Arnavutça Gramer Kitabı (Gramatika

Elementare Shqipe) kaleme almıştır440.

2. Alfabe Tartışmalarındaki Yeri

İttihat ve Terakki Cemiyeti, Arap-Latin alfabesi tartışmalarında Müslüman

Arnavutları yanına çekmek istiyordu. İttihat ve Terakki Cemiyeti ile beraber çalışan

Müslüman Arnavut bir düşünür olan Receb Efendi bu noktada önemli bir görev

üstlenmiştir. Receb Efendi, meşrutiyetin ilanında büyük bir öneme sahip olan

Firzovik toplantısında etkili bir isim olarak karşımıza çıkmaktadır. Meşrutiyetin

ilanının ardından Manastır vilayetine müftü olarak atanmıştır. İttihat ve Terakki

Cemiyeti politikası gereğince müftü olarak görevlendirilmesinden sonra Arap

alfabesinin başlıca savunucusu haline gelmiştir. Arnavutların kendi kimliklerini

kaybetmeden Osmanlı tebaası içerisinde kalmaları ve Hristiyan toplumların

içerisinde asimile olmamaları gerektiğini düşünmektedir. İttihat ve Terakki Cemiyeti

ile iş birliği içine girerek bu süreçte Osmanlı tebaası olarak kalmanın lisan birliğiyle

mümkün olduğunu düşündüklerinden dolayı Arap alfabesi için çalışmalar

yürütmüştür.

440 MA.USAD. No: 518 Receb Cudi Efendi; Muhammet Aruçi, Feti Mehdiu, “Voka, Receb”, DİA,

c.43, İstanbul: TDV Yayınları, 2013, s.122-123.

120

Müftülük görevine getirilmesinin ardından İstanbul’da Bulgar gazetesi

Vesti’ye verdiği demeç dikkat çekicidir:

“Arap harflerini kullanırsa (Arnavut) idarî dil olan Türkçeyi daha kolay

öğrenebilecektir. Bu şekilde bir yandan devlet idaresinde daha çok

Arnavut yer alabilecek ve diğer yandan bizi Türkiye’nin dönmeleri

(olarak gören) Türkler arasında hakkımızda var olan kötü düşünceleri

bertaraf etmemiz kolaylaşacaktır.”441

Bu söylem, Arap alfabesi taraftarı Müslüman Arnavutların “Osmanlı

idaresinde kalma amacıyla Arap alfabesini kullanma” düşüncesini birebir

yansıtmaktadır.

Receb Efendi, hükümet yanlısı bir tavır benimseyerek Latin alfabesi

taraftarlarınca 1908 senesinde yapılan Manastır Kongresi’ne katılmamıştır442. Ancak

İttihatçı Arnavutlar tarafından düzenlenen Debre Kongresi’ne katılmış ve orada Arap

alfabesini savunmuştur443.

Receb Efendi’nin Debre Kongresi’nde yapmış olduğu konuşma dikkat

çekicidir. Kendisi Arap alfabesi taraftarı olarak Müslüman ve Osmanlı kimliklerine

vurgu yapmanın yanında milli kimlikleri olan Arnavut dili eğitimini de

desteklemiştir. Receb Efendi gibi Arap alfabesi tartışmalarının kilit isimlerinden biri,

Debre Kongresi’nde eğitimin Türkçe verilmesini savunan ve İşkodralı bir Arnavut

olan Rıza Bey’e karşı:

“Lisân-ı millî lâzım değildir demek bu kavmin dünya yüzünden

kalkmasını istemektir. Bu kadar senelerden beri kavmiyetine sâdık,

cesâret ve besâlete âşık olan bu kavim, devrin idrak ettiği bedâyi‘-i

terakkiyât arasında eski halinde kalamaz, muhâcemât-ı irfân ile söner

gider. Bunun için lisân ehemmiyet-i mahsûsa ile taleb edilmeli, yalnız

talebimizde lisânın Müslümanlar için din ile birden okutulması ve peşin

dârülmuallimînler vücûda getirip diyânet-i İslâmiye’yi bütün gavâmız

ve nikâtının ileride mu‘allim olacak kimselere güzelce gösterilmesi

441 Hasan Kaleshi’nin Disa aspekte të luftës për alfabetin shqip në Stamboll adlı eserinden naklen

Clayer, a.g.e., s.486.

442 Aruçi, Mehdiu, a.g.m., s.123.

443 Skendi, a.g.e., s.378

121

mes’ele-i mutabehâsının dahi talebimizde tasrîhini teklîf ve taleb

ederim”444

şeklinde cevap vermiş ve kongrede alkışlanmıştır445.

Bu sözlerden Arap alfabesi taraftarı Müslüman Arnavutların Müslüman ve

Osmanlı kimliklerine vurgu yaptıkları, fakat Arnavut toplumunun çok dinliliğinin

farkında olarak kendi dilleriyle eğitimi de destekledikleri anlaşılmaktadır446.

Bu şekilde Arap alfabesi taraftarı Arnavutlar, Türk, Osmanlı ve Müslüman

kavramları üzerinden Arap alfabesi savunuculuğunu yapmışlardır. Fakat kendi milli

dilleri olan Arnavutçanın da eğitim dili olarak devam etmesini istemişlerdir. Bu

durum Arap alfabesi taraftarı Müslüman Arnavutların milliyetçi bir tavır içine

girdiklerini düşündürmemelidir. Çünkü kendileri alfabeyi ifade ederken “milli”

terimini hiç kullanmamışlardır. “Arnavut alfabesi” tabirinin Hristiyan nitelikte

olduğunu düşündükleri için Arap harfleriyle basılacak esere “Arnavutça elifba”

demişlerdir447.

Receb Efendi, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Arap alfabesini yaygınlaştırma

politikası gereğince “Arnavutça elifba” ismini verdikleri bir alfabe kitabı hazırladı.

Kitap Maarif Nezaretine iletilmesinin448 ardından İttihat ve Terakki Cemiyeti

kanallarıyla Üsküp, Priştine, Peç, Djakovica, Kalkandelen ve Gostivar gibi bölgelere

dağıtılmıştır. İstanbul’daki Arnavut kulübü aracılığıyla İşkodra’daki birçok önemli

kişiye gönderilmiştir. Kosova Vilayeti Maarif Nezareti tarafından gönderilen

telgrafta Kosova’da halkın büyük çoğunluğu Latin alfabesi karşıtı olduğu için

mekteplerde Arap alfabesinin kullanılacağının ifade edilmesi üzerine Receb

Efendi’nin hazırladığı alfabenin tercih edildiği bilinmektedir449. Aynı zamanda bu

dönemde Manastır, İşkodra, Selanik, Yanya ve Kosova gibi anadili Arnavutça olan

444 Metnin sadeleştirilmiş şekli: Milli dilin gerekli olmadığını söylemek, bu kavmin yeryüzünden yok

olmasını istemektir. Bunca yıldır dürüstlüğü, cesareti ve yiğitliği seven bu kavim, çağa damgasını

vuran ilerleme yeniliklerinin ortasında eski halinde kalamaz; kültürün saldırıları arasında giderek

yok olmaktadır. Bu nedenle dile özel bir önem vermek şarttır, ama ben Müslümanlar için dilin

dinle birlikte öğretilmesini, önce öğretmen okulları açılmasını ve öğretmen olacak kişilere İslam

dininin sırlarının ve ince noktalarının iyice gösterilmesini öneriyor ve istiyorum; böylece

öğrencilerimiz bu sorunlar hakkında aydınlatılmış olacaklardır.

445 Faruk Ilıkan, “Debre Kongresi”, Simurg, Yıl: 1, sy. 1, (Ekim 1999), s.213; Clayer, a.g.e., s.511.

446 Clayer, a.g.e., s.511.

447 Clayer, a.g.e., s.504.

448 BOA. TFR.I.MKM. No: 34.3342 (20 Şubat 1327).

449 Olgun, a.g.e., s.278-279.

122

bölgelerde mekteplerde artık Arnavut diliyle eğitim yapılacağından Arap dili ile

Arnavutça eğitim verecek muallimlerin sayısının bildirilmesi istenmiştir. Tabii bu

telgaflarda muallimlerin kullanması için Receb Efendi’nin hazırladığı alfabe kitabı

örnek gösterilmiştir. Bu telgraflara gelen cevaplar içerisinde Üsküp’te Arabî harfler

ile Arnavutça öğretebilecek Hafız Şerif isminde tek bir kişi bulunduğu ve ders

kitaplarının da mevcut olduğu bildirilmiştir450.

Üsküp mebusu Said Hoca da tartışmalara dahil olmuş, gazetelere Arap

alfabesini destekleyen bir yazı göndermiştir. Yazısında, Arap harflerinin Arnavut

diline uygun olmadığını iddia edenlere Receb Efendi’nin hazırlamış olduğu Arap

harfleriyle Arnavutça alfabeyi örnek göstererek bu alfabeyle okumanın gayet kolay

olduğunu dile getirmiştir451.

İttihat ve Terakki Cemiyeti içerisindeki diğer arnavut ulema da harekete

geçmiş, arap alfabesini desteklemek üzere ulema cemiyeti kurmuşlardır452. 11 Şubat

1910 tarihinde İstanbul’daki Arnavut ulema tarafından Tanin gazetesinde bir bildirge

yayınladı. Arnavutların, Müslüman ve Osmanlı olmaları sebebiyle Arap harflerini

kullanıp “yabancı” harfleri reddetmelerinin “dinî ve millî” bir zaruret olduğunun

belirtildiği bildirgeye on altı ulema imza atmıştı. İmza atanların çoğunluğu Fatih

medresesinde ders veriyor ve dinî idarede görev yapıyorlardı. Bildirgeye imza

atanların içerisinde Receb Efendi de bulunmaktaydı453.

İttihat ve Terakki Cemiyeti, çalışmalarına hız verip Nisan 1910’da

şeyhülislamdan bütün vilayet müftülerine, Meşihat Makâmı’nın Maarif

Nezareti’nden okullarda Latin alfabesinin kullanılmasının yasaklanmasını istediğini

belirten bir fetva göndertmiştir454. Bunun yanında Meşihat Makâmı, Arnavut dilinin

Latin alfabesiyle yazılmasının şeriata uygun olup olmadığının sorulduğu

istiftânâmeye; Arap alfabesinin çok kolay öğrenilebileceği, Latin alfabesinin

kullanılması durumda çocukların “dinen tahsile mecbur olacağı” ve Arap alfabesinin

yanında Latin alfabesini de öğrenmelerinin çocuklar için zor olacağı gibi nedenlere

450 BOA. MF.MKT. No: 1168.70

451 Çelik, a.g.e., s.297.

452 Olgun, a.g.e., s.280.

453 “Arnavud Hurufu”, Tanin, No: 518, 11 Şubat 1911, s.2.

454 Ekrem Bey Vlora’nın Die Wahrheit über das Vorgehen der Jungtürken in Albanien adlı eserinden

naklen Clayer, a.g.e., s.492.

123

dayanarak “Latin hurûfunun kabulü ve mekâtib-i İslâmiyede tedrîsi asla mukârin-i

cevâz-ı şer‘-i âlî olamayacağı” şeklinde uygun görülmediğini belirten bir cevap

vermiştir455.

İttihat ve Terakki Cemiyeti, Receb Efendi başta olmak üzere ulema

aracılığıyla alfabe tartışmalarında dinî propagandaya başvuruyordu. Fakat

şeyhülislama bütün Müslümanlara hitap eden ve Latin alfabesinin kullanımının caiz

olmayacağına dair fetva verdirmesi, siyasî anlamda devam eden tartışmaları dinî

alana nasıl çektiğinin en açık göstergesidir.

Arap alfabesi için çalışmalar devam ederken Latin alfabesi taraftarları ise

okullar açıp gazeteler basmakta, mitingler düzenlemekteydiler. Görice’de Latin

alfabesi taraftarlarınca düzenlenen bir mitinge on iki bin kişinin katıldığı

bilinmektedir. Konuşmacı Sami Bey, “Latin hurûfuyla okuyacağız, fakat padişah

bize top ve tüfekle vuracaktır. Vursun, biz bundan vazgeçmeyelim, icabında kan

dökeriz” şeklinde ifadeler kullanmıştır456. Olayların siyasî ve dinî bir alanın ötesine

vardığı son nokta “gerekirse kan dökeriz” ifadesiyle net bir şekilde anlaşılmaktadır.

Bütün bu gelişmeler neticesinde hükümet, Latin alfabesi taraftarlarına karşı

geri adım atmak zorunda kaldı. 1911 yılında Dâhiliye Nezareti, bölge valilerine

ulusal harflerin yasaklanmaması gerektiğini açıklayan bir telgraf gönderdi. 1912

yılında halkın rızasını almak şartıyla müfettişlerini Arnavutluk’ta okullar açmak

üzere görevlendirdi. Bütün bunlar cemiyetin kontrolü altında gerçekleşmekteydi.

Cemiyet, Arnavutlara istediklerini vermiş gibi gözükse de diğer yandan Arap alfabesi

çalışmaları sona ermemişti. Arap alfabesiyle basılan birçok yayın çıkmaktaydı457.

Receb Efendi’nin, -yukarıda da işaret olunduğu gibi- İstanbul’da çocuklar

için bir din bilgisi kitabı olan “Arnavutça Mufassal İlmihal” ve 16 sayfalık

“Mendime/Düşünceler” isimli bir eserleri yayınlanmıştı. Bu iki eserini kendi

hazırladığı alfabeyle yazan458 Receb Efendi, Mendime adlı eserinin üçüncü

bölümünde Arnavutça eğitim veren okulların açılmasının zorunlu olduğunu şu

şekilde anlatmıştır:

455 “Arnavud Lisânı Hakkında”, Sırât-ı Müstakim, No:125, 13 Kânunisani 1326 (26 Ocak 1911) s.

350. Ayrıca bakınız: “Arnavud Lisânı Hakkında”, Salnâme-i Servet-i Fünûn 1327, s.208-209.

456 Olgun, a.g.e, s.283.

457 Clayer, a.g.e., s.496.

458 Aruçi, Mehdiu, a.g.m., c.43, s.123.

124

“Okullar açmak mecburiyetindeyiz. Büyük binalar yapamasak da

çocukları toplayıp ders yapabileceğimiz, sazdan inşa edilmiş kulübeler

yapmak zorundayız. Büyük, küçük herkesi en kısa zamanda

yetiştirmeden durmamalı, dinlenmemeliyiz. Artık dünya değişmiştir.

Eğitim, hitabet ve fikirle ulaşılabilecek şeyler, silah ve kılıçla elde

edilemiyor”459.

Receb Efendi 1911 yılında Arap harfleriyle basılan aynı risalesinde, Latin

alfabesi taraftarlarına benzer bir şekilde, “Bu Müslümandır, şu Hristiyandır, bu Tosk,

diğeri Geg’dir demeyelim; çünkü biz tüm Arnavutlar akrabayız.” şeklinde bir

cümleye yer vermiştir460. Ama bunun üzerine dinî ve Osmanlı taraftarı bir söylem de

eklemiştir:

“Bugün eğitimsiz ve öğrenimsiz kaldık, tüm halklar içerisinde en son

sıradayız. Gerek içerideki (Osmanlı İmparatorluğu’ndaki) gerekse

Avrupa’daki diğer halklar bizi tanımak ve yaşadığımızı kabul etmek

istemiyorlar. (…) bugün dünya değişmiş durumda. Artık tüfek ve bıçak

bir şey kazandırmıyor. Yazmak ve okumak, kelime ve düşünce

gerekiyor. Şimdi hem vatan hem de imparatorluk için daha çok

öğrenmeliyiz. Türk diliyle birlikte kendi dilimizi de öğrenmeliyiz, çünkü

bu akli bir vazifedir. (…) Tarihte kendi dilini öğrenmeden ilerlemiş ve

yükselmiş hiçbir halk yoktur. Bu vazife yerine getirilecektir, çünkü

ulema ve imamlar bu konuda mutabık, hepsi aynı fikirde. Hiçbiri buna

itiraz etmiyor, hepsi de her ulusun kendi dilinde öğrenmesi gerektiğini

söylüyor” ifadelerini kullanmıştır461.

Bu örnekler neticesinde Müslüman ve Osmanlı kimliğiyle ön plana çıkan

Arap alfabesi taraftarlarının Latin alfabesi taraftarlarının söylemlerine yakınlaştığı ve

kendi dillerinde eğitime de daima vurgu yaptıkları görülmektedir. Nitekim Receb

Efendi’nin, Arnavutça okumayı 1900 senesinde Manastırlı Protestanlar sayesinde ve

459 Bartl, a.g.e., s.245. Receb Efendi’nin hayatı ve eserleri için ayrıca bkz: Hasan Kaleshi, Prilog

poznavanju arbanaske knjizevnosti iz vremena preporoda. In: Godisnjak Balkanoloski institut

(1957).

460 Bartl, a.g.e., s.245.

461 Receb Efendi’nin “Mendime” isimli eserinden naklen Clayer, a.g.e., s.512.

125

onların Hristiyan din kitaplarını okuyarak öğrendiği bilinmektedir462. Bu olay,

Manastır’daki Avusturya konsolosuna Bible Society’nin kütüphanesini işleten Gjergj

Qiriazi tarafından şu şekilde nakledilmişti:

“Şubat 1900’de Ramazan ayında, dükkânına yaşlı bir hoca girmiş ve

sonunda tedbirli bir şekilde ondan Arnavutça kitaplar istemişti; önce

izinli olan İncil, Mezmur gibi kitapları almış, daha sonra, başka şey yok

mu diye sormaya devam ettiği için, binbir tedbirin ardından –çünkü

şimdi sık sık yaşandığı üzere, bir hafiye de olabilirdi- bir de alfabe

vermişlerdi. Hoca kendisine alfabeyi öğretebilecek birinin olup

olmadığını da sormuş, her gün gelip dükkan sahibinin kardeşiyle biraz

çalışabileceğini öğrenince de mutlu olmuştu. Bir delikanlı gayretiyle

çalışmaya koyulmuştu; öyle ki birkaç dersin ardından alfabeyi

sökmüştü. Çok geçmeden yerel vatanseverlerle de dostluk kurdu ve

Manastır’dan yanında (kıtlık yüzünden) küçük bir kitap paketiyle

birlikte ayrıldı. Bunların çoğu Hristiyan din kitaplarıydı. Bu adam

Tetovo’lu Hoca Receb Cudi’dir ve şimdi medresesindeki talebelerin

vaktini neyle dolduracağını tahmin etmek zor değil”463.

Arap alfabesinin başlıca savunucusu ve bir Osmanlı müftüsü olan Receb

Efendi’nin ifadelerine bakıldığında, meşrutiyet yanlısı, İttihat ve Terakki ile iş birliği

içinde olan ve Arap alfabesinin savunuculuğunu yapan bir imaj çizmektedir. Fakat

aynı zamanda alfabe yerine “elifba” kavramını kullanan bu tavrın bazı söylemlerinde

Latin alfabesi taraftarlarına yakınlaştığı görülmektedir. Nitekim kendisi, “Şu

Müslüman, şu Hristiyan demeyelim, hepimiz Arnavutuz” ifadesini kullanabilmiştir.

Bu tarz ifadeler, Arap alfabesi taraftarı Müslüman Arnavutların, Müslüman ve

Osmanlı kimliklerine vurgu yapmalarına karşın, Arnavut halkının dinî, kültürel ve

sosyal anlamda çok çeşitliliğinin farkında olduklarını ve bu durumu göz ardı

etmediklerini, bu sebeple de kendi söylemlerinde tamamlanamayan bir kısım

kaldığını göstermektedir.

Arnavut tarihçiler Arnavutların bu kültürel taleplerini ve Osmanlı toplumunda

Arnavut ulusal bilincinin yükselmesiyle açılan okulların kısa süreli olmasını,

462 Clayer, a.g.e., s.486.

463 Clayer, a.g.e., s.406.

126

Osmanlı toplumunda gerçekleşen kültürel savaşlar olarak görmektedirler. Daha da

önemlisi Osmanlı’nın kolonyal eğitim sistemi ile Arnavutların dönemin yükselen

gücünü kaçırdıklarını düşünmektedirler. Blumi, Osmanlı okullarını emperyal eğitim

sistemi olarak görmektedir. Arnavutların hem Ortodoks Rum etkisine hem de

Osmanlı kolonyal sistemine karşı çıktıklarını, Manastır ve Yanya’daki çalışmaların

bu yönde geliştiğini Kosova bölgesinin ise daha az etkin olduğunu dile getirmektedir.

Özellikle yerel halkın çalışmasına vurgu yapan yazar, yerel ulemadan Abdülhalim

Efendi’nin padişaha “Hristiyanların etkisini kırmak üzere devletten acil yardım talep

ettikleri” mektubunu ve mektupta padişaha “Müslümanların Halifesi” şeklinde hitap

ederek İstanbul’un dikkatini çektiğini hem yeni dinî okullar için devletten para

aldığını hem de kendisine ödüller verildiğini ulemanın fırsatları değerlendirişine

örnek göstermektedir464. Bunların aksine, yukarıda da zikredildiği üzere Osmanlı’nın

Balkanları kaybetmeme adına kültürel zeminde mücadele verdiği açıktır. Alfabe ve

eğitim tartışmaları bunların başında gelmektedir.

Fakat kültürel tartışmalarda, ulemanın etkisinin olduğu bölgeler, Receb

Efendi’nin faaliyetlerinde de görüldüğü üzere müftüsü olduğu Manastır olmuştur.

Arnavut entelektüelleri ve siyasetçilerinin Yanya ve Manastır’daki Rum okullarında

okudukları bilinmektedir. Fakat devlet, tüm bu ulusal çabaların karşısında diğer

yandan Osmanlı yanlısı ulemayı Kosova dahil olmak üzere Manastır, Yanya ve

İşkodra vilayetlerine okullar açmak üzere göndermiştir. Somel, ulemanın böyle bir

görevi üstlenmesini “uluslaşma sürecini engellemek” için dinî eğitimin bir araç

olarak kullanılması ve İslami duyguları artırma yoluna gidilerek Osmanlı’ya

sadakatin sağlanacağı düşüncesi olduğunu aktarmaktadır. Fakat Arnavutlar,

Üsküp’teki Avusturya- Macaristan konsolosunun aktardığına göre “Arnavut Kurtuluş

Komitesi” kurmuşlardır. Bu komiteye devlet okullarındaki muallimlerde katılmış,

köylere gazete ve kitaplar dağıtarak Arnavutça eğitim için çalışmışlardır. Somel,

Osmanlı’nın bu dönemlerde kırsal kesime nüfuz edemediğini dile getirmektedir465.

Sonuç olarak, din unsuru Arnavutları Osmanlı içerisinde tutmayı başaramadı. Receb

Efendi ve Arnavut ulema nezdinde incelendiği üzere hükümetin çabalarının ciddi bir

etkisi olmadı. Bu dönemde Arnavut isyanları devam ediyordu. Son olarak 1912

464 Blumi, a.g.m., s.20.

465 Selçuk Akşin Somel, Osmanlı’da Eğitimin Modernleşmesi (1839-1908), İslamlaşma, Otokrasi ve

Disiplin, çev. Osman Yener, 3.bs., İstanbul: İletişim Yayınları, 2019, s.266.

127

senesinde ayaklanma çıkarıldı, Üsküp’te silahlı kişiler toplanarak yürümeye

başlamışlardı. Bu ayaklanmalarla alakaları olmadıklarını bildirmek üzere Arnavut

ulema hükümete telgraf gönderiyordu466. İpek, Mitroviçe, Preşova ve Kumanova gibi

bölgelerden müftüler ve ahalinin imzaları ile ulaşan belgeler şöyleydi467.

“Karadağ hududunda İsmail Kemal ile bazı kimseler tarafından isyan

başlatılmış. Bu asilerin fikirlerini bütün Arnavutların fikirleriymiş gibi

göstermeye çalışıyor Avrupa kabineleri. Bunların hiçbiri İslam-ı

Arnavudun vekâlet-i siyasetine haiz değildir. Bir ferd Arnavudun bile

Osmanlılıktan ayrılmaya katiyyen rızası yoktur. İsmail Kemal ve bir

avuç kimsenin katıldığı bu hareketle bir alakalarının olmadığını

bildirmektedirler”

Müftü Ahmed, Ulemadan Süleyman, Eşraftan İsa, Meclis idare azası

Edhem, Belediye Reisi468

“Eğitimini Avrupa’da almış olan ve paralarını da oradan alan İsmail

Kemal ve yanındakilerin hiçbir vekâlet-i milliyeye haiz olmadıkları,

yaptıkları bütün programları protesto ettikleri, Arnavudların nihayet

kendilerini uçuruma sürükleyecek olan bağımsızlık ve istiklal fikrinde

olmadıklarını, Osmanlı hükümetine ve halifeye bağlı olduklarını ifade

etmişlerdir”.

Müderris İsmail Hakkı ve Müderris Nuh Efendiler, başka bir belgede bu

isyanın bütün Arnavutluk isyanı adı altında ifade edilmemesi gerektiği, İsmail Kemal

ve arkadaşlarının ihanet ettikleri, Arnavudların Osmanlı tebaası olduğu, Osmanlının

istiklaline karşı olanlara mallarını ve canlarını feda edeceklerini bildirmişlerdir469.

Arnavutlar arasında Osmanlı tebaası olarak kalma mücadelesinin bazı ulema

için son ana kadar devam ettiği görülmektedir. H.1331/M.1912-13 senesinde Üsküp

müftüsü, belediye reisi, ulema ve eşrafın bölgeye düşmanın geldiği bundan dolayı

acilen askerî tedbirlerin alınmasına dair gönderdikler telgraflar mevcuttur470. Fakat

Balkan Savaşları’nın başlamasının ardından bu bölgeler Osmanlı’nın elinden

çıkmıştır.

466 BOA. BEO. No: 3912.293389.1.

467 BOA. BEO. No: 3912.293389.4-5-6-7. Ulemaya ait imzaların yer aldığı belgelerdir.

468 BOA. BEO. No: 3912.293389.2.

469 BOA. BEO. No: 3912.293389.9.

470 BOA. BEO. No: 4191. 31.42.79.2.1.

128

SONUÇ

Osmanlı’nın son döneminde Balkanlar’daki ulema profilini ele alan bu

çalışmada maddi ve manevi kültür sahasında canlılığını daima korumuş, cami,

medrese, han, hamam ve kervansaraylarla donatılarak Türk-İslam şehri kimliği

kazanmış aynı zamanda medreseler bünyesinde oluşan ilmî hayat doğrultusunda

Osmanlı ile bütünlük içinde olan Üsküp tercih edilmiştir. Gerek ilk dönemden

itibaren kurulan İsa Bey Medresesi, İshak Bey Medresesi gibi yapıların varlığı gerek

Osmanlı ilmiye ricalinden meşhur isimlerin bu bölgede görev yapmış olmaları şehri

ilmi anlamda şenlendirmiştir. Osmanlıların son dönemine gelindiğinde yaşanan

siyasi çalkantıların merkezlerinden birinin de Rumeli olduğu görülmektedir. Nitekim

Üsküp de, ilmî ve kültürel birikmiyle bu bölgede ortaya çıkan hadiselerde öne çıkan

şehirlerden biri haline gelmiştir. Türk, Arnavut, Rum, Ulah ve Sırp gibi birbirinden

farklı ırk ve Müslüman, Hristiyan gibi farklı dine mensup kesimleri barındırması

dolayısıyla şehir, milliyet ve din üzerinden yürütülen tartışmalara, yabancıların

Osmanlı’ya isyanlarına, Müslüman tebaanın Meşrutiyet taleplerinde ayrışmasına,

Arnavutlar tarafından dil, kültür gibi kavramlar üzerinden yürütülen tartışmalar ile

İttihat ve Terakki’nin bölgedeki faaliyetleri gibi birbiriyle bağlantılı olaylara şahit

olmuştur.

Bu bölgede doğup medreselerinde yetişmiş ve burada görev yapmış ulemanın

Osmanlı ilmiye sistemi içerisindeki yerinin dikkate değer olduğu görülmektedir.

Taşra uleması olarak zikredilen kadı, müftü ve müderris efendilerin ailesi ilmiyeden

olmayan isimlerin de İstanbul medreselerinde yükselebildikleri tespit edilmiştir.

Ulemanın eğitim durumu incelendiğinde kâhir ekseriyetinin İstanbul’da eğitim almış

olması dikkat çekicidir. Üsküp medreselerinin bu anlamda yetersiz oluşu, söz edilen

siyasi hadiseler dolayısıyla öğrencilerin merkeze göç etmeleri gibi sebeplerin

yanında İstanbul medreselerinde okumanın kariyerlerinde yükselme imkânı

sağlaması, sadece ilmiyede değil diğer alanlarda da istihdam edilme imkânı gibi

sebeplerin de varlığı ile İstanbul’un eğitim merkezi olduğu görülmektedir.

129

Medrese eğitimi sonrasında icâzetnâme usulü takip edilerek bu isimler mezun

edilmiştir. İcâzetnâme sahibi olan talebe müftülük, kadılık vs. gibi talep ettiği meslek

için ruus imtihanına girmiş ve başarılı olması durumunda kendisine menşur

verilmiştir. Ulema grubu içerisinde çoğunluğun müftü, müderris ve kadılık görevleri

yaptıkları görülmektedir. Bu meslekler arasında geçiş yapan isimlere de rastlanmıştır.

Fakat bunların yanında şeyhülislamlık bünyesi altında yeni açılan kurumlarda görev

yapanlar isimler de bulunmaktadır. Son dönemi kapsayan bir araştırma olması

hasebiyle yeni açılan eğitim kurumları da dikkat çekmektedir. Ulema arasında

medresenin yanında dâru’l-muallimîn, mekteb-i nüvvâb gibi modern eğitim

kurumlarında eğitim almış isimler de yer almaktadır. Bunun yanında müderris

efendilerin medresede müderrislik yaparken bahsedilen modern kurumlarda

muallimlik yaptıklarına dair kayıtlara da rastlanmaktadır. Bu anlamda mektepmedrese

arasında bir bağlantı olduğu söylenebilir. Medreselilerin açılan bu yeni

kurumlara yönelmesi de medreselerin eğitim seviyesinin yeterli olmadığı yönünde

yapılan eleştirilerin haklı bir yönü olduğunu da ortaya çıkarmaktadır. Fakat bu durum

medreselerin tamamen işlevsiz bir konumda olduğunu göstermez. Bilhassa İstanbul

merkez medreselerinde yetişen isimlerin medresede aldıkları eğitim yanında farklı

hocaları takip ederek aldıkları eğitimler ile de kendilerini yetiştirdikleri

anlaşılmaktadır. Ders veren hocaların hepsi de medrese kökenli isimlerdir. Modern

eğitim kurumlarının yanında ders programlarındaki değişiklikler de dikkat

çekmektedir. Klasik İslami eğitim verilen medreselerde ıslah yoluna gidilerek

Medresetü’l-Vâ‘izîn gibi açılan ihtisas medreselerinde ders programına hadis, fıkıh

gibi klasik derslerin yanında coğrafya, dünya tarihi, sağlık gibi yeni dersler eklendiği

görülmektedir.

Araştırma içerisinde ulemanın gelir durumu da incelenmiştir. Ulema maaş

cetvelleri üzerinden siyasi çalkantıların ekonomiye yansıması açıkça görülmektedir.

Öte yandan maaş alamayan, halkın verdikleri ücret ile geçinen, vakıfların desteği ile

maaşını alan, ücret mukabilinde fetva veren ya da fahri olarak müftü ve müderrislik

yapan isimler dikkat çekmektedir. Ayrıca medreselerdeki yoğunluk dolayısıyla üst

dereceye çıkarılamayan ve sadece tevcih verilerek aynı medresede göreve devam

eden isimlere de rastlanmıştır. Maaş durumu ve tevcihlerin verilmesine medreselerin

harap bir halde olduğu ve atanan müderrisin görevine başlayamadığına ya da halkın

130

desteği ile medreselerin tamir edildiğine dair kayıtlarda eklenince Üsküp özelinde

taşra medreselerinin İstanbul’dan farklı olarak işlevlerini büyük ölçüde

kaybettiklerini göstermektedir. Ulema arasında Rumeli medreselerinin harap bir

halde olduğuna dair yapılan şikâyetlerin haklı bir yönü olduğu ortaya çıkmaktadır.

Üsküp’te görev yapan ulemanın dikkat çekici bir özelliği bulunduğunu

vurgulamak gerekir. Farklı coğrafyalardan isimler de bulunmakla birlikte burada

görev yapan kişilerin büyük bir çoğunluğu Rumeli kökenlidir. Bunun sebebi olarak

halkın bölgede konuştuğu Arnavutça, Bulgarca gibi bölgedeki dillere hakim isimlerin

atanmış olması düşünülebilir.

Taşrada yaşanan siyasi olaylarda ulemanın etkin bir role sahip olduğu

görülmektedir. Osmanlı Tarihi içerisinde büyük bir öneme sahip olan Meşrutiyet’in

ilanı gibi bir hadisenin ilk kıvılcımının yakıldığı Rumeli’de halkın

yönlendirilmesinde bu isimlere de rastlanması kayda değerdir. Diğer yandan

Rumeli’de bahsedilen dil farklılıklarının son dönemde milli bir söylem haline

dönüşerek Arnavut ulema arasında bu tartışmalara yer verildiği tespit edilmiştir.

Kısacası, siyasi hadiselerin revaçta olduğu Rumeli’de küçük bir ulema grubu

üzerinden yapılan bu incelemede ulemanın taşra halkı üzerinde ciddi bir etkisi

olduğu, siyasi faaliyetleri yönlendirici kuvvete sahip olduğu ve kuvvetin devlete

sirayet edecek şekilde büyüdüğünü not etmek gerekmektedir. Ulema arasında

Meşrutiyet yanlısı bir tavır sergileyerek İttihat ve Terakki Cemiyeti ile sıkı ilişkiler

içerisinde olan isimler, Arnavutların eğitim ve alfabe talepleri doğrultusunda milli bir

söylem kuran müftü efendiler ya da Osmanlı’dan kopuş döneminde devlete

bağlılıklarını sürdürdüklerine dair telgraflar gönderen müderris efendiler olmak üzere

çeşitli ulema profillerine rastlanmıştır. Bunların yanı sıra bütün bu ulemanın

medreseler ve eğitim-öğretimden ziyade siyaset ile bağlantılı oluşları dikkat

çekicidir.

131

KAYNAKÇA

Arşiv Kaynakları

Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi (BOA): Bâb-ı Âli Evrak Odası

Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi (BOA): Dahiliye Nezâreti Mektubî Kalemi

Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi (BOA): İrade Mabeyn-i Hümâyun

Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi (BOA): İrâde Taltifat

Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi (BOA): Maârif Nezâreti Mektubî Kalemi

Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi (BOA): Maliye Nezâret-i Emlâk-ı Emiriyye

Müdîriyeti

Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi (BOA): Meclis-i Vâlâ

Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi (BOA): Meclis-i Vükelâ Mazbataları

Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi (BOA): Rumeli Müfettişliği Makamât Evrâkı

Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi (BOA): Sadâret Mektubî Kalemi Nezâret ve

Devâ‘ir Evrâkı

Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi (BOA): Teftîşât-ı Rumeli Evrâkı (Rumeli

Müfettişliği) Kosova Evrâkı

Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi (BOA): Teftîşât-ı Rumeli Evrâkı (Rumeli

Müfettişliği) Arzuhaller

Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi (BOA): Yıldız Perakende Evrâk-ı Umûm

Vilâyetler Tahrirâtı

Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi (BOA): Yıldız Sarayı Arşivi Mütenevvî Maruzât

Evrâkı

Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi (BOA): Yıldız Sarayı Arşivi Sadâret Husûsî

Marûzat Evrâkı

Meşihat Arşivi: Ulema Sicill-i Ahvâl Dosyaları

Salnameler

Salnâme-i Vilâyet-i Kosova, Priştine: Kosova Vilâyet Matbaası, 1304/1887.

Salnâme-i Vilâyet-i Kosova, Priştine: Kosova Vilâyet Matbaası, 1314/1887.

Salnâme-i Nezâret-i Maârif-i Umûmiye, İstanbul: Matbaa-i Amire, 1317/1899.

Salnâme-i Nezâret-i Maârif-i Umûmiye, İstanbul: Matbaa-i Amire, 1321/1903.

132

Süreli Yayınlar

Beyânu’l-Hak

Servet-i Fünûn

Sırat-ı Müstakim

Tanin

Tasvîr-i Efkâr

Kronikler

AHMED LÛTFÎ EFENDİ, Vak‘anüvîs Ahmed Lûffî Efendi Tarihi, Tarih Vakfı Yapı

Kredi Yayınları, aktaran: Ahmet Hezarfen, c.1, İstanbul, 1999.

AHMED LÛTFÎ EEENDİ, Vak‘anüvîs Ahmed Lûffî Efendi Tarihi, Tarih Vakfı Yapı

Kredi Yayınları, aktaran: Yücel Demirel, Tamer Erdoğan, 2-3, İstanbul, 1999.

AHMED LÛTFÎ EFENDİ, Vak‘anüvîs Ahmed Lûffî Efendi Tarihi, Tarih Vakfı Yapı

Kredi Yayınları, aktaran: Yücel Demirel, c.6-7-8, İstanbul, 1999.

Anonim Osmanlı Tarihi (1099-1116/1688-1704), haz. Abdülkadir Özcan, Ankara:

Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2000.

ÂŞIKPAŞAZÂDE, Âşıkpaşazâde Tarihi (Osmanlı Tarihi 1285-1502), haz. Necdet

Öztürk, İstanbul: Bilge Kültür Sanat, 2013.

ENVERÎ, Düsturnâme-i Enverî (19-22. Kitaplar), haz. Necdet Öztürk, İstanbul:

Çamlıca Basın Yayın, 2012.

EVLİYA ÇELEBİ bin Derviş Muhammed Zıllî, Evliya Çelebi Seyehatnamesi

Topkapı Sarayı Kütüphanesi Bağdat 304 Numaralı Yazmanın

Transkripsiyonu-Dizini, I. Kitap, haz. Orhan Şaik Gökyay, İstanbul, 1996.

EVLİYA ÇELEBİ Muhammed Zıllî b. Derviş, Evliya Çelebi Seyahatnamesi, haz.

Ahmed Cevdet, c.5, Dersaadet: İkdam Matbaası, 1315.

HADÎDÎ, Tevârih-i Âl-i Osman (1299-1523), haz. Necdet Öztürk, İstanbul: Edebiyat

Fakültesi Basımevi, 1991.

KEMALPAŞAZÂDE, Tevârih-i Âl-i Osman, 10. Defter, haz, Şerafettin Severcan,

Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1996.

KEMALPAŞAZÂDE, Tevârîh-i Âl-i Osman, VII. Defter, haz. Şerafettin Turan,

Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1957.

ORUÇ BEĞ, Tevârih-i Âl-i Osman, haz. Necdet Öztürk, İstanbul: Çamlıca Basım

Yayınevi, 2007.

SOLAKZÂDE, Mehmet Hemdem Çelebi, Solakzâde Tarihi, haz. Vahid Çabuk, c.1,

Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 1989.

TAŞKÖPRÜLÜZÂDE, eş-Şakâiku’n-Nu‘maniyye fî ulemâi’d-devleti’l Osmâniye,

neş. Ahmed Subhi Furat, İstanbul: Edebiyat Fakültesi Basımevi, 1985.

133

Kitap ve Makaleler

ADANIR, Fikret, Makedonya Sorunu Oluşumu ve 1908’e Kadar Gelişimi, çev. İhsan

Catay, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1996.

AHBAB, Yakup, Üsküp Sancağı’nın İdari ve Sosyo-Ekonomik Yapısı 1876-1911,

İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora

Tezi, İstanbul, 2015.

AKŞİN, Sina, Jön Türkler ve İttihat ve Terakki, İmge Kitabevi, 3.bs., İstanbul, 2001.

AKŞİN, Sina, Şeriatçı Bir Ayaklanma 31 Mart Olayı, 3.bs., Ankara: İmge Kitabevi,

1994.

ALBAYRAK, Sadık, Son Devir Osmanlı Uleması (İlmiye Ricalinin Teracim-i

Ahvali), c.2, İstanbul: Medrese Yayınları, 1980.

ALBAYRAK, Sadık, Son Devrin İslam Akademisi Dâru’l-Hikmeti’l İslamiye, İz

Yayıncılık, İstanbul, 1998.

ALKAN, Necmettin, “1908 Jön Türk İhtilali’nde Firzovik Toplnatısının Önemi”,

Toplumsal Tarih, sy.177, İstanbul, 2008, s.44-50.

ALPAN, Necip, Arnavut Alfabesi Nasıl Doğdu, Ankara: Ulucan Matbaası, 1979.

ALTUNTAŞ, Zeynep, “İlmiye ve Ulemâ Üzerine Literatür Değerlendirmesi”,

Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, C. 10, sy. 19-20, 2012, s. 483-517.

ARUÇİ, Muhammet, “Üsküp’te Meddah Medresesi”, Balkanlar’da İslam Medeniyeti

Milletlerarası Sempozyumu Tebliğleri (Sofya/2000), İstanbul: IRCICA, 2002.

ARUÇİ, Muhammet; MEHDİU Feti, “Voka, Receb”, DİA, c.43, İstanbul: TDV

Yayınları, 2013, s.122-123.

ASIM, Salih, Üsküp Tarihi ve Civarı, (sad. Süleyman Baki), İstanbul: Rumeli

Türkleri Vakfı, 2004.

ATAY, Hüseyin, Osmanlılarda Yüksek Din Eğitimi, İstanbul: Dergâh Yayınları,

1983.

AYVERDİ, Ekrem Hakkı, Avrupa’da Osmanlı Mimari Eserleri (Yugoslavya), c. III,

3. Kitap haz. Aydın Yüksel, Gürbüz Ertürk, İbrahim Numan, İstanbul:

İstanbul Fethi Derneği, 1981.

BALTACI, Cahit, XV-XVI. Asırlar Osmanlı Medreseleri, c.1, İstanbul: Marmara

Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 2005.

BARKAN, Ömer Lütfi, Kolonizatör Türk Dervişleri ve Süleymaniye Camii ve

İmareti Muhasebesi (1585-1586), haz. Coşkun Çakır, Ankara: Vakıflar Genel

Müdürlüğü Yayınları, 2013.

BARTL, Peter, Milli Bağımsızlık Hareketleri Esnasında Arnavutluk Müslümanları

(1878-1912), çev. Ali Taner, İstanbul: Bedir Yayınevi, 1998.

BEİN, Amit, Osmanlı Uleması ve Türkiye Cumhuriyeti Değişimin Failleri ve

Geleneğin Muhafılzarı, çev. Bülent Üçpınar, Kitap Yayınevi, İstanbul 2013.

134

BEKTAŞ, Erhan, Ulema in the Late Ottoman Empire (1880-1922) The Formation of

Professional Ulema Identity, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Boğaziçi

Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü, İstanbul 2019.

BERKES, Niyazi, Türkiye’de Çağdaşlaşma, haz. Ahmet Kuyaş, 29.bs., İstanbul:

Yapı Kredi Yayınları, 2019.

BEYAZIT, Yasemin, Osmanlı İlmiye Mesleğinde İstihdam (XVI. Yüzyıl), Ankara:

Türk Tarih Kurumu, 2014.

BLUMI, İsa, “Teaching Loyalty in the Late Ottoman Balkans: Educational Reform

in the Vilayets of Manastir and Yanya, 1878-1912”, Comparative, Studies of

Sputh Asia, Africa and the Middle East, 21/1-2 (2001).

BURSALI MEHMET TAHİR EFENDİ, Osmanlı Müellifleri 1299-1915, haz. Ali

Fikri Yavuz, İsmail Özen, c.1, İstanbul: Meral Yayınları, 1925.

CHAMBERS, Richard L., “Bir Ondokuzuncu Yüzyıl Âlimi Ahmed Cevdet Paşa’nın

Eğitimi” çev. Esen Başara, Türkiye Günlüğü, Eylül-Ekim 1997.

CHAMBERS, Richard, “Osmanlı Uleması ve Tanzimat”, Çerçeve, MÜSİAD, çev.

Şaban Bıyıklı, Mayıs-Temmuz 1995, yıl 4, sy. 14, s. 68-73.

CİHAN, Ahmet, Reform Çağında Osmanlı İlmiye Sınıfı, Birey Yayıncılık, İstanbul,

2004.

CLAYER, Nathalie, Arnavut Milliyetçiliğinin Kökenleri Avrupa’da Çoğunluğu

Müslüman Bir Ulusun Doğuşu, çev. Ali Berktay, İstanbul: İstanbul Bilgi

Üniversitesi Yayınları, 2013.

ÇELİK, Bilgin, İttihatçılar ve Arnavutlar II. Meşrutiyet Döneminde Arnavut

Ulusçuluğu ve Arnavutluk Sorunu, İstanbul: Büke Kitapları, 2004.

EMECEN, Feridun; PELİDİJA, Enes, “Îsâ Bey”, DİA, c.22, İstanbul: TDV

Yayınları, 2000, s.475-476.

ERBAY, Halil İbrahim, Teaching and Learning in the Madrasas of İstanbul During

The Late Ottoman Period, Yayınlanmamış Doktora Tezi, London: University

of London School of Oriental and African Studies, 2009.

ERKAN Mustafa, “Dürretü’t Tâc”, DİA, c.10, İstanbul: TDV Yayınları, 1994, s.33-

34.

FRASHERI, Kristo, The History of Albania (A Brief Survey), Tirana, 1964.

FURAT, Ahmed Suphi “Üsküp Medresesinde Hocalık Yapmış Osmanlı Alimler”,

GDAAD, sy. 12, (1982-1998), İstanbul, 1998.

GÖKBİLGİN, M. Tayyip, “Kanuni Sultan Süleyman Devri Başlarında Rumeli

Eyaleti, Livaları, Şehir ve Kasabaları”, Belleten, c. XX, sy.78, 1956.

GÖKBİLGİN, M.Tayyip, Rumeli’de Yürükler, Tatarlar ve Evlâd-ı Fâtihan, İstanbul:

İşaret Yayınları, 2008.

HACISALİHOĞLU, Mehmet, Jön Türkler ve Makedonya Sorunu (1890-1918), çev.

İhsan Catay, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2008.

135

HALAÇOĞLU, Yusuf, “Ekonomik ve Demografik Bakımdan Balkanlarda Bazı

Osmanlı Şehirleri”, Belleten, c. LIII, s. 207-208, Ankara, 1989.

HEYD, Uriel, “III. Selim ve II. Mahmud Dönemlerinde Batılılaşma ve Osmanlı

Uleması”, Dergâh Dergisi, 1996-97, çev. Sami Erdem, c. 7, sy. 80, s. 18-20;

c. 7, sy. 81, s. 15-16; c. 7, sy. 82, s. 17-19; c. 7, sy. 83, s. 17-19.

HIZLI, Mefail, “Kuzey Makedonya’daki Osmanlı Medreseleri ve Üsküp”, Balkanlar

ve İslâm -Balkanlarda İslâm Dini ve Kültürel Hayat-, c.2, İstanbul: Ensar

Yayınları, 2020, s.253-268.

HIZLI, Mefail, Mahkeme Sicillerine Göre Osmanlı Klasik Döneminde İlköğretim ve

Bursa Sıbyan Mektepleri, Bursa: Uludağ Üniversitesi Basımevi, 1999.

HOCA, Nazif, “Üsküp”, İslam Ansiklopedisi, c.13, Eskişehir: Milli Eğitim Bakanlığı,

2001, s.122-127.

ILIKAN, Faruk, “Debre Kongresi”, Simurg, Yıl: 1, sy. 1, Ekim 1999, 240-249.

ITZKOWITZ, Norman, “18. Yüzyıl Osmanlı Gerçekleri”, Osmanlı Dünyasında

Kimlik ve Kimlik Oluşumu Norman Itzkowıtz Armağanı, İstanbul: İstanbul

Bilgi Üniversitesi Yayınları, der. Baki Tezcan-Karl K. Barbır, çev. Zeynep

Nevin Yelçe, İstanbul 2012, s. XXIX-XLVI.

İNALCIK Halil, “Devletten Devlet-i Âl-i Osman’a”, İslam Tarihi ve Medeniyeti:

Osmanlılar 1 (Siyasî Tarih), c.12, İstanbul: Siyer Yayınları, 2018.

İNALCIK, Halil, “Rumeli”, DİA, c. 35, İstanbul: TDV Yayınları, 2008, 232-235.

İNALCIK, Halil, Devlet-i Aliyye, Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar IV,

Âyânlar, Tanzimat, Meşrutiyet, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul,

2015.

İNBAŞI, Mehmet, “Balkanlarda Osmanlı Hâkimiyeti ve İskân Siyaseti”, Türkler, c.9,

Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 2002, S.154-64.

İNBAŞI, Mehmet-KUL, Eyüp, Balkanlarda Bir Türk Şehri Üsküp (Fethinden XVIII.

Yüzyıla Kadar Sosyal ve Ekonomik Tarihi), Ankara: Türk Tarih Kurumu,

2018.

İPŞİRLİ Mehmet, “II. Mahmud Döneminde Ulema ve Vakıflar, “II. Mahmud

Yeniden Yapılanma Sürecinde İstanbul”, İstanbul, 2010.

İPŞİRLİ, Mehmet, “İlmiye”, DİA, c.22, İstanbul: TDV Yayınları, s.141-145.

İŞLET SÖNMEZ, Banu, II. Meşrutiyette Arnavut Muhalefeti, Yapı Kredi Yayınları,

İstanbul, 2007.

KANSU, Aykut, 1908 Jön Türk Devrimi, çev. Ayda Erbal, 1.bs., İstanbul: İletişim

Yayınları, 1995.

KARA, İsmail, Şeyh Efendinin Rüyasındaki Türkiye, İstanbul: Dergâh Yayınları,

2014.

KARAİSMAİLOĞLU, Adnan, “Altıparmak Mehmed Efendi”, DİA, c. 2, İstanbul:

TDV Yayınları, 1989, s.592.

136

KARAL, Enver Ziya, Osmanlı Tarihi, c.8, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi,

1983.

KARAL, Enver Ziya, Osmanlı Tarihi, c.9, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi,

1996.

KAYA, Bayram Ali, “Veysî”, DİA, c.43, İstanbul: TDV Yayınları, 2013, s.76-77.

KÜLÇE, Süleyman, Firzovik Toplantısı ve Meşrutiyet, Kitabevi Yayınları, İstanbul

2013.

KÜTÜKOĞLU, Mübahat S., “1869’da Faal İstanbul Medreseleri”, Tarih Enstitüsü

Dergisi, İstanbul: Edebiyat Fakültesi Matbaası 1977-1978, sy.7-8. s.276-392.

LEWIS, Bernard, Modern Türkiye’nin Doğuşu, çev. Boğaç Babür Tuna, 7.bs.,

Ankara: Arkadaş Yayınevi, 2014.

MARDİN, Ebu Ula, Huzur Dersleri, İstanbul: İsmail Akgün Matbaası, 1951.

MEHMED SÜREYYA, Sicill-i Osmanî (Osmanlı Ünlüleri), haz. Nuri Akbayar, (sad.

Seyit Ali Kahraman), c.5, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1996

OLGUN, Said, Arnavut Milliyetçiliğinin Gelişiminde Mektepler (1878-1912),

Ankara: Gece Kitaplığı, 2016.

ORTAYLI, İlber, “Kadı”, DİA, c.24, İstanbul: TDV Yayınları, 2001, 69-73.

OSTROGORSKY, Georg, Bizans Devleti Tarihi, (çev. Fikret Işıltan), Ankara: Türk

Tarih Kurumu, 1995.

ÖLMEZ, Adem, “II. Meşrutiyet Devrinde Osmanlı Medreselerinde Reform Çabaları

ve Merkezileşme” Vakıflar Dergisi, sy.41, Haziran 2014, s.128-140.

ÖZEN, Şükrü, “Pîr Mehmed Üskübî”, DİA, c.34, İstanbul: TDV Yayınları, 2007,

s.276-277.

ÖZKUL, Osman, Gelenek ve Modernite Arasında Ulema, İstanbul: Biharf Yayınları,

2005.

ÖZTÜRK, Cemil, “Rüşdiye”, DİA, c.35, İstanbul: TDV Yayınları, 2008, 300-303.

PARMAKSIZOĞLU, İsmet, “Üsküplü İshak Çelebi ve Selimnâmesi”, Tarih Dergisi,

sy.5-6 (1951-52), s.123-134.

POPOVIC, Alexandre, “Üsküb” Encyclopedia of Islam (New Edition), c.X, Leiden

Brill 2000, s.922-923.

RECEB CUDÎ, “Kosova’da Vâki’ Firzovik Cem’iyeti Yahud Ahâli-yi İslâmiye’nin

Hissiyâtı Şer’iyatperveranesi”, Beyânu’l-Hâk, sy. 26, s. 609-611.

RECEB CUDÎ, “Kosova’da Vâki‘ Firzovik Cem’iyeti Yahud Ahâli-yi İslâmiye’nin

Hissiyâtı Şer’iyatperveranesi”, Beyânu’l-Hâk, sy. 28, s. 659-660.

SAKAOĞLU, Necdet, Osmanlı Tarihi Sözlüğü, İstanbul: Alfa Basım Yayın Dağıtım,

2017.

SAMİ, Şemseddin, Kâmusü’l-A‘lâm, c. 2., İstanbul: Mihran Matbaası, 1306 (1889).

SHAW, Stanford J.- SHAW, Ezel Kural, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye,

çev.Mehmet Harmancı, c.2, 4.bs., İstanbul: e Yayınları, 2017.

137

SKENDI, Stauro, The Albanian National Awakening (1878-1912), New Jersey:

Princeton University Press, 1967.

SOMEL, Selçuk Akşin, Osmanlı’da Eğitimin Modernleşmesi (1839-1908),

İslamlaşma, Otokrasi ve Disiplin, çev. Osman Yener, 3.bs., İstanbul: İletişim

Yayınları, 2019.

ŞEKER, Fatih M., Modernleşme Devrinde İlmiye Cevdet Paşa-İbnülemin Örneği,

İstanbul: Dergâh Yayınları, 2015.

ŞEYH Alizade Hoca Muhyiddin Efendi, Medreselerin Islahı, yy., İstanbul 1314.

TAŞCAN, Arzu, “Bulgaristan’ın Bağımsızlık Sürecinde Kilisenin Fonksiyonel Rolü”

(Yayınlanmamış Doktora Tezi), İzmir: Dokuz Eylül Üniversitesi SBE, 2011.

TRIX, Frances, “The Stambol Alphabet of Shemseddin Sami Bey: Precursor to

Turkish Script Reform”, Int. J. Middle East Studies, 31 (1999), Printed in the

United States of America, s.255-272.

TUNAYA, Tarık Zafer, Türkiye’de Siyasal Gelişmeler (1876-1938) Kanun-ı Esasi ve

Meşrutiyet Dönemi, 1.bs., İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları,

2001.

UZUNÇARŞILI, İsmail Hakkı, Osmanlı Devleti’nin İlmiye Teşkilatı, 3.bs., Ankara:

Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1988.

UZUNÇARŞILI, İsmail Hakkı, Osmanlı Tarihi, c.1, 4.bs., Ankara: Türk Tarih

Kurumu Basımevi, 1982.

ÜNLÜ, Mucize, Kosova Vilayeti (1876-1912), Gece Kitaplığı, Ankara, 2014

YAKUT, Esra, Şeyhülislamlık Yenileşme Döneminde Devlet ve Din, 4.bs., İstanbul:

Kitap Yayınevi, 2014.

YAKUT, Kemal, “Arnavutluk Bağımsızlık Hareketinde Alfabe ve Eğitim

Tartışmaları”, Balkanlarda İslam Medeniyeti II. Milletlerarası Sempozyumu

Tebliğleri, Tiran, Arnavutluk, 4-7 Aralık 2003, s.29-53.

YURDAKUL, İlhami, “Mekteb-i Nüvvâb”, DİA, Ek c.2, İstanbul: TDV Yayınları,

2016, 242-243.

YURDAKUL, İlhami, Osmanlı Merkez İlmiye Teşkilatında Reform (1826-1876),

2.bs., İstanbul: İletişim Yayınları, 2017.

ZENGİN, Zeki Salih, II. Abdülhamit Dönemi Örgün Eğitim Kurumlarında Din

Eğitim ve Öğretimi 1876-1908, Adana: Baki Kitabevi, 2003.

ZENGİN, Zeki Salih, II. Meşrutiyette Medreseler ve Din Eğitimi, Ankara: Akçağ

Yayınları, 2002.

ZERDECİ, Hümeyra, Osmanlı Ulema Biyografilerinin Arşiv Kaynakları, Ankara:

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2008.

ZİLFİ, Madeline C., “Dindarlık Sonrası Osmanlı Uleması Klasik Dönem Sonrası

1600-1800” çev. Mehmet Faruk Özçınar, Ankara: Birleşik Yayınları, 2008.

138

EKLER

EK 1: Receb Efendi’nin Arap harfleriyle hazırladığı Arnavutça alfabe471

EK 2: Receb Efendi’nin Mendime adlı eserinin ilk sayfası472

471 Aruçi, Mehdiu, a.g.m., c.43, s.123.

472 Aruçi, Mehdiu, a.g.m., c.43, s.123.

139

Ek 3: Receb Rüşdü Efendi’ye ait tercüme-i hâl

140

SUAL ECVİBE

Es’ile Ecvibe

Sâhib-i tercemenin isim ve

mahlas veyâ kendisiyle pederi

ismi ve pederi me’mûriyetden

ise me’mûriyet ve rütbesi ile

berâber ma‘rûf zevâtdan ise

kangı sülâleye nisbet ve şöhreti

İsmim Receb, mahlasım Rüşdü, pederim ismi

Osman, san‘atı ticaret idi.

Târîh ve mahall-i vilâdeti Bin iki yüz elli sene-i hicriyyesi Receb-i Şerîfin

gurresinde Kalkandelen kasabasında tevellüd

etmişim.

Mekâtib-i ibtidâiye ve

resmiyyede ya mu‘allim-i

mahsûsdan nasıl ilm ve fenleri

lâyıkıyla veyâ muhtasarca kırâat

ve ta‘allüm eylemişdir ve kangı

lisânlarda kitâbet ve yâhûd

yalnız tekellüm eder bir eser ve

te’lîfi de var ise neye

müte‘allıkdır ve ruhsat-ı resmiye

ile intişâr etmiş midir ve mekteb

şehâdetnâmesi ve bir

me’mûriyete intihâbnâmesi var

mıdır.

Kasaba-i mezkûrenin Tekye mahallesinde vâkî

mekteb-i ibtidâiyyede Kur’ân-ı Kerîm, tecvîd,

ilmihâl ta‘allüm olundukdan sonra mukaddemât-ı

‘ulûmdan sarf ve nahv ta‘allüm olunub ba’dehu liecli’t-

tahsîl bin iki yüz yetmiş iki senesinde der-bârı-

şevket-karâr kılıp Sultân Fâtih Câmi‘-i Şerîfinde

Nahv, Mantık, Me‘ânî, ‘İlm-i Kelâm, Hikmet, Fıkıh,

Usûl-ı Fıkıh, Hadîs-i Şerîf kırâat ve ta‘allüm olunub

icâzetnâme alındıkdan sonra bâ-irâde-i seniyye

küşâd olunan dersiyye imtihânına bi’d-duhûl

şehâdetnâme alarak bi iki yüz seksen altı senesinde

ber-vech-i usûl câmi‘-i şerîf mezkûre tedrîs ve

ta‘lîm-i fünûna mübâşeret olunub bi-inâyetihi te‘âlâ

tekmîl-i nesh ile bin üç yüz dört senesinde icâzet

vermeğe muvaffak olmuşum ve yalnız Türkî ve

Arabî tekellüm ve kitâbete muktedirim.

Hıdmet-i devlete muvazzaf veya

mülâzim olarak kaç yaşında ve

nerede dâhil ve bi’t-terakkî ne

kadar ma‘âş veyâ harcırâh ve

ücret ve ‘âidât-ı sâireye nâil

olub refte refte nasıl

me’mûriyetlerde bulunmuş ve

ne rütbe ve nişânlar ihsân

buyrulmuşdur ve

mu‘ayyenâtının dâimî ve

muvakkat zamâyim ve

tenzîlâtıyla infisâl ve müddet-i

ma‘zûliyetde ma‘âşa nâiliyet ve

tekrâr mensûbiyeti vâki‘ olmuş

mudur ve ba‘zı zevât-ı kirâm

kitâbet ve ma‘iyyeti gibi husûsî

işlerde bulunmuş ise keyfiyeti

ve bu vukû‘atın mümkün olduğu

kadar şuhûr ve eyyâmı tasrîh ile

târîhleri gösterilmelidir ve

Bin iki yüz yetmiş yedi senesinde küşâd olunan

mülâzemet imtihânına bi’d-duhûl mülâzemet

almağa muvaffak olduğum gibi bin iki yüz seksen

beş senesinde İslambol ruûs-ı hümâyunu ve bin iki

yüz doksan beş senesinde huzûr-ı saadet-nüşûr-ı

hazret-i hilâfet-penâhî ders-i şerîfi muhâtablığı bin

üç yüz sekiz senesinde meclis-i mesâlih-i talebe

azalığıyla bekâm buyrulmuş, bin iki yüz seksen altı

senesinden i‘tibâren otuz altı yaşında olduğum hâlde

bidâyeten elli guruş dersiyye ma‘âşına ve cihet-i

mezkûreden refte refte altı yüz yirmi guruşa

muvaffak olduğum gibi el-ân yüz yetmiş guruşla

meclis-i mezkûra müdâvimim.

Bin iki yüz doksan dört senesinde yüz guruş vazîfe-i

yevmiye iki çift fodula ile Fâtih Türbe-i Şerîfinde

Buhârî-i Şerîf kırâati bâ-berat-ı âlîşân ‘uhde-i

dâ‘iyâneme tevcîh olunmuşdur.

Bin üç yüz iki senesi iki yüz elli guruşa vazîfe ile

Hazreti- Hâlid radıya’llâhu ‘anhu rabbüne’l-vâhid

hazretlerinin türbe-i şerîfinde Şifâ-i Şerîf kırâati

141

ecnebî nişânını hâmil ise ne

sebeb ve vesîle ile kangı târîh ve

me’mûriyetde aldığı dahî beyan

olunmalıdır.

kezâlik bâ-berât-ı ‘âlîşân ‘uhde-i dâ‘iyâneme

müveccehdir.

Bin üç yüz on senesi Bâb-ı Fetvâ-yı Penâhî’de

kırâat olunan Buhârî-i Şerîf’e iki yüz guruş ile bâemr-

i meşihat-penâhîye ta’yîn olunmuşumdur. Bin

üç yüz on senesi Ramazân-ı Şerîfinin beşinci günü

bâ-irâde-i seniyye-i hazret-i hilâfet-pehânîye nâil

olduğum ma‘âşat ve cihât-ı mezkûrelerim ‘uhdemde

kalmak üzere muhricden Kuds-i Şerîf pâyesi ‘uhde-i

dâ‘iyâneme tevcîh ve ihsân buyrulmuşdur.

Bin üç yüz üç senesi huzûr-ı lâmiu’n-nüşûr-i hazreti

şehinşâhîlere kırâat olunan ders-i şerîfde dördüncü

rütbeden ‘Osmânî ve Mecîdî nişânlarıyla taltîf

olunmuşumdur. Ve hîçbir kimsenin husûsî işinde

bulunmadığım gibi ecnebî nişânına nâil değilim ve

lehü’l-hamd hîçbir muhâkemede mahkûm

olmadığım gibi taht-ı muhâkemeye de alınmamışdır.

İnfisâlinin esbâb-ı hakîkiyesi

nedir şikâyetle münfasıl olub

taht-ı muhâkemeye alınmış ise

töhmet ve berâetden ne hükme

netîce vermişdir ve cezâ görmüş

müdür ve bulunduğu

hıdemâtdan ve teberriesi lâzım

sâir husûsâtdan berâat

zimmetine dâir şâyân-ı i‘timâd

evrâkı var mıdır vukû‘ât-ı

mezkûrenin muahharan tashîhi

istid‘âsına ve isti‘lâmlarla izâ‘ai

vakte ve sâhiblerinin dahi

intizârlarına mahal kalmamak

içün kemâl-i dikkat ve ihtimâm

ile mümkün ise kendi hatt-ı

destiyle yazılması ve ruûs ve

fermân-ı hümâyûnlar ile berâat-ı

‘âliye ve mekteb

şehâdetnâmeleri ve intihâb ve

icâzetnâme ve berâatnâme

vesâir evrâk-ı mevsûka ve

müteferri‘a suver-i

musaddakasının veyâhûd i‘âde

kılınmak üzre asıllarının işbu

varakaya rabtı lâzım gelir.

Hîçbir vecihle infisâlim vukû‘ bulmadığı gibi bâlâda

beyân olunan bâ-imtihân dersiyye şehâdetnâmesiyle

istihsâl olunan icâzetnâme ve iki kıt‘a cihet berât-ı

alîşân ve nişân-ı ‘Osmânî ve berâat-ı ‘âlîşân ve

Kuds-i Şerîf pâyesinin ferman-ı ‘âlîsi ki, min

haysü’l-mecmû‘ altı kıt‘adan ‘ibâret olan evrâk-ı

mu‘tebere ile bir kıt‘a tezkire-i ‘Osmânim yedimde

mevcuddur.

15 Temmuz 1309

Fâtih dersi‘âm muharrirlerinden ve Meclis-i

Mesâlih-i Talebe a‘zâsı Kalkandelenli (Receb

Rüşdü Efendi)

142

Ek 4: İsmail Hakkı Efendi’ye ait icâzetnâme sureti

143

144

İsmail Hakkı Efendi’ye ait icâzetnâme sureti (özet)

İlk kısım dua, ayet ve hadislerden oluşmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm hıfzı için babası,

şeyhi ve üstadı es-Seyyid el-Hac Hafız Muhammed Ali el-Vasfi’den eğitim almştır.

Ulûm-i ‘Arabiyyeyi Şeyh Muhammed Hezargradî (köylerinde bir müderris

efendi)’den, belde-i Cuma el-‘Atîk’e gidip orada Emsile-Bina, Maksûd, ‘Avamil,

İzhâr, Izzî, Şerh-i Mevlana el-Camî ‘ale’l-Kâfiye’yi Şeyh Hafız Osman Cumâvî’den

okumuştur. Sonra İstanbul’a gitmiş, Şeyh Muhammed Salim’den Tedkîkât, Tahrîr,

Te’vîl, Cerh ve Ta’dîl Yöntemleri ile Celâleddîn Devvânî’nin Şerhu’l-‘Akâid’e

yaptığı şerhi okumuştur. Bir dönem Arapça metinlerle meşgul olmuştur. Tefsir,

hadis, aklî ve naklî ilimlerden “icâze-i mübareke” almıştır.

Hz. Peygamber’e kadar erişen hoca silsilesi:

Şeyh Seyyid Kerim Elbasânî - Şeyh Muhammed Salim b. Abdullah b. Edhem -

Numan b. Sabit b. Muhammed el-Kalkandelenvî - Muhammed b. Abdullah

Babakalavî (meşhur ismi Cezayirli Hoca) - Sultanu’l-Ulemâi’l-Mütebahhirîn

Abdurrahim bin Abdullah Tırnavî (Müftîzade olarak bilinmekte) - Muhammed b.

İbrahim Karahisarî (Bülbül Efendi diye tanınmakta) - Ebu Salih Hüseyin el-Kayserî -

Fahru Hurumi’r-Rûm Şeyh Ebu Said Muhammed el-Hamidî - Babası Şeyh Mustafa -

Zamanın allamesi Muhammed Tarsûsî - Babası Ahmed Tarsûsî - Ahmed b. Haydar

el-Kürdî - Muhammed Şervin - Ahmed b. Müncel - Mahmud Şirâzî - Allame

Devvânî - Muhyiddin Şeknârî - Şerîf Cürcânî- Şeyh Ebu Saîd Muhammed - Ahmed

el-Kazâbâdî- Muhammed Tefsîrî - Ali el-Gürânî - Abdi Harîrî - Ahmed Müncil -

Mübarek Şah - Kutbuddin Râzî - Fahreddin Râzî - Huccetü’l-İslam Gazali -

İmamu’l-Haremeyn Cüveynî - Ebu Tayyib b. Muhammed b. Süleyman Sağlukî -

İbrahim Mervezî - Ebu’l-Abbas Ahmed - Ebu’l-Kasım Osman - Ebu İbrahim İsmail -

Ebu Abdullah Muhammed b. İdris eş-Şafiî - Muhammed b. Hüseyin Şeybânî -

İmâmü’l-eimme Sirâcü’l-mille ve’d-dîn ve’l-ümme Ebu Hanife - Hımâd - İbrahim -

Alkame - Ebi Abdirrahman b. Esved b. Zeyd - Ebu Abdurrahman Abdullah b. Habîb

- Elvân - Abdillah b. Mesud (radıya’llâhü ‘anhüm ecma‘în) - Ali b. Ebî Talib

(radıya’llâhü ‘anhü) - Rasulu’llâh (salla’llâhu ‘aleyhi ve sellem).

Hoca silsilesinde kısaca geçen isimler bu şekildedir. İcâzetnâmede isimler

nisbeleriyle ve onlara yapılan dualar ile uzun uzadıya zikredilmektedir.

145

EK 5: Mehmed Es‘ad Efendi’nin ilm-i feraiz üzerine aldığı tekli/özel icâzetnâme

örneği ve taşra rüşdiyesinden aldığı şehâdetnâmesi

146

EK 6: İsmail Hakkı Efendi’ye ait maaş cetveli

147

EK 7: Devlet-i Aliyye-i Osmaniye Tezkiresi örneği

İsim ve

Şöhreti

Pederinin

ismiyle

mahall-i

ikâmeti

Validesinin

ismiyle

mahall-i

ikâmeti

Târîh ve

mahall-i

vilâdeti

Milleti San‘at ve

Sıfat ve

İntihâb

Salâhiyeti

Müteehhil ve

zevcesi

müte‘addid

olup olmadığı

Derecât ve

sınıf-ı

‘askeriyyesi

Mehmed

Efendi

Müteveffâ

Mustafa

Müteveffiye

Ümmü Gülsüm

Cum‘a

Mahallesi 1279

İslam Müderris Zevcesi vardır İhrâc

Sicill-i Nüfusa Kayd Olunan Mahalle Eşkâli

Vilâyeti Kazâsı

Mahalle ve

Karyesi

Sokağı

Mesken

Numarası

Nev‘-i

Mesken

Boy Göz Sîmâ

‘Alâmet-i

Fârika-i Sâbite

Kosova

Vilâyeti

İştib

Kazâsı

Cum‘a

Mahallesi

Hane 43/1 Orta Elâ Beyaz Tam

148

EK: 8: Mehmed Arif Efendi’ye verilen tecvih örneği

149

EK 9: İsmail Hakkı Efendi’ye ait İstanbul, taşra ruusu örnekleri

150

EK 10: Ahmed Nazif Efendi’ye verilmiş berat örneği

151

EK 11: Mehmed Vehbi Efendi’ye ait Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye Tezkiresi ve

Medresetü’l-Vâ‘izîn’de almış olduğu dersler

152

EK 12: Mehmed Rüşdü Efendi’nin nâib olarak atama kayıtları

153

EK 13: Mekteb-i Nüvvâb son sınıf talebesi Ömer Atıf Efendi’nin imtihanda başarılı

olduğuna dair

154

EK 14: Üsküp müftü ve ulemasının padişahının doğum günü vesilesiyle gönderdiği

telgraf (Müftü Fehmi Efendi, ulemadan Adem Sırrı Efendi ve Abdülbaki Efendilerin

imzaları yer almaktadır.)

155

EK 15: Üsküp Müftüsü Hasan Fehmi Efendi’ye gönderilen tevcihat

156

EK 16: Üsküp Müftüsü Ali Efendi için ev inşası ve evin krokisi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder