SELÇUKLU EKONOMİSİ


Ekonomik Faaliyetler

Ticaret


Anadolu'nun görkemli antik şehirleri, önce Pers, arkasından Arap İstilâları, bunlar yetmezmiş gibi Bizans'ın katı merkeziyetçi tutumunun sebep olduğu ve müdahale ettikçe daha da derinleştirdiği toplumsal buhranlar yüzünden ıssızlaştı ve savunma ağırlıklı "kale şehir"lere dönüştü. 10. yüzyıldan itibaren şehir hayatında görülen canlanma da Balkanlarla sınırlı kaldı. 11. yüzyılın ikinci yarısında başlayan Türkmen akınları ve ardından gelen Haçlı Seferleri ise bu içe kapanma ve daralmadan çıkışı sadece geciktirdi.

Benzer yanları olmakla birlikte mahiyeti ve sonuçları itibarıyla Türkmen akınlarını yine de diğerlerinden ayrı değerlendirmek gerekiyor. Her şeyden önce bu akınlar, il tutacakları yerlerde yapılacak her türlü tahribatın sonuçta kendi çıkarlarına zarar vereceğini çok iyi bilen, bu yüzden de bir direnme ile karşılaşmadıkça yağma yapmamayı adet edinmiş sıradan göçebelerin, il tutmak amacıyla göç öncesi yaptığı bir teftiş harekâtıydı. Dolayısıyla ilk Türkmen akınları, geçici ve tahrip edici Pers, Arap ve Haçlı seferleriyle aynı kefeye konmamalıdır. Kısa süreli bir kargaşa ve buhrana sebep olan bu akınlar fiziki yapılardan çok iktidar yapılarını tahrip etti. Merkeziyetçi zihniyetin yerini alan ademi merkeziyetçi göçebe zihniyet, kabilevi siyasi birlik'in dönüşüm geçirmeye başladığı 1175'e kadar hüküm sürdü ve etkileri 13. yüzyıldan itibaren görülecek olan değişimlere uygun bir zemin oluşturdu.

Kesin deliller olmamakla birlikte, uzun süren göçler sebebiyle fakir düşmüş ve hayatını devam ettirebilmek için haydutluk yapmak zorunda kalan bazı Türkmen ailelerin, ilk akınların sebep olduğu kargaşa ortamından da istifade ederek yaptığı baskınlar ticareti sekteye uğratmış olabilir. Fakat kökünü tamamen kazıyamasalar da yerel Beglerin, hâkim oldukları bölgelerde çıkarlarını zedeleyen bu tür çete faaliyetlerine bir süre sonra engel oldukları tahmin ediliyor. Çünkü yerleşiklerin İlk Türkmen akınlarına yönelik şikayetleri arasında, ticari faaliyetleri de sekteye uğrattıklarına dair yaygın bir şikayetin olmaması bu tahmini güçlendiriyor. Geçim biçimi hayvancılığa dayanan Türkmenler, üretemedikleri ürünlerin bir kısmını ayni ya da nakdi olarak yerleşiklerden satın aldıkları için, onlarla olan ticari ilişkilerine özel önem veriyorlardı. Dolayısıyla barış dönemlerinde yerleşiklere yaklaşarak ortak bir hayat oluşturuyorlardı. 12. yüzyılın ortalarına gelindiğinde Beyşehir Gölü (Lake Pousgousse) civarındaki yerleşik ahali ile "Konya Türkleri" arasında ticari ilişki "aile ve din bağlarından daha kuvvetli" bir hâl almıştı. İkinci Haçlı Seferi'ne katılanlar ise Türkmenlerle Grek köylüsü arasında kurulan alış-veriş ilişkisi karşısında şaşkınlıklarını gizleyememişlerdi. Bu manzaraya belli bir bölgede değil, Yarımada'nın her yerinde rastlamak mümkündü. Nitekim gayrimüslim ahalinin bu ilişkisine engel olamayan Bizans imparatoru hıncını, Ermeni ve Süryani tüccarların İstanbul'daki (Konstantinopolis) kiliselerini yıktırarak (1094-5) almıştı.

Bizans'ın müdahaleleri amacına hiç bir zaman tam anlamıyla ulaşamadı. Yarımada'da yaklaşık bir asır hüküm süren göçebe zihniyetin uzlaşmacı ve esnek tavrı, sadece sıradan yerleşik ahaliyi memnun etmedi, serbestliği seven büyük-küçük pek çok taciri de Yarımada'ya çekti. Bu tutum, göçebe hakimiyetindeki Orta Asya'da olduğu gibi burada da ticari canlanmaya sebep oldu. Selçuklu ekonomisinin temel dinamiği ticaret hacmindeki genişlemeyle birlikte şehirler surlarının dışına taşarak, kasvetli istihkâmlardan, farklı kültürlerden insanların her türlü mübadeleyi yaptığı canlı ticaret merkezlerine dönüştü.


Bu arada amaçları farklı olmakla birlikte, Selçuklularla aynı dönemde Yarımada'da hâkimiyet mücadelesi veren bir başka güç Latinleri de bu denklemin içine yerleştirmek gerekiyor. Özellikle Venedikliler 11. yüzyıldan beri Akdeniz ve Karadeniz ticaretine hâkim olabilmek, Doğu'nun kıymetli emtiasını ucuza ve kolay yoldan temin edebilmek için, başta Bizans olmak üzere, Batı Asya'daki siyasî güçlerle İşbİrliğin her türünü deniyordu. Sahil şehirlerini ele geçirip ticarete müdahale edecek konuma gelince, bu kez Selçuklu Devleti ile ilişkiye geçecektir.

Eski dünyanın tacirleri Yarımada ile ticaretini sürdürüyordu. Ebu Hamid el-Gırnatî (ö. 1169-70), 7. yüzyılın başlarında Rusya'dan tacirlerin gelip gittiğini rivayet eder. Arap tacirler Kuzey'in zenginliklerini Güney'e, İranlı tacirler Doğu'nun zenginliklerini Batı'ya. Yarımada üzerinden ulaştırıyordu. Nitekim 1135 senesinde, aralarında dört Hıristiyanın da bulunduğu yaklaşık 400 İranlı tacirden müteşekkil bir kervan İstanbul dönüşü, Mar Theodorus yortusu gününde kara saplanmış ve tacirlerin hepsi ölmüştü.


Tarım



Türkiye Selçuklularında arazinin büyük bir kısmı devlete aitti. Ayrıca, istenildiği gibi kullanılabilen, yani alınıp satılabilen, hibe verilip alınabilen, vakıf yapılabilen ve miras bırakılabilen özel mülkler de vardı. Fakat, Türkiye Selçuklu Devleti'nde, Bizans'ta olduğu gibi halkı karın tokluğuna çalıştıran büyük toprak sahipleri yoktu. Türkiye Selçuklu Devleti'nde halka, "Büyük Dîvân" ve "ıkta arazisi"nden işleyebileceği kadar toprak veriliyordu. Çiftçiler de ürettikleri mahsulün üçte birine yakın bir kısmını devletin temsilcisi olan ıkta sahibine vermekle yükümlüydü. Bunun dışında, çiftçiler araziyi istediği gibi kullanabilmekte ve çocuklarına devredebilmekteydiler. Vakıf arazileri de, yine çiftçilere icara verilerek işletiliyordu. İcar süresi iki veya üç yılı geçmiyordu.

Türkiye Selçuklu sultanları, ticareti olduğu gibi tarımı da teşvik ediyor ve destekliyorlardı. Özellikle, savaş sebebiyle boşaltılmış olan bölgelere çiftçilikle uğraşan kitleler: sevk ediyorlardı. Böylece, hem boşaltılmış bölgeler şenlendiriliyor, hem de âtıl kalmış topraklar tekrar değerlendiriliyordu. Daha da önemlisi, tekrar üretici olabilmeleri için de bu çiftçilere toprak, tohumluk buğday, ziraat âletleri ve çift hayvanları dağıtılıyordu. Hatta, bu yeni çiftçilerden birkaç yıl vergi alınmayarak veya vergiler azaltılarak, kendilerini toparlamaları sağlanıyordu. Bu himayeci siyasetin tabii sonucu olarak, ülkede zirai üretim son derece artıyor ve halk zenginleşiyordu.

Yabancı gezginler ve gözlemciler eserlerinde, Anadolu'da 11-12. yüzyılda ekili ve dikili sahaların çokluğundan uzun uzun söz ederler. Bu gezginlerin kayıtlarına göre, Kayseri, Sivas, Aksaray ve Konya şehirlerini birbirine bağlayan yolların kenarlarında sulama kanalları ile tarlalar, otlaklar ve kayısı, şeftali, badem, erik, armut bahçeleri uzanıyordu. Hemen hemen her şehrin etrafında da üzüm, sebze ve meyve bahçeleri bulunuyordu. Şehir halkı da geçiminin bir kısmını bu bahçelerden sağlıyordu. Savaş durumunda, şehri kuşatanlar bu bahçelerin şehir halkı için ekonomik değerini çok iyi bildiklerinden, şehrin teslimini kolaylaştırmak gayesiyle bu ekili ve dikili sahayı tahrip ediyorlardı. Bu ekonomik tahrip de çoğu kere şehrin veya kalenin savaşılmadan teslim edilmesini sağlıyordu.

Anadolu'da tarım ürünleri arasında en çok buğday, meyvelerden de kayısı üretiliyordu. Bu ürünlerin fazlası İslâm ve Batı ülkelerine satılıyordu. Öte yandan, vakıf senetlerine göre, bu kurumda çalışan görevlilerin maaşlarının hemen hemen yarısı buğday olarak ödeniyordu. Bu görevlilerden her birine yılda en az 24 mudd, yani 250-300 kg buğday veriliyordu ki, bu miktar, bir ailenin bir yıllık ekmek ihtiyacını karşılıyordu.

Türkiye Selçuklu Devleti'nde ihtiyaç fazlası buğday sadece ihraç ürünü olarak değerlendirilmiyordu; Selçuklu sultanları, bu ürünlerden büyük miktarda bağışlarda bulunarak, bazı siyasi meselelerini çözüme kavuşturuyorlardı. Meselâ, Sultan I. İzzeddin Keykavus, kardeşi Melik Alâeddin Keykubâd ile Ermeni Kontuna II. Leon tarafından Kayseri'de kuşatıldığında (1211), bunlardan Ermeni Kontuna 12 bin mudd, (1.200.000 kg.) buğday vermeyi vaat ederek, onun ittifaktan ayrılmasını ve savaş meydanını terk etmesini sağlamıştır.


Kösedağ bozgunu (1243) ile Anadolu üzerinde başlayan Moğol hâkimiyeti, Selçuklu tarımı için büyük bir darbe oldu, Moğollar, gittikçe ağırlaştırdıkları vergilerin Selçuklu devlet adamları tarafından ödenememesi üzerine, devletin geliri yüksek ıktalarına ve Büyük Divâna ait arazilerine el koydular; bu arazileri merkezden gönderdikleri temsilcilerine iltizama verdiler. Mültezimler, daha fazla gelir elde edebilmek için çiftçilerin üzerindeki, vergileri gittikçe ağırlaştırdılar; hatta onları karın tokluğuna çalışan köle durumuna soktular. Ağır vergiler altında ezilen çiftçiler, bu duruma daha fazla dayanamayarak, kitleler halinde yurtlarını terk edip kaçtılar. Bu yüzden zirai üretim birden düştü; Selçuklu tarımı tamamen çöktü. Bir zamanlar buğday ihraç eden Selçuklular, temel gıda ihtiyaçlarını karşılayamaz oldular. Bu yüzden buğday fiyatları çok yükseldi. 1300 yıllarında, ülkede büyük bir darlık ve kıtlık baş gösterdi. Bu durum, Moğol İlhanlı Devleti'nin çökmesine ve Türkmen Beyliklerinin Anadolu'da hâkimiyetlerini kurmalarına kadar devam etti.

Hayvancılık



Türkiye Selçuklu ekonomisinde tarımın yanında hayvancılığın da önemli bir yeri vardı. Konargöçer Türkmenlerin geçimi sadece hayvan ve hayvan ürünlerine dayanıyordu. Hayvanlardan koyun ve keçi birinci sırayı alıyordu. Sürüler hâlinde beslenen bu hayvanların yününden, derisinden, sütünden ve etinden yararlanılıyordu. Elde edilen yünden ve kıldan çadır çulu (örtü), halı, kilim, keçe, çuval, ip, heybe ile çeşitli kumaşlar imal ediliyordu. Deri ise, sergi eşyası olarak değerlendirildiği gibi ayakkabı, çizme, çarık, tulum ve yayık gibi eşyaların imalinde de kullanılıyordu. Süt de yoğurt, yağ, peynir, kurut (kurutulmuş yoğun, bir çeşit peynir), çökelek, lor ve ayran gibi çeşitli yiyecek maddelerine dönüştürülerek değerlendiriliyordu. Et ise, Selçuklu Devri Türk toplumunda en çok tüketilen yiyecek maddesi idi. Tarihi kayıtlara göre, Sultan I. Alâeddin Keykubâd'ın sarayında günde 30 koyun, beylerbeyi (emirü'lümerâ) Seyfeddin Ayaba'nın konağında da 80 veya 100 koyun kesilmekteydi. Bu koyunların büyük bir kısmı, vergisini ayni olarak ödeyen konargöçer Türkmenlerden sağlanmaktaydı.

Anadolu'da koyun ve keçiden başka sığır, at, katır ve deve de beslenmekteydi. Bu hayvanlardan da çok miktarda üretilmiş olduğu muhakkaktı. Çünkü, Selçuklu sultanlarının çeşitli vesilelerle aldıkları ve devlet adamlarına, fakirlere ve düşkünlere verdikleri hediyeler arasında bu hayvanlar önemli bir yer tutuyordu. Özellikle, Kösedağ bozgunundan (1243) sonra Türkiye Selçuklu Devleti'nin Moğol İlhanlı Devleti'ne verdiği vergilerde ise, canlı mal miktarı çok büyük rakamlara ulaşmıştır.


Sanayi


Selçuklu devri Türkiyesi'nde şehirlerde hammaddelerin işlendiği birçok imalâthane bulunuyordu. Özellikle, ihraç malları arasında büyük yer tutan tekstil ürünleri ve halılar, Anadolu'daki tezgâhlarda dokunmaktaydı. Tarihi kayıtlara göre, Selçuklu döneminde Malatya'da 12 bin tezgâh vardı ki, bu tezgâhlar gece ve gündüz devamlı çalıştırılarak, mal üretilmekteydi. Konya, Sivas ve Kırşehir gibi devletin büyük şehirlerinde, kumaşlara renk ve desen kazandıran boya, temizlik malzemesi ve aydınlatmada kullanılan çeşitli yağların üretimi için birçok imalâthane (boyahane, sabunhane ve bezirhâne) bulunuyordu. Ayrıca, Selçuklular mimari yapılarda kaplama olarak kullandıkları çinileri de, kendi imalâthanelerinde yapıyorlardı. Zamanına göre lüks bir yiyecek maddesi olan şeker ise, Sultan I. Alâeddin Keykubâd'ın Alanya (Alâiyye) kalesinin yanı başındaki düzlükte kurduğu imalâthanede üretiliyordu.

Türkiye Selçukluları, her türlü savaş araç ve gereçlerini kendi imalâthanelerinde imal ediyorlardı. Özellikle Sivas şehri, silâh sanayinin merkezi durumundaydı. Türklerin "kara buğra" veya "kara buğa" adım verdikleri büyük mancınıklar burada yapılıyordu. Bazı şehirlerde bulunan "okçular çarşısı"nda da, Selçuklu ordusunun başlıca hafif silâhı olan ok ve yaylar yapılıp satılmaktaydı. Ayrıca, Alanya ve Sinop'ta kurulan tersanelerde de, Selçuklu donanması için gemiler inşa ediliyordu. Aynı Alanya, kuyumculuk İşlen ile de büyük bir ün kazanmıştır. Devletin merkezi (darü'l-mülk) Konya'da çeşitli süs eşyalarının yapıldığı kuyumcular çarşısı bulunuyordu. Devrin en büyük mutasavvıfı olan Mevlânâ, bir gün bu çarşının önünden geçerken, altın işleyen ustaların çekiç seslerinin cazibesine kendisini kaptırmış ve sema etmeye başlamıştır. Bu durumu gören Mevlânâ'nın müritlerinden kuyumcu Selâhaddin, semanın devam etmesi İçin çıraklarına durmadan altın dövmelerini emretmiş ve böylece bütün altınları ziyan olmuştur.

Selçuklu sanayisinin ihtiyacı olan madenlerin çoğu Anadolu'daki ocaklardan çıkarılarak işleniyordu: Bayburt, Gümüşhacıköy, Bakırküresi Kütahya çevresindeki maden ocaklarında bol miktarda gümüş bulunuyordu. Bakır madeni de, Kastamonu ve Diyarbakır yakınlarındaki Ergani ocaklarından çıkarılarak üretiliyordu. Demir ise, Ulukışla (Luluve) ocaklarından sağlanıyordu. İhraç maddelerinin başında gelen şap madeni de Şebinkarahisar ve Kütahya ocaklarından çıkarılarak değerlendiriliyordu. Zaten, "Karahisar" isminin önündeki "şebin" sözü de halk arasında "şap" kelimesinin bir telâffuzu olarak kullanılmıştır. Ayrıca, Aksaray ve Sivas şehirlerinin yakın çevrelerinde de şap, tuz, demir ve gümüş madenleri çıkarılmaktaydı. Aynı bölgede tuz üretilen sekiz büyük tuzla bulunmaktaydı. Öte yandan, süs eşyaları ve paranın değerli madeni olan altın cevheri Selçuklu devrinde henüz bulunamamıştır. Bu maden dışarıdan ithal ediliyordu. Bu yüzden, Selçuklu devrinde kıymeti madenlerin dışarıya satılması yasaktı. Buna karşılık, değerli madenler, taşlar ve incilerden gümrük vergisi alınmayarak, bunların Anadolu'ya getirilmesi teşvik ediliyordu.

Bakır, gümüş ve altın gibi madenler, çeşitli süs ve ev eşyalarından başka para darbında da kullanılmaktaydı. Türkiye Selçuklularında ilk para darbı Sultan I. Mesud (1116-1555) tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu, bakır (mangır) para idi. Gümüş (dirhem) ve altın (dinar) paralar ise, Sultan II. Kılıç Arslan zamanında (1155-1192) kestirilmiştir. Günümüze ulaşan paraların üzerindeki bilgilerden anlaşılacağı üzere, Selçuklu sultanları paralarını kendi darphânelerinde bastırmışlardır.


Para


Tarihin çok eski çağlarından beri alcın ve gümüş gibi değerli madenler, mübadele aracı olarak kullanılmıştır. Bu madenler, para halinde kullanıma sunulacağı zaman devletlerin darphanelerinde belirli şekil ve ölçülere uyulmak kaydı ile darp edilirdi. Bu paraların üzerinde çoğu kez, devletle veya onu kestiren hükümdarla ilgili işaret ve yazılar bulunurdu. Yani para, bir cephesiyle manevi, öteki cephesiyle maddi bir hâkimiyet ve hükümdarlık sembolüdür. Para vasıtasıyla, hem hükümdarın unvan ve lakaplarını, hem de zamanının ekonomik durumunu öğrenmek mümkün olur. Öte yandan, para, hükümdarın siyasi statüsünü, yani bağımlı veya bağımsız bir hükümdar olduğunu belirlemek bakımından da önemli bir belge sayılır. Kıymetli maden hükmünde olmamakla beraber bakır metali de para şeklinde darp edilerek, küçük ölçüdeki alışverişlerde kullanılabilmekteydi. Devletler arası ticaret vs. gibi sebeplerle başka ülkelerde de kullanılabileceği her zaman muhtemel olan sikkelerin devletler arası bazı standartlara uygun olarak darp edilmesi gerekmekteydi.

Türkiye Selçukluları, Anadolu topraklarına ulaşıp burada yeni bir yurt edinme mücadelesi verdiği ilk yıllarda, kendi darphanelerinde basılmış paraları olmadığından, piyasada mevcut olan Büyük Selçuklu, Abbasi ve Bizans paralarını kullanmaya devam etmişlerdir. Daha doğru bir ifade ile Selçuklu Türkiyesi'nin ticari münasebetlerini sürdürdüğü bütün Müslim ve gayrimüslim ülkelerin paraları piyasada geçerliliğini sürdürüyordu. Bilhassa Abbasi sikkelerinin İslâm ülkelerinde yaygın bir kullanım alanı mevcuttu ve Türkistan'da yaşadıkları yıllardan beri bu sikkeleri tanıyor ve kullanıyorlardı. Bu itibarla, Selçuklu sultanları daha sonra kendi adlarına kestirdikleri paralarda Abbasi sikke geleneğini örnek almışlar, başka hükümdarların sikke darbında kullandıkları madenleri onlar da kullanmışlardır. Sikke darbında kullanılan bu madenler, altın, gümüş ve bakırdan (bronz) ibarettir.


Dinar (Altın Para)


İslâm aleminde teamül haline gelen anlayışa göte, 14 krat ağırlığında altın sikkeye "dinar" denilmekteydi. Bahsedilen bu ağırlık, değişik ülkelerde ve değişik dönemlerde ufak tefek farklılıklar göstermektedir. Selçuklu Türkiyesi'nde Abbasi dinarları, yaygın bir şekilde tedavülde bulunuyordu. Altın sikke kesimi, devletlerin ekonomik gücüyle orantılı olduğundan her devlet, istediği zaman altın sikke kesemiyordu. Selçuklu sultanları arasında ilk altın sikkenin I. Alaeddin Keykubâd tarafından darp ettirilmiş olduğu şeklindeki iddialara rağmen, muahhar meskukat kataloglarında bu tarih, daha gerilere doğru götürülmektedir. Yeni araştırmalarda, II. Kılıçarslan'ın da altın sikke (dinar) darp ettirdiği, bu sikkede isim olarak "Kılıç bin Mesud" ibaresinin yer aldığı belirtilmektedir. Aynı kaynaklar, onun 573 tarihli, Konya'da darp ettirilen 4,20 gr, ağırlığında dinarından bahsetmektedir. Yine aynı araştırmalarda Yapı Kredi Bankası'nın koleksiyonunda bulunduğu belirtilen II. Süleymanşah'a ait 597 tarihli, süvari tasvirli 7.20 gr ağırlığında, Konya'da darp edilen altın sikkeden de söz edilmekte, ancak bu ifadelerin ötesinde hiçbir ayrıntıya yer verilmemektedir. I. Alaeddin Keykubâd'dan önce dinar darp ettiren sultanlardan biri de onun selefi ve ağabeyisi olan I. İzzeddin Keykavus'tur. Spink Son Auction I.'de neşredilen bu sikkeye ait bilgilerin mahdut olmasına karşılık, yine aynı sultanın, Şerafettin Erel koleksiyonunda mevcut olan altın sikkesiyle ilgili ayrıntılı bilgiler mevcuttur.

Selçuklulardan bize intikal eden kaynak eserlerde, I. Alaeddin Keykubâd'ın altın sikkelerinden  ve  bunlara verilen özel isimlerden  bahsedilmektedir.   Ancak  daha önceki sultanların altın sikkelerine dair hiçbir işaret verilmemektedir. Bu itibarla, bir çok araştırmacı da Selçuklularda altın sikke darbını I. Alaeddin Keykubâd ile başlatmaktadır. Tespit edildiği kadarıyla I. Alaeddin Keykubâd, 618-631 yılları arasındaki muhtelif yıllarda Kayseri, Konya ve Sivas darphanelerinde on ayrı parti halinde darp ettirmiştir. İlk kesilen dinarın ağırlığı 2.86 gr olup dirhem-i şer'i karşılığı olan 14 krata tekabül etmektedir. Daha sonraki iki tanesi 4.1 gr, bir tanesi 5.23 gr ve diğerleri ise yaklaşık 4.5 gr ağırlığında basılmıştır. Dikkat edildiği takdirde bu sonrakilerden en ağır olanının dışındakiler, yaklaşık olarak l miskal (21 krat =1.5 dirhem) ağırlığında tutulmuş ve muhtemelen halifelerin tedavülde bulunan altın sikkelerine büyüklük olarak uydurulmaya çalışılmıştır. Altın sikkeler üzerinde "dinar" ibaresinin yer alması gelenek olduğu halde, 618 yılında kesilen ve halife dinarlarından küçük ölçekli olan sikkeye "dirhem" ifadesi konulmuştur. Bu ifadenin sehven konulmuş olmasını kabul edemeyeceğimiz gibi, hilafet makamına karşı tevazu olarak da değerlendirmek çok makul görülmemektedir. Belki de bu işlem, uzun yıllar boyunca halkın dinar olarak tanıdığı halife altın sikkeleriyle aralarında mevcut olan ağırlık farkından dolayıdır. Selçuklu Türkiyesi'nde bu tarihten sonra birkaç sultanın daha altın sikke bastıkları görülmektedir. Bu  sultanların ilki Alaeddin Keykubâd'ın halefi ve oğlu II. Gıyaseddin Keyhüsrev'dir. II. Izzeddin Keykavus'un birinci ve  İkinci   saltanatı, üç kardeşin müşterek saltanatı, IV. Rükneddin Kılıçarslan, III. Kıyaseddin Keyhusrev, II. Gıyaseddin Mesud ve III. Alaeddin Keykubâd dönemlerine ait altın sikkeler mevcuttur. Haçlı seferleriyle başlayan yeni dönemde ekonomik üstünlüğü ele geçiren Avrupa, uzun bir aradan sonra yeniden altın para darbına başlamıştır. Floransa'da, Cenova'da, Venedik'te de altın paralar basılmıştır. İslâm ülkeleriyle çok yoğun bir ticari faaliyet içinde bulunan bu ülkelerin paraları, bütün doğu piyasalarında tanınmaktaydı. 3.559 gram ağırlığında olan bu altın paralar Selçuklu Türkiyesi'nde de kullanılıyordu.

Dirhem


"Dirhem" veya "direm", geleneksel anlamda bir dirhem ağırlığında basılmış olan gümüş sikke anlamına gelmektedir. "Direm" şeklindeki telaffuz Farsça olup aynı anlamı ifade etmektedir. Selçuklu Türkiyesi'nde çok yaygın olan dirhem, gerek devletin maliye hesaplarında ve gerek halkın günlük piyasa işlemlerinde esas alınan değer ölçüsüdür.

Selçuklu Türkiyesi'nde ilk gümüş sikke, II. Kılıçarslan'ın otuzuncu saltanat yılının tarihini taşımakta olup 581 tarihlidir ve Konya'da kesilmiştir. 14.5 krat ağırlığa sahip olan bu gümüş sikkenin belki en ilginç olan tarafı, üzerine "dirhem" yazılması gerekirken "dinar" yazılmış olmasıdır. Daha sonra İlhanlı Dönemi'nde Gazan Han tarafından kesilen 60 krat ağırlığındaki gümüş paralara da "dirhem" ifadesi yazılmıştı. Bu dönemde, Selçuklularla komşu olan bütün Türk devletlerinde genel anlamda "para" kelimesi karşılığında "dirhem" kelimesi kullanılmakta ve bastıkları bakır paralara da "dirhem" ifadesi yazılmaktaydı. Bununla bağlantılı olarak Türkiye Selçukluları da, daha önce dirhem adıyla bastıkları bakır sikkelerden sonra ilk gümüş sikkelerine "dirhem" yazmışlardır. Fakat bu usul, II. Kılıçarslan'dan sonra  terk  edilmiştir. Selçuklulara komşu ve onların tabiiyetinde olan, civardaki bütün Türk devletleri   ve İlk dönem beyliklerinden hiçbirinde gümüş sikke mevcut  değildir. Daha sonraki yıllarda I. Alaeddin  Keykubâd'ın saltanatının son yıllarına tesadüf etmesi muhtemel Kilikya   Ermeni   Baronluğuna ait bir gümüş sikkeye de kataloglarda rastlamaktayız. Rupenitlerden I. Hetum tarafından kesilmiş olan ve tabiiyetine binaen Arapça olarak I. Alaeddin Keykubâd'ın adını da ihtiva eden bu sikke, Selçuklu ananesine uygunluğu itibariyle konumuzu ilgilendirmektedir. 15 krat ağırlığında olan sikkelerin gümüş miktarında yapılan kısıntı, ülkede mali sıkıntının başlamış olduğunu göstermektedir. Hatta üç kardeşin müşterek saltanatı sırasında ortaya çıkan ihtilaflardan faydalanan bazı açık gözler Sivas'ta sahte sikke basmaya dahi cüret etmişlerdir. Bu durum, devlet iktisadiyatı bakımından bir zaaf teşkil etmektedir; bu nedenle Sultan II. İzzeddin Keykavus, Türkiye'nin her tarafında nüfuzunu sağladıktan sonra 1257'de dirhemi eski veznine (ölçü) çıkarmaya muvaffak oldu.

1243 ile 1327 yılları arasında Moğol tahakkümü altındaki Selçuklu Türkiyesi'nde meydana gelen siyasî ve  içtimaî buhranların sebep olduğu tahribata rağmen, iktisadî sahadaki yıkılışın 1280'den sonra hızlandığını kabul etmek gerekir. Buna rağmen Sultan II. Gıyaseddin Mesud'un saltanatının ilk yıllarına kadar küçük iniş çıkışlarla gelen dirhemin vezni, tekrar yükselerek 14 kratın üstüne çıkmıştır.

Selçuklu dirhemlerinin Selçuklu dirhemlerine oranı hakkında çok kesin malumata sahip değiliz. Fakat I. Alaeddin Keykubâd döneminde hilafet merkezindeki oran bire on civarındaydı. Yani bir ölçek saf altın aynı miktardaki 10 ölçek gümüşe karşılık geliyordu. Bunu sikke cinsinden ifade etmek gerekirse; 10 dirhem (gümüş sikke) bir dirheme (l dirhem ağırlığında altın sikkeye) eşit sayılmaktaydı. Bu oranın Selçuklu Türkiyesi'nde de aynen geçerli olduğunu kabul etmek hatalı olmayacaktır. Gazan döneminde ise hem İlhanlı ülkesinde ve hem de Altınordu'da altının gümüşe oranının 1/12 olduğu daha net bir şekilde bilinmektedir ki aynı oranın dönemin Türkiyesi'nde de geçerli olduğu muhakkaktır.

 Selçuklularda "Nısfıye" adıyla basılmış gümüş paralar da bulunmaktaydı. Ne zamandan itibaren uygulamaya başlandığına dair kesin bilgimiz mevcut olmamakla beraber, 13. yüzyılın son çeyreğinden İtibaren var olduğunu tahmin edebiliriz. Nısfıyeler, tedavülde bulunan gümüş dirhemlerin yarı ağırlığında sikkelerdi.

Türkiye tarihinin bir dönemine damgasını vurmuş olan Moğolların da kendi hükümdarları adına Anadolu'da kestikleri sikkeleri mevcut olduğundan dolayı bizim konumuzu bir miktar ilgilendirmektedir. Bu itibarla Moğol sikkelerine kısaca temas etmek gerekmektedir.

1243 Kösedağ bozgunu ile başlayan ilk dönemde Moğollar, Selçuklu Devleti'nin mali ve iktisadi yapısına müdahale etmemişler ve muhtar bırakmışlardır. İlhanlı Devleti'nin kuruluşundan itibaren bu muhtariyeti tedricen kaldırmışlardır. Anadolu'da ilk Moğol sikkeleri Hülagü zamanında darp edilmiştir. Buradaki maden ocakları da onların tekeline geçmiştir. Bununla beraber, Anadolu'da Moğol iktisadi sistemi ancak 1277 senesinde Abaka Han'n Mısır seferinden itibaren tatbik edilmiş olduğu görülmektedir. Bu sefer dönüşünde Aladağ'da, "Memalik-İ Rûm" valisi olarak şehzade Kongurtay'ı ve memleketin imar ve iktisadi işlemleri için de Sahip Şemseddin Cuveynî'yi göndermiştir Bu döneme kadar Anadolu'da mevcut olmayan "tamga" vergisini de Cuveynî'nin ihdas ettiği bildirilmektedir. İlhanlılar, Anadolu'nun Ahlat, Aksaray, Ankara, Beypazarı, Kayseri, Kırşehir, Konya, Malatya, Sinop, Sivas, Tokat vb. gibi şehirlerinde, Arapça ve Moğolca müşterek ibareleri içine alan paralar bastırmışlardır. Bu şehirlerde Moğol hükümdarları adına kesilen sikkeler, ekseriyetle Selçuklu dirhemlerine benzetiliyor ve ağırlığı 2.2 gr ile 2.6 gr arasında seyrediyordu. 1320'lerden sonra bir ara biraz yükselerek 2.8 grama çıkmıştır, fakat 1335'te tekrar 2,4 grama düşerek devam etmiştir.

İlhanlılar döneminde Anadolu'nun, Kars'ın, Kirman’ın ve Mardin'in ayrı ayrı sikkeleri bulunmakta, fakat bunların arasında Anadolu'nun akçesi daha sağlam addedilmekteydi. Bununla beraber, tabi devletlerin kendi aralarındaki iktisadi mücadeleleri ve bazılarının para ayarlarını fazla indirmesi gibi sebeple ilhanlı devlet maliyesi için bazı sıkıntılar ortaya çıkmıştır. Bu sebeple Gazan Han (1295-1304), sikke basma hakkını muhafaza eden devletlerden bu hakkı alarak ülke içerisinde yeni bir "para birliği" kurmak lüzumunu hissetti. Bu ıslahat yeni bir para sistemi kurmak değil, aynı zamanda Argun ve bilhassa Geyhatu zamanındaki mağşuş altın ve gümüş paraların yerine saf dirhem ve dirhem darp etmek ve muhtar vilayetlerin sikkelerin ortadan kaldırarak paraya yeknesak bir şekil vermekten ibaretti. Daha önce tedavülde olan ve aşağı yukarı 6 dirhem vezninde gümüş sikke olup adına "dirhem-ı Rabih" (dirhem-ı Raiç, dirhem-ı Tebrizî) denilen paranın ağırlığı yeniden tespit edilerek 3 miskale ayarlandı, altın sikkelerin ünitesi ise bir mıskal olarak sabit tutuldu. Böylece, Geyhatu ve Argun zamanındaki iktisadi bühtanlardan dolayı ortadan kaybolan altın, Gazan Han'ın ıslahatından sonra tekrar ortaya çıkmaya başladı. Buna rağmen Ebu Said dönemine (1316-1335) gelindiğinde gümüş dirhemlerin vezninin yine bozulduğu hatta Gazan'ın yaptığı ıslahat öncesinden daha kötü bir duruma düştüğü görülmektedir. Ebu Said devrinde yarım miskal bir miskal, iki miskal ve üç miskal ağırlığında yakın dirhemler de piyasaya arz edilmiştir, fakat daha sonra bu paraların vezinlerinde meydana gelen ölçüsüzlük sonucu, yarım ve tam ölçüler karşılık bir duruma gelmiştir.

Pul (Mangır)


Selçuklu Türkiyesi'nde para darbında kullanılan kıymetli madenlerden birisi de bakırdır. İslâm aleminde Fels diye isimlendirilen bakır sikkelerin darp edilmesi Hz. Ömer dönemine kadar geriye götürülmektedir. İslâm öncesinde Bizans İmparatorluğu'nda da yaygın olarak kullanılmaktaydı. Rengi kırmızı olduğu için bu paralara halk dilinde "füls-i ahmer" deniliyordu. Fels darbı hükümdarlık hukukundan sayılmadığı için mahalli makamlar, bu konuda serbest bırakılmıştır. Bundan dolayı farklı ağırlık ve ebatlarda felsler basılmış dinar ve dirhemlerin aksine felsin tedavülü sadece basıldıkları bölgelerle sınırlı kalmıştır.

Selçuklu sultanlarından I. Kılıç Arslan'ın Bizans tarzında iki sikkesine tesadüf edilmiş olmasına rağmen bunları Selçuklu sikkelerinden saymanın ne derece doğru olacağı tartışmalıdır. Çünkü bu sikkeler, muhtemelen Bizans bakır sikkelerine sürsaj metoduyla "es-Sultan", "bin Süleyman" İfadeleri ilave edilerek elde edilmekteydi. Bunları bir yana bırakırsak Selçuklu Türkiye'sinde ilk bakır sikke I. Mesud (1116-1155) zamanında darp edilmiştir. Darp edildiği yer kesik olduğu ve tarihinin tamamı da okunur durumda olmadığı için bazı özelliklerini bilememekteyiz. Şeklen kendi dönemindeki İslâm devletlerinde kullanılan bakır sikkelere benzetilmiş olmakla beraber yüzündeki yazılarda kullanılan "el-Abdü'z-Zaif", "el-Muhtac ilâ Rahmetillah" ibareleri özellik arz etmektedir. II. Kılıçarslan'ın kestirdiği mangırların ebadı babasının paralarını nispetle biraz daha küçülmüştür. Bakır sikkelerin genellikle işçiliği ve yazıları biraz kaba ve intizamsızdır.

Bakır sikkelerin alım gücünü hesap edebilmek için dönemin ağırlık ölçülerinden yola çıkmamız gerekmektedir. Fesl, aslında bir ağırlık ölçüsü olarak bir dirhemin doksan altı da biri olarak kabul edilen küçük bir birimdir. Para ölçüsüne tatbik edildiği takdirde, bir dirhem ağırlığındaki gümüşün doksan altıda biri kadar küçük bir değer ifade etmektedir ki bu kadar küçük ebatta bir gümüşün para olarak tedavülde kullanılması pratikte pek mümkün görülmemektedir. Yaygın adıyla fels veya pul denilen bakır sikkeler, bahsedilen çok küçük ölçüdeki gümüşün teorik olarak karşılığı kabul edilmektedir. Bu anlamda bakır sikkelerin ağırlıklarının ve ebatlarının büyüklüğü veya küçüklüğü değerine etki etmemektedir. Piyasada mevcut bakır sikkeler, aynı dönemin gümüş sikkelerinin ihtiva ettiği gümüş madeni oranı bağlantılı olarak değer kazanmakta veya kaybetmekteydi. Bakır sikke darp ettiren kişiler zaman zaman bu sikkelerin değerini ya üstüne yazdırarak veya halka ilan ettirerek değerini belirledikleri gibi çoğu kez bu değer, tedavülde bulunan gümüş sikkelerin ağırlığı ve safiyeti göz önüne alınmak suretiyle halk arasında kendiliğinden oluşmaktaydı.

13. yüzyılın ikinci çeyreğinde çoğu kez bir dirhem ağırlığının daha üzerinde gümüş sikke darp ettiren Selçuklu sultanlarının pulları (fels), bire yüz yirmi oranını muhafaza etmekteydi. Teorik olarak 1/96 oranında olması gereken bakır sikkenin değerinin 1/120 şeklinde işlem görmesi, piyasada kullanılan bir dirhemlik gümüş sikkelerin gramajının yüksek ve gümüş yüzdesinin fazla olması anlamına gelmekteydi. Bu durumu bir örnekle izah etmek gerekirse; normal bir ölçüde l gümüş dirhemle 96 ekmek alınabiliyor ise, daha yüksek kalitede basılmış diğer bir gümüş dirhemle 120 ekmek alınabiliyordu. Ancak iki örneğin aynı sultan döneminde aynı anda olması mümkün değildir.


Sikkelerin Formal Özellikleri


Sikkeler, kesildikleri dönemle ilgili çok yönlü ipuçları verdiklerinden dolayı fevkalade tarihi ehemmiyeti haiz belgelerdir. Sikkeyi kestiren hükümdarın siyasî vaziyeti, itikadı kanaati, hâkimiyet sahası ve döneminin teknolojisi ile ilgili bilgi verebileceği gibi dönemin devlet maliyesiyle ilgili   oldukça bariz bilgilere de işaret edebilmektedir. Biz bu başlık altında, Selçuklu sikkelerinin formal özelliklerine  umumi  hatlarla temas ederken ebatları ve gramajlarını bir yana bırakarak diğer hususiyetlerine göz atacağız.

Selçuklu sultanlarının muasırları olmaları dolayısıyla Abbasi halifelerinden dört kişinin ismi, Selçuklu sikkelerinde yer almaktadır. Bu kişiler, İmam Nasır Lidinillan, İmam Zâhit Biemrillah, İmam Mustansır Billah ve İmam Mutasım Billah'tır. 1258'de Bağdad'ın Moğolların eline geçmesiyle hilafet merkezi dağıtılmış ve halife şehit edilerek hilafete son verilmiştir. Öte yandan hayatta kalan halife bulunmamakla beraber IV. Kılıçarslan ve III. Keyhusrev'in sikkelerinde son halife; "el-İmamu'1-Masum Billah" veya sadece "el-İmamu'l-Masum" şeklinde yer atmıştır. Halife adının yer almadığı sikkelerde ise halife isminin nakşedildiği mekana "el-mülkü lillah", "el-İzzetü lillah" veya "kelime-i tevhid" gibi ifadeler yerleştirilmiştir.

Selçuklu sikkelerinde ayet, zikir ve dua türünden bazı iradeler yer almaktadır. Bu ifadeler arasında Besmele Kelime-i Şahadet ve dört halife İsimlerinin haricinde; "el-minnetü lillah, el-azametü lillah, halleddellahü mülkehü, halledellahu mülkehü ve hallede memleketehü, el mülkü bi'l-adl" ibareleri dikkat çekmektedir. Ayrıca birkaç sikkeye Saff suresinin dokuzuncu ayeti ya kısmen veya tamamen nakşedilmiştir.

Selçuklu sultanlarının sikkelerine akseden bazı lakaplar da şunlardan ibaretti: "Nâsır", "Kasîm", "Burhan", "Berâhîn", "Şah", "es-Sultanü'l-Azam", "es-Sultanü'l-Muazzam", "es-Sultanü'l-Kâhir", "el-Melikü'l-Kahir","Ebü'l, Feth", "Emîrü'l-Müminîn", "Zillüllah fi'l-Alem", "es-Sultanü'l-Galip". Selçuklu sultanlarının sikke darp ettirdikleri şehirler ise şu şekilde sıralanmaktadır: Konya, Kayseri, Erzurum, Malatya, Sivas, Dunaysır, Lülüve, Yemişpazar (Gümüş Pazar), Antakya, Madenşehr, Erzincan.

Selçuklu sultanları kestikleri sikkelerde İslâmî ananelere bağlı kalmayı yeğlemişler ve hilafet makamına olan maddî ve manevî bağlılıklarının bir işareti olmak üzere onların dirhem ve dinar usullerini kendilerine esas kabul etmişlerdir.

II. Kılıçarslan'ın kestirdiği bakır sikkenin arka yüzüne Gurlularda olduğu gibi Asya milletlerinin sikkelerinde kullanılan eli mızraklı süvari tasviri ilave edilmiştir. Bu tasvir, birkaç Selçuklu sultanının gümüş ve bakır sikkelerinde yer almıştır. Birkaç gümüş ve daha çok bakır sikkelerde tekrarlanan bu tasvir, zaman içerisinde ufak tefek değişikliklere uğramıştır. Muizeddin Kayserşah'ın bakır sikkesinde bu tasvirdeki süvarinin mızrağının önüne bir av hayvanı ilave edilmiş, kardeşi  Muğisuddin  Tuğrul'un ve Rukneddin Süleymanşah'ın sikkelerinde ise mızrak yerine süvarinin elinde üç çatallı bir teber (balta) tercih edilmiştir. En son, yine II. Kılıçarslan'ın oğullarından I. Gıyaseddin Keyhusrev'de rastığımız tasvirde süvari eli mızraklı olarak nakşedilmiştir. Kilikya Ermeni baronlarından Hetum'un Selçuklu Devleti'ne tabiiyeti zamanında kestirmiş olduğu sikkesinde de aynı süvari tasviri eli baltalı olarak görülmektedir.

 II. Gıyaseddin Keyhusrev'e gelindiğinde, sikke üzerindeki tasvirin mahiyetinde esaslı bir değişiklik fark edilmektedir. Bu değişiklik, esasen Fars hükümdarlarından Hüsrev Perviz ile hanımını temsilen eski İran'ın kültürünün bir parçası kabul edilen "Arslan ve Güneş", (Şir ve Hurşit) motifinin Selçuklu meskukatında ilk olarak yer alması şeklinde gösterilebilir. Bazı kaynakların ifadesine göre II. Gıyaseddin Keyhüsrev, darp ettireceği sikkelerin üzerine çok sevdiği karısı Gürcü Hatun'un ve kendisinin portrelerinin yerleştirilmesini talep etmiş, ancak devlet adanılan bu fikri uygun bulmayarak aynı şahsiyetleri Güneş ve Arslan figürleri ile temsil etmeye Sultan'ı ikna etmişlerdi. Bu motif, aynı sultanın sikkelerinde küçük ilavelerle tekrar edilmiştir. Bu ilaveler, motifin altına hilal, tek yıldız, üç yıldız, iki alem, veya güneş ışığını ifade eden çizgilerin şekillerindeki farklı görünüm olarak ifade edilebilir. Benzer bir motife III. Alaeddin, Keykubad'ın (1298-1302) sikkelerinin birinde tesadüf etmekteyiz ki burada güneş silinerek yalnız Arslan tasviri yer almıştır. II. Gıyaseddin Keyhusrev'in bir sikkesinde ise ortada güneş, altta ise kuyrukları birbirine dolanmış biçimde iki arslan yer almıştır.

Uzun zamandan beri Selçuklu meskukatında yer almayan süvari tasvirini, VI. Rükneddin Kılıçarslan tarafından Sivas'ta darp ettirilen bir sikkede tekrar görmekteyiz. II. Kılıçarslan dönemindeki motifin, taklidi olan bu yeni motife küçük ayrıntılar ilave edilmiştir. Meselâ buradaki  süvarinin  elinde  ok ve yay, başı hizasında bir hilal ve atın ayakları arasına denk gelen bölgeye bir çiçek nakşedilmiştir.

I. İzzeddin Keykavus sikke darbında yeni bir tarz uygulamıştır. Bu şekilde bir tarz değişikliği, daha sonra gelen sultanlar için de bir anane oluşturmuştur. Bu sultanın döneminde yapılan en büyük tarz değişikliği, yazıların sikke yüzeyinde oluşturulan kare bir alan içerisine istiflenmesi olmuştur. Ancak bu yeni tarzın Kuzey Afrika devletlerinden Benî Hafs ve Muvahhitlerden alındığı söylenmektedir. Bu dizayn daha sonraki yıllarda basılan bir çok Selçuklu sikkesinde de taklit edilmiştir.

Selçuklu sikkelerinde geliştirilen kompozisyonlar, Batı'dan daha çok Doğu özellikleri ortaya koymaktadır. Hem kaligrafik özellikleri hem de monogram yapıları, ayrıca üzerlerinde bulunan değişik varyasyonlar aynı paralelliği göstermektedir. I. Alaeddin Keykubâd'a kadar geçen dönemde kesilen sikkelerde hemen hemen tamamen kûfî hatlar kullanılmamıştır. L Aiaeddin Keykubâd ise, yazı stili konusunda bir tarz değişikliğine giderek Arabi (Nesih) ve Kûfî yazılarla donatılmış yeni tarz sikkeler bastırmış, satırlar arasına değişik sayıda yıldız ve çiçekler koydurmuştur.

Sikkelere çoğu kez darp edildiği tarih yazılmıştır. Bu tarihlerden bir kısmı yazılı ibare eklinde olduğu gibi yalnız rakamlarla gösterildiği de olmuştur; hatta hem yazılı ibare ile hem de rakamla tarihlendirilmiş sikkeler de mevcuttur. Nitekim I. Alaeddin Keykubâd'ın bu şekilde yazı ve rakamla tarihlendirilmiş sikkelerinin bir tanesinde bir yıllık tarih farkı mevcuttur ki bunun sebebi henüz izah edilememiştir. II. Gıyaseddin Keyhusrev'e kadar sikkelerin baskı tarihleri, genellikle nesih yazıyla belirtildiği halde bu dönemden itibaren rakam ve yazı türünün her ikisi de kullanılmış fakat yazılı kısımda nesih yazı kullanıldığı halde rakam kısmında divanî rakamlar denilen (siyakat benzeri) özel işaretler ve özel kısaltmalar yer almıştır. Bu şekilde divanî rakamlar ve kısaltmalar kullanılmak suretiyle bazı sikkelerin üzerine yalnız darp edildiği yıl yazılmamış; hatta ay dahi ilave edilmiştir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder